Benim heykel hocam Nâzım'dır!

Benim heykel hocam Nâzım'dır!
Benim heykel hocam Nâzım'dır!

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

'Tükürülecek' heykelden 'ucube'ye hep tartışılan heykellerle gündeme gelen Mehmet Aksoy, 50. sanat yılını Tophane-i Amire'deki retrospektifle kutluyor. Aksoy, heykelde asıl ilhamını bir şairden, Nâzım Hikmet'ten almış
Haber: MÜGE BÜYÜKTALAŞ / Arşivi

60’lı yıllar... Ressam olmak isteyen taşralı bir gencin İstanbul ’a gelişiyle başlar hikâye. Çocukluktan beri ressam olmayı hayal etmektedir. Lise yılları hep angarya gibi gelir. Akademiye gideceği gün gelip çattığında memur bir babanın oğlu olarak çıkar yola. Elde avuçta yoktur. Hayallerine ve istediklerine inanarak ayakta kalmayı başaracaktır. Her türlü işte çalışır Aksoy. Ama hep sanatı düşünür. Köy hayatından öğrendiği mücadele etme duygusunu hayatının ağırlık merkezine yerleştirir. Şehre ilk geldiğinde karşıdan karşıya geçmeyi dahi bilmemektedir. Hepsi yeri geldikçe öğrenilir. 60’lı yıllar öyle bir hevesle öğrenerek geçer. Önce resimle başlar ama heykele daha çok yeteneği olduğunu fark edecektir. Doğanın gücü ve kutsallığına doğru başlayan sanat yolculuğu sonralarıysa çokça politize edilecektir.
68 hareketleriyle politik olaylar gündeme gelmeye başlar. Altıncı Filo Türkiye ’ye gelir. Aksoy da o dönemin gençlik hareketlerine katılır: “Altıncı Filo Defol”, “Yankee Go Home!” Bu sloganlar eşliğinde Dev-Genç hareketine katılır. Politik ortamlardayken bile aslında hep heykeli düşünür. Evlenir, hemen çocukları olur. Hayat meşgalesi içerisinde politik süreçlerin dışında kalmaya başlar...
70’lerde gittiği İngiltere, Berlin gibi farklı şehirlerde dünya görüşü değişir. Deneysel sanat akımlarının üste çekildiği dönemlerde Aksoy, İngiltere’dedir. “İnsani formların ortadan kaltığı, tuval resminin inkâr edildiği, müzelerin reddedildiği heykelin inkar ediliği dönemlerdi, çoğu teatral, söze dayalı, metaforik olmayan, elle falan da pek yapmaya gerek yok.. Ready made gibi şeyler...” Aksoy bu dönemde sanat buysa ben yokum der ve bir, bir buçuk sene hiçbir şey üretmez.
Berlin 80’lerde sanatçının yeniden heykelle barıştığı yer olur. Heykel geleneğinin, formun devam ettiğine yeniden inanan Aksoy, Berlin’i büyük bir okul gibi görür... Başlıyoruz sormaya... 

70’lerde yurtdışına gittiğinizde burada aldığınız eğitimin yetersizliğini gördüğünüzü vurguluyorsunuz. Sizce geçen zamanda bu durum değişti mi?
Değişmedi, aynı. Benim gibi adamlar olsaydı belki değişirdi, ki ben bir süre hocalık yaptım. O sırada bunlara dikkat çektim. Kendi kültürümüze- ki bu MÖ. 2000-3000 yıllarına tarihlendirilen bir kültürdür. köprünün üzerinde oturuyoruz, ‘altın hilal’ denilen yerde. Düşünebiliyor musun? Ve bundan haberin olmuyor! Heykel eğitiminde bundan söz edilmemesi çok acıdır. Heykel eğitimi klasik Yunan’dan başlar. İdealist düşüncenin ürünüdür klasik Yunan heykeli. Geçiş dönemi olduğundan arkaik Yunan’ı daha severim. Mısır, Asur ve yavaş yavaş Anadolu’dan Yunan’a doğru giden bir geçiştir arkaik dönem. Klasik Yunan’la bence heykelin bozulma dönemi başlar. Tam anlamıyla bir idealleştirme, estetize etme kaygısı. Bu heykelde öğretici bir şey değildir.
Bugün emperyal kültür, tekelci kapitalizm iyice baş verdi. Sanatı küresel yapma hikâyeleri başladı. Güncel sanat bununla ilintilidir. Demokratik sanat kültürünün yüceltilmesi gerekir. Bu bilinçte değil sanatçılarımız maalesef. Bir şeye karşı durduklarını sanıyorlar fakat içerik olarak aynı yerdeler. 

İşleriniz politize edildi. 12 Eylül’den beri eserlerinize karşı bir takım tavırlar alındı. Kenan Evren’le başlayıp Melih Gökçek’le devam eden ve yakın zamandaki ‘ucube’ olayı, ‘İnsanlık Anıtı’nın yıkılması. Bu yaşananları neye bağlıyorsunuz?
Valla benim hiç suçum yok. Hiç kişiselleştirmedim. Şöyle oluyor aslında; ben toplumsal yaralara dokunuyorum, çelişkilere dikkat çekiyorum ve bu etkili oluyor. 

Heykelle dikkat çekmek... Bu etkiyi özellikle mi yaratmak istiyorsunuz?
Heykelin kendisi etkili ne yapayım? Ben heykeli yapıyorum sadece. Konusu, içeriği itibariyle. Sanatçı olarak sorumluluk taşıyorsan, olayları önceden sezebiliyorsan çelişkilere dokunmuş oluyorsun. Barış istemek ne zamandan beri çelişki olmuş? Cumhuriyet’in kuruluşundan beri “Yurtta sulh, cihanda sulh” diyoruz. 

Yıkılan heykeliniz İnsanlık Anıtı’yla ilgili neler söylersiniz?
Dünyadaki görüntümüze bakar mısınız? Taliban’la eşitlenmedik mi? Ne kadar büyük ayıptır. Böyle bir ülke değil Türkiye. Sonuç? Ben o heykeli yeniden yaparım. Yapacağım da! Geçtiğimiz aylarda yaşanan Fransa’daki soykırım yasası olayları. Yaşanan tartışmalarda barış istiyoruz, düşmanlığımız yok demeye çalışıyorken, sen herkesle Ermenilerle, bütün komşularla dostluk isteyen bir anıtı yıktın. Halbuki şunu diyebilseydik, bakın biz bu anıtı yaptık sınıra, elimiz ne kadar kuvvetlenmez miydi? Bir sanatçı insanı ilerletmek ister, olaylara derinlemesine baksın, doğruyu gerçeği görsün ister. Politikacı tersini ister.
Bir partiye inansam bile o partinin görüşleri doğrultusunda heykel yapmam. Sanatçının böyle bir özgür alanı var. O yüzden de bize bu anlamda güvenmezler, hakiki sanatçıları politakaya almazlar! Gerçek sanatçı politikaya girmez zaten! 

Nâzım Hikmet’ten bahsedersek biraz, birkaç işinize de konu olmuş biri olarak sizin için önemi nedir?
Benim asıl heykel hocam Nazım’dır. Bir şair nasıl benim heykel hocam olur? Olur. Nâzım’ın şiiri ele alışı, hayata bakışı, yaşamıyla sanatını birleştirişi, o birebirlik... İmajlar, resimsel görsel anlatılar. Nazım’da pozitif insani bir abartı vardır. O beni çok etkilemiştir. İçerik form bütünlüğünü ondan öğrendim. Hem şiirleri hem yazılarından çok şey öğrendim. Monotoni , tekrar ne demektir sanatta onu öğrendim Nâzım’dan. O da Bach’dan öğrenmiş mesela. Bach’la ilgili bir şiir yazmış öyle bir yazmış ki o tekrarın tekrarsızlığını anlatır. Ben de ondan öğrenip bunu forma dönüştürdüm. Bütün disiplinler aslında birbirinden etkilenir. Ama tabii ki baş hocamız doğadır.

‘Türkiye’ o çocuğu düşürdü!
Sergide de yer alan bir iş var ki diğerlerinden biraz daha manidar, 1979 senesinde yaptığınız hamile çıplak kadın heykeli. İsmi de Türkiye...
Bir gün bir hamile kadınla karşılaştım yolda. Yanına gidip konuştum. Kadın hamile olduğu için nasıl mutlu, gururlu, bir çocuk getirecek dünyaya.. Türkiye de o zamanlar o gururlu hamile kadın gibi güzel günlere gebeydi. Sosyalizme, insan gibi yaşamaya hamile... 

Peki ne oldu şimdi o çocuk sizce?
‘Türkiye’, düşürdü o çocuğu. 12 Eylül’le birlikte düşürdü çocuğunu. Hâlâ o anayasayla uğraşıyoruz...