Belgeselin gücü ve demokrasi

Locarno'da sunulan filmlerin sinemasal düzeyi yanında, bu popüler etkinliğin gerisindeki politik, ekonomik...
Haber: MEHMET BASUTÇU / Arşivi

LOCARNO - Locarno'da sunulan filmlerin sinemasal düzeyi yanında, bu popüler etkinliğin gerisindeki politik, ekonomik ve 'kültürel' desteğin de ciddi boyutlara yükseldiği gözlemleniyor. Federal hükümet, bölgesel ve yerel yönetim, kurumlar, özel şirketler Locarno Film Festivali'ni destekliyor.
Hoşgörü, özgür düşünce ve demokrasi gibi temel değerlerin vitrini olan bu etkinliğin uluslararası düzeydeki saygınlığından her İsviçreli gurur duyuyor. Bu küçücük zengin ülkede sinemaya verilen desteğin başarılı ürünlerini Locarno'da izliyoruz. Belgesel sinemayı ciddi ve sürekli bir politikayla destekleyen İsviçre'nin bu dalda Avrupa'nın en iyi filmlerini gerçekleştirmesine şaşmamak gerekiyor.
Bu yıl, 82 yaşına karşın sahne yaşamını sürdüren İsviçre sinema ve tiyatrosunun hanımefendisi Anne-Marie Blanc'ın yaşamını anlatan 'La petite Gilberte' dikkati çeken belgesellerin başında geliyor. Filmi yöneten Anne Cuneo'nun temiz sinema dili, Yıldız Kenter ile Türkan Şoray karışımı, kişilikli, büyük bir oyuncu olan Blanc'ı gerçekten tanıma fırsatı veriyor.
Festivalin yan bölümü olan 'Eleştirmenlerin Haftası' da belgesel sinemanın en özgün örneklerini programına katmış. Portekiz'in Afrika'daki eski sömürgelerinden, Ren Nehri'nde gezinen Moby Dick'in hikâyesine kadar birçok konuya değinen filmler, ilgiyle izleniyor.
Yarışmalı bölümde ilgi gören filmler arasında da belgesel nitelikli çalışmalar var. Üç yıl önce, 'Tozların Dansı' adlı filmiyle Locarno'da ödül kazanan Abolfazil
Jalili, bu kez yine ödül alabilecek güçte bir yapıt imzalamış. Jalili, 'Delbaran' adlı bu filminde, İran-Afganistan sınırı yakınlarındaki küçük ve tozlu bir yolgeçen hanında her işe koşan 14 yaşındaki Afgan çocuğun öyküsüne, gerçekçiliğin yanı sıra şiirsel bir boyut eklemeyi de başarıyor.
Lais Bodanzky de, 'Yedi Başlı Canavar' adlı filminde, uyuşturucu alışkanlığı edinmesini istemediği genç oğlunu, bir zamanlar politik suçlular için kurulan bir akıl hastanesine kapattıran babanın yaptığı hatanın farkına çok geç varışını anlatıyor. Yine yarışmalı bölümde dikkati çeken Fransız filmleri arasında, Anne Fontaine'in yönettiği, hiçbir belgesel yanı olmayan 'Babamı Nasıl Öldürdüm'de (Comment j'ai tué mon päre) Michel Bouquet'nin olağanüstü yorumunu izlemek ayrıca zevk veriyor.
Yeni sinemasal tatlar damıtan ya da farklı sesler getiren denemelerin yanı sıra, ticari sinemanın kalbur üstü sayılabilecek kimi örnekleri, Piazza Grande'deki dev perdeye, zaman zaman düşkırıklıklarını da beraberinde getirerek yansıyor. Marlon Brando'yu uzun bir aradan sonra, hem de Robert de Niro eşliğinde görmeye koşanların karşısına çıkan, sıradan bir televizyon filmi niteliğindeki 'The Score'un getirdiği düşkırıklığı gibi... Sıradan bir polisiye öyküyü, sıradan bir dille görüntüleyen Frank Oz, sinema dünyasının bu iki dev aktörünü cömertçe harcayıvermiş.