Benim bienalim iyidir!

Eğer İstanbul Bienali'nin kayyumuysanız bunu söyleyebilirsiniz. Yok değilseniz, kentin en güzel mekânlarında devam eden ve çok sayıda...
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Eğer İstanbul Bienali'nin kayyumuysanız bunu söyleyebilirsiniz. Yok değilseniz, kentin en güzel mekânlarında devam eden ve çok sayıda yapıtı sergileyen bu bienal insanın kafasında
sayısız soru uyandırıyor.
Yeryüzünde hiçbir şey sadece kendisiyle bağlı olmadığı, ayrıca böyle bir şey istenmediği için, insan ilk elde önceki bienallerle bunu karşılaştırıyor. Aradan geçen zamanda, farklı bir kayyumun (küratör) yükleniciliğinde hazırlanmış bu serginin görsel dünyaya neler getirdiğini düşünüyor.
İkincisi, doğal olarak bu sorunun içinden çıkıyor. Kayyumun etkinliği, müdahalesiyle yapıtlar arasındaki ilişkiyi yokluyor. Sırayla bakalım...
Dünyanın bugün sanat merkezlerinde, New York'ta veya Londra'da, Paris'te veya Amsterdam'da açılan sayısız sergide, onlar üstüne yoğunlaşan ve görsel sanatın temel olgu ve kavramlarını irdeleyen çeşitli dergilerde karşılaşılan, değerlendirilip tartışılan sergilerle bu bienalde yer alan yapıtların büyük bir çoğunluğu arasında doğrusu öyle aman aman bir fark yok.
Tekdüzeliğin egemenliği
Bu bienal de sayıları az olmakla birlikte o dünyanın öne çıkmış isimlerini bünyesinde topluyor. Ama sergileri gezip, üstlerinde düşününce insan bir şeyi fark ediyor. Müthiş bir tekdüzelik egemen ortalığa ve bu genel özelliği aşmaya aday çok az yapıt var.
Bu, İstanbul Bienali'nin bir sorunu mudur sorusunun yanıtı olumlu olacaktır;
evet, sorunudur. Çünkü, bir bienalin amacı eğer içinde yaşanılan sanat ortamının genel geçer yanını, hatta tekdüzeliğini,
içe kapalılığını vurgulamak değil, ona seçenek, almaşık oluşturacak farklı düzlemleri göstermekse bu bienal ne yazık ki
amacına ulaşamadı denebilir.
Ortada bir gerçek var; çağdaş sanat dediğimiz
zaman aklımıza artık tuval resmi gelmiyor. Anlam, içerik ve biçim değiştirmiş heykelin eteklerinden doğmuş, kavram sanatıyla iç içe geçmiş bir yerleştirme (enstelasyon) bugün o dünyayı bir uçtan ötekine örtüyor. Buna son yıllarda eklenen boyut, görselliğin teknolojiyle bütünleşmesine dönük video sanatıdır.
Yukarıdaki soru işaretini boşuna koymadım. Video sanatı bugün dünyaya o kadar da egemen değil, egemense de yeni değil. 1970'lerden beri uygulanan bir teknik bu. Belki yeni sayılacak yanı, bu sergide Cunnigham'ın çalışmasında görüldüğü üzere sayısal görüntü teknikleriyle buluşması. Gelin görün ki bu bienal, her şey bir yana, neredeyse salt video sanatına adanmış gibi. Buna bir itiraz olmayabilirdi ama onun koşulu, yapıtların bize yeni bir bağlam ve ufuk getirmesiydi.
Halbuki, o işte eksik olan şey! Neredeyse mekana bırakılmış, bu kabil yerlerde binlerce, örneği görülebilecek çalışmalar bunlar. Oysa her şeyin dünya sanat ortamında bu kadarla sınırlı olmadığını düşünmek gerekir. Örneğin 1990'ların çağdaş sanata eklediği yeni boyutlar, özellikle mekân kavramıyla iç içe geçen anlayışlar bu sergide çok az temsil edilmiş. 1990'ların içeriğe getirdiği yeni politik duyumdansa eser yok!
İkincisi, kuşkusuz kavram ve kayyumun sanatçıyla kurduğu ilişki.
Bu bienalin teması 'egokaç.' Böyle bir kavramı olumlu karşılamamak için bir neden yok. Nitekim, Gösteri dergisinin eylül sayısında yayımlandığım yazıda ben de onu böyle bir tavırla ve anlam sınırlarını zorlayarak, yeni bir kurgu ve okumayla ele almıştım.
Ne var ki bienali dolaşınca birkaç sorun daha ilk adımda insanın suratına çarpıyor. Ona Türkçe karşılık bulanlardan, hiç değilse arayanlardan birisi olarak daha yakından biliyorum, bu kavramın önemli yanı 'fugal' yani, 'kaç'. Tıpkı 'merkezkaç' sözcüğündeki
'kaç'la örtüşen bir sonek bu. İşi ilginç yapan da o. Ego, nihayet orada duruyor ve üstüne çok şey yazıldı. Oysa yapıtların çok büyük bir bölümü bu kavramla uzaktan yakından ilgili değil; ilgili görünenler de 'kaç'la, savrulmayla değil, yakınlaşmayla ilintili. Birçoğu otobiyografik öğeler taşıyan şeyler bunlar. Daha çok 'ego' kısmı işin önemsenmiş görünüyor ama o da çok doğal. Sanat yapıtı son kertede zaten odur. Buradaki 'kaç' kavramı toplumsaldan kimliğe kadar her alanı kapsayabilirdi. Oysa öyle bir şey yok. O bir yana, herhangi bir bağlam kaygısı güden yapıt bulmak bile neredeyse çok güç.
Bienal-kayyum ilişkisinin özü
O zaman kayyumun etkinliği, öncülüğü sorgulanmaya açılmak gerekmez mi? Bu, salt Hasagewa'yı ilgilendiren bir şey değil. Bir kayyum belli bir kavram üretiyor; bunu bir manifesto haline getiriyor, insanları sergiyi o pencereden görmeye çağırıyor ama, sergide sunulan yapıtların bu kavramla doğrudanlık bir yana, bir dolayım ilişkisi bile yok. Ya da tam tersi, izleyen her yapıtı o manifestonun bağlamında okumaya zorlanıyor. Bunun hegemonik bir şey olarak algılanması da gerekmiyor. Sonunda bienal-kayyum ilişkisinin özü böyle kurulmuş.
Ama, eğer bu derecede bir bağlam dışılık söz konusu olacaksa o takdirde bütün bu mizansene ne gerek var diye soruyor insan. Üstelik, bu sanatçıları, kayyumun teker teker ve 'tek seçici' olarak belirlediğini biliyoruz. Onların işiyle kendi kavramı arasındaki ilişkiyi de herhalde göz önünde bulundurmuştu. Bu durumda kavram, sadece kayyumun kavramı; sanatçı bildiğini okuyor, yapıtını boşluğa bırakıp gidiyor.
Sonuç olarak, bu bienalin bütün bu öğelerle birlikte nereye oturduğunu bulmak kolay değil. Kuşkusuz yoğun ve küçümsenmeyecek bir emek ama, 21. yüzyılın eşiğinde bize herhangi bir düzeyde yeni bir boyut getirmiyor. Ayrıca da bir başka şeyi bir kez daha vurguluyor. Japonya'dan bir kayyumun varlığı yerellik anlamında hiçbir şey ifade etmiyor. Hasagewa, herhangi bir Batılı ve o zihinsel kurgunun temel önermelerini kabul etmiş bir kayyumun her zaman hazırlayabileceği bir sergiyi getirmiş. Eğer hepsi bu kadarsa buna benim bir itirazım olamaz ama acaba bu mu amaç?
Kim bilir, her şeye rağmen Çinli sanatçıların
biraz daha öne çıktığını düşünmem belki tam da bu yerellik duyarlılığı nedeniyledir!