Benim için en büyük okul İstanbul Bienali oldu

Benim için en büyük okul İstanbul Bienali oldu
Benim için en büyük okul İstanbul Bienali oldu
Venedik Bienali'nin uluslararası sergisine katılan Türkiyeli sanatçı Meriç Algün Ringborg'la sergi alanında buluşup konuştuk.
Haber: CEM ERCİYES / Arşivi

Venedik Bienali’nde küratör Okwui Enwezor’un düzenlediği 'Dünyanın Bütün Gelecekleri' başlıklı uluslararası sergiye davet edilen iki Türkiyeli sanatçıdan biri Meriç Algün Ringborg. Diğer isim Kutluğ Ataman’ı Türkiye çok iyi tanıyor. Ama aynı şeyi Meriç Algün Ringborg için söyleyemeyiz. Daha önce İstanbul Bienali’ne sanatçı olarak katılmış olmasına, İstanbul’da kişisel sergi açmasına rağmen adı güncel sanat çevrelerinin dışına çıkmış biri değil. Arsenale’nin genişliğinde, kendine dair bir ev/oda kuran Algün Ringborg ile orada buluşup konuştuk.

'Souvenirs for the Landlocked' (Denize Kıyısı Olmayan Yer İçin Hediyeler) adlı bu işinizin kişisel bir yanı da var, anlatır mısınız?
Dedem telsiz operatörüydü. Tüm seyahatlerinden her zaman annaneme ve teyzelerime gittiği yerden bir sürü şeyler getirirdi. Ama İçerenköy’de oturan aile hiçbir zaman evinden çıkmayan bir aileydi. Benim aneannem adalara bile çok sonra gitmiştir. Uzaktan gelen bu objelerin o aile üzerinde nasıl bir etkisi var? Kimliğe nasıl bir etkisi oluyor? Bu hep düşündüğüm bir şeydi. Bu enstalasyonda da bir gemiyle domestik alan arasında kalmış bir yer yaratmak istedim. Aslında biraz bu ailenin yaşamını gösteren ve dedemin getirdiği nesneleri, bir şekilde mekana entegre etmeye çalıştım.

Buradaki nesnelerin hepsi dedenizin getirdiği şeyler mi?
Hepsi. Biblolar, duvar halısı, saat, avize... Hatta avizeyi Venedik’ten getirmiş. Bu objelerden ilham alarak bir alan yaratmaya çalıştım ve kendim bir şeyler ekledim. Bu küre mesela aslında dünyanın bütün ticari nakliyesini gösteriyor. Dünya Deniz Ticaret Ağı Haritası. Kullandığımız bütün objelerin şeylerin yüzde doksanı bu şekilde geliyor bize. Mesela bir kazak giyiyorsunuz, ya Tayvan’da yapılmıştır ya Çin’de ve bunlar bize hep gemiyle geliyor. Bizde çok bilinmez.

Kişisel bir hikayeden çıkıyor ama bize başka bir şey gösteriyor. Bu aile ağlarıyla dünya ticaret ağları arasında nasıl bir ilişki var.
Bu bir kişinin hikayesi ama böyle binlerce kişi var. Ben de dedemden duyduğum hikayeleri hep bir şey yapmak istemiştim. Burada bir araya geldiler. Mesela kargo gemileri yanlış yüklenirse birden bire denizin ortasında ikiye ayrılıp batabiliyormuş. Dedem batıl inançları çok güçlü olan birisiymiş. Bir defasında ‘bu gemiye binmek istemiyorum’ demiş ve yola çıkmamış. Hakikaten o geminin başına böyle bir kaza gelmiş. 70’lerde Zeki gemisi Adriyatik’in ortasında birden bire ikiye ayrılıyor ve şansa bütün mürettebat kurtuluyor… Ben de böyle bir hikayeden yola çıkarak buraya böyle bir obje yaptım. Dolap ve önündeki kırık tabak. Bu aslında aşırı tüketimden ortaya çıkan bir aksama.
Bu vazoya her hafta, Venedik Bienali’ne bu iş için taze çiçek getiriliyor. Bunu dedemin kataloglarından birinde bulduğum şeyden etkilenerek yaptım. Gemide ailene çiçek gönderebiliyorsun. Böyle bir servis var. Bu bana çok ilginç geldi. Çünkü tamamen bir ilüzyon aslında. Sevdiğiniz kişiden size geliyor tamam ama gemiden gelmesi imkansız bir şey aslında. Böyle bir şirket de var,  buraya kartını koydum, Flowers Trans Delivery… Buradaki bütün elemanlar aslında değişik hikayeleri ortaya çıkartıyor. O kürenin yanında gaz lambası var çünkü dünyada en çok taşınan malzeme petrol...

Venedik Bienali’ne daveti nasıl aldınız?
Geçtiğimiz Eylül ayında bienalin küratörü Okwui Enwezor Stockholm’e gelmişti; Modern Müze’de konuşma yapmak için. O sırada da bazı sanatçılarla görüştü. Ben de bunlardan biriydim. Sonra davetiye geldi kendisinden ve ne üzerinde çalıştığımı sordu. Ben böyle bir şey düşünüyordum ama aklımda tam netleşmiş değildi. Onun daveti üzerine bu projeyi geliştirdim. Aslında yazı da kullanmak istiyordum, işlerimde çoğu kez yazı kullanırım ben ve ilk defa sadece nesnenin diline dayanan bir iş yaptım. Bu da benim için ilginç bir deneyim oldu. Okwui ile konuşmalardan sonra mekan için böyle bir şey geliştirdim.

Daha önce kütüphanelerle ilgili bir işinizi görmüştük. Buradaki işle arasında ‘bilgi-bellek’ bakımından bir ilişki kurabilir miyiz?
Benim ilk işlerim aslında daha çok kimlik, sınırlar, dil, yerleştirme ile ilgiliydi. Oradan yola çıkan bir bağlantı var. İlk işlerimle daha bağlantılı aslında bu iş. Arada edebiyat ve kitaplarla ilgili bir iş de yaptım. Ama orada da ilgimi çeken büyük bir sistem içindeki bir takım boşluklar bir takım düzensizliklerdi. Aklıma gelen fikirler nasıl kendini ifade ediyorsa öyle çalışmayı seçiyorum. Bundan sonra bu proje beni nereye götürür bilmiyorum.


Venedik’te dünyanın en önemli sergisinde olmak nasıl bir şey?
Benim için önemli olan işin iyi bir iş olması. Tabii ki kişisel bir iş yaptım ve onu böyle bir yerde gösteriyor olmak benim için çok önemli. Aynı zamanda da Okwui Enwezor’un duruşu ve temsil ettiği şeyler çok önemli. Çünkü ilk defa Afrikalı bir küratör Venedik Bienali’ni yapıyor. Evet kariyer için Venedik’te olmak çok önemli bir şey, hangi sanatçı başka bir şey söyler bilmiyorum. Özellikle bu bienalde olmak daha da güzel. Sonuçta benim için önemli olan işimin doğru bir yerde doğru biçimde gösteriliyor olması. Buraya uyduğunu düşünüyorum. Venedik gerçekten bir liman şehri.

Venedik Bienali’nin özel açılış günlerindeyiz şu an. Dünya sanat piyasası da bütün gücüyle burada. Sizin gibi kavramsal bir sanatçının bütün bu bienallere, galerilere, fuarlara bakışı nedir?
Zaten burada gördüğünüz gibi yaptığım işin bir kısmının satılması imkansız, bunlar benim aile yadigarım. Yani orada bile durumu tartışıyorum aslında. Ama ben işin satın alınmasına da karşı değilim. Satılması sadece o işin ticarileşmesi değil, birilerinin onu saklayıp geleceğe taşıması da demek. Düşünsenize bir sanatçı bütün işlerini ileriye tek başına nasıl taşıyabilir. Bunun koleksiyonlar tarafından olabileceğini düşünüyorum. Şimdiye kadar benim işlerim kavramsal duruşundan dolayı özel koleksiyonlardan çok enstitü koleksiyonlarına gitti. Ben burayı o ticari ortamla bağdaştırmak istemiyorum, çünkü sanatçılar çok büyük bir işin altından kalkıyor. Hemen hemen hepsi yeni projelerle burada.


Türkiye’de sanat eğitimi almış mıydınız?
Evet. Sabancı Üniversitesi’nde Görsel Sanatlar eğitimi aldım. Daha sonra Stockholm’de Kraliyet Güzel Sanatlar akademisinde iki sene master yaptım. Ama benim için en büyük deneyim aslında İstanbul Bienali oldu. Sabancı Üniversitesi’nden sonra Hou Hanru’nun küratör olduğu 10. İstanbul Bienali için altı ay asistanlık yaptım.  En büyük deneyim o oldu çünkü orada doğrudan bir serginin nasıl yapıldığını sanatçıların nasıl işlediğini görüyorsunuz. Bunların hepsinin harmanlanması benim için çok önemli.

İsveç’te yaşıyorsunuz. Sizin memleketiniz artık orası mı?
Yedi sekiz senedir orada yaşıyorum ama oraya ait değilim, Türkiye’ye de değilim. Zor bir durum. Her zaman ‘ev sizin hep arkanızda bıraktığınız yerdir’ diye bir söz vardır. Hiçbir zaman bulunduğunuz yere ait olamıyorsunuz. İsveç’te dil sorunum var, orada İngilizce konuşuyorum. Türkiye’ye geldiğimde insanlar beni pek tanımıyor çünkü sanat ortamına fazla dahil olmadım. Bilmiyorum belki işlerimde de o nedenle böyle şeylerle uğraşıyorum.