Ben politik işe inanmıyorum

Ben politik işe inanmıyorum
Ben politik işe inanmıyorum

Bu Bir Fasid Daire adlı iş İstanbul Modern in giriş katında sergileniyor.

Kutluğ Ataman, bugün İstanbul Modern'de açılan sergisinde Türkiye'de hiç gösterilmemiş sekiz işini sergiliyor. 'Her şeyin inşa edilmiş olduğunu anladıktan sonra, hayatla ilişkimiz başka oluyor' diyen Ataman'a göre her şey, zaten politik!
Haber: AYŞEGÜL SÖNMEZ - aysegul.sonmez@radikal.com.tr / Arşivi

Roma Maxxi Müzesi’ndeki serginin katalog yazısında Hasan Bülent Kahraman, Türkiye’nin alternatif bir modernleşme sürecine girdiğini müjdeliyor adeta ve senin bütün üretiminin bunu iyi ifade ettiğini yazıyor. Türkiye’nin alternatif ve daha özgürlükçü bir süreçten geçtiğini düşünüyor musun sen de?
Ben bunu on yıldır hissediyordum. Günbegün bir drama ortaya çıkıyor. Üstü kapatılmış travmanın üstü açılıyor. Her gün bir şey oluyor. Bunu seyrediyor, tarihe şahit olmak çok çekici ve çok ilham verici.
Tarihi yazmamak şartıyla sanırım. Belki de aslında bütün işlerin nihayetinde bunu anlatıyor... Tarihi nasıl yazamadığımızı?
Şu anda tarihin sübjektif olduğu üzerine çalışıyorum aynı zamanda coğrafyanın da... Maxxi’de sergilenen ve önümüzdeki günlerde Arter’de de sergilenecek Mezopotamya Dramaturjileri’nin birinci bölümünü Erzincan’da çektim. Erzincan, Mezopotamya’nın teknik olarak başı. Birazcık kuzeyinden Fırat çıkıyor. Aşağıya inmeye başlıyorsun. İkinci bölüm için Kars’a gidiyorum, Suriye ve Lübnan’a da. Ve İsrail bölümünü İsrail’de değil, Arjantin’de çekmeyi düşünüyorum.
Arjantin?
Yine bir inşa olduğu için... İsrail devletinin kurulma aşamasında siyonizme göre iki opsiyon var. Ya Filistin ya da Arjantin’de Brezilya sınırı. Oraya sürüyle insan gitmiş. İkinci bölümü orada çekmeyi düşünüyorum. Coğrafya dediğin şey ‘kopyala ve yapıştır’dır.
Uzun yıllar Avrupa’da ve Amerika’da çok iyi galerilerde kişisel sergiler açtın. Ödüller kazandın ama İstanbul’da hiç kişisel sergin olmadı. Bu sergi bir ilk. Bu senin için nasıl bir durum?
Bugüne kadar hep Türkiye’yle alakalı işler yapmışım ve bu işlerin kendi kimyaları içinde o ortam içinde fonksiyonlarını görmek istiyorum. Hiç böyle bir şey yapamadık ki... Bu işler, Türk seyircisiyle nasıl bir ilişkiye geçecekler? Benim bunu test etme şansım çok olmadı.
En çok hangi işin izleyiciyle kuracağı ilişkiyi merak ediyorsun?
Ben esasen çok büyük bir araştırma yapıyorum. Nasıl bir profesör araştırma yaparken bir kitap yazar, belirli dönüm noktalarında, bu da var, ha şu da var diyerek o dönemleri, o adımları gösteren makaleler de yazar, işte onun gibi bu işler. Gösterilmemiş o kadar işim var ki. Türk Lokumu, Veronica Read’in 4 Mevsimi, Paradise, Dilenciler...vs. On iki işin sekiz tanesi Türkiye’de ilk defa gösteriliyor olacak. Benim için çok heyecan verici. Ben Tophane’de doğdum. Bundan yıllar önce bir yolculuğa çıktım. Türkiye’ye çok az uğradım, yaptığım işler anlamında söylüyorum. Onları Türkiye’de çok az gösterdim. Normal seyirciye... Bienal seyircisinden bahsetmiyorum. Tophane’deki müzede aslında neler yaptığımı bir sonuca ulaştırıyorum. Benim için daireler hep çok önemli oldu hayatta.
Peruk Takan Kadınlar bir anlamda başörtüsü takmamaya zorlanmış bir kuşağın manifestosu olabilir. ‘Hadi bir politik iş yapayım’ demekle politik olunmayacağına iyi örnek değil mi?
Bir sanatçı, hem sinemacı hem sanatçı olarak beni toplumdaki gerilimler ilgilendirdi. Bu stres noktalarına ben bakıyorum. Bizim toplumumuz özellikle yerine oturmuş bir toplum değil. Yıllar önce İstanbul’da, bu dert, şu dert, şimdi Londra’da yaşıyor olsam bu derdim de olmayacaktı, şu derdim de olmayacaktı gibi şikayet ediyordum. Yanımda Fulya(Erdemci) vardı ve demişti ki, “Kutluğ, evet haklısın, bütün bunlara katılıyorum ama burada bir lav fışkırıyor yanardağdan ve sen orada bu lav buradan aksın şu lav şuradan diye bir sanatçı olarak tam onun stresli noktasında duruyorsun ve ona yön veriyorsun. Senin bu toplumda, onun kendini oluşturmasında ileriye yönelik bir tuzun, az veya çok bir etkin oluyor. Dert çekiyorsun ama heyecan yaşıyorsun ve üretim yapıyorsun” demişti. Ben buna inandım.

Aşırı entelektüel durumlar beni sıkar!
Ben politik işe inanmıyorum. Suya sabuna dokunmuyorum demek de bir politika. Benim bütün işlerim çok politik. 

*Semiha’yı yaptığımda beklenmedik bir şekilde patladı. Sürekli bana bok atan sinemacılar bu sefer ‘nasıl olur ya daha montaj yapmasını bile bilmiyor kardeşim’, dediler. Niye montaj yapmamışım acaba diye soracaklarına... Klasik gitmediğin zaman hata oluyor. 

*Benim yaptığım bütün işler özellikle niçin yere yakın? Yukarıdan bir otorite ilişkisi yok. Oturduğunda videonun önüne, o insanı karşında hisset istiyorum. Onunla kahve içiyormuşsun gibi... 

*Küçüklüğümden beri radyoların, televizyonların içine bakan bir çocuktum. Sahne arkası beni ilgilendiriyor. Kuramsallık filan değil. Aşırı entelektüel durumlar da beni sıkar. Gerçeklikle ilişkini kaybettirir. 

*Dünyamızın, kültür, toplum, coğrafya tarih... Her şeyin esasen inşa edilmiş olduğunu entelektüel üretim sonucu anladığımız andan itibaren bizim hayatla ilişkimiz oluşuyor. Başka bir yerden bakmaya başlıyoruz. Bu da zaten sanatın insana yaşatması gereken şey. Bu hemen olmaz. Ama sanatın rolü bu. Bir eserle bunu başaramayız. Biraz daha, biraz daha derken dik durmaya başlıyorsun. Pilates gibi... O anlamda evet doğru sanat ruhun gıdasıdır.
*Ben başladığımda sürüyle isim vardı. Bunlara ne oldu? Şans eseri Gavin Turk’ü gördüm... Aa Gavin Turk diye biri vardı, dedim. Eleniyor, bakılıyor ve gidiyor.

Önemli işleri bir arada
Kutluğ Ataman yıllar sonra ilk kişisel sergisi için doğduğu Tophane’de, İstanbul Modern’de... Sanatçının üretimi açısından önemli virajlara, dönüm noktalarına işaret eden onbir işi sergileniyor. O yüzden iyi nefes alıp vermek gerekiyor filmler arasında. Ruhuma Asla’nın önündeki koltuklar çok işe yarayacak şimdiden tahmin ediyorum... Peruk Takan Kadınlar’dan Veronica Read’e, Cennet’ten Dilenciler’e, bütün o konuşan insanların arasında dolaşırken şunu aklımızda tutmakta fayda var. Bu sergi aslında konuşanlar ve onları duyan bizlerle tamamlanan bir daire. Bu dairede bize oturma mesafesinden bakan, konuştukça kendilerini ayrışmış bir kamusallık içinde ortaya koyabilen ve kim olduklarını duyurabilen bu birileri, bu filmler aracılığıyla benzersiz kimliklere dönüşecek.