Benim için fotoğraf bitmiştir!

Benim için fotoğraf bitmiştir!
Benim için fotoğraf bitmiştir!
Co-Pilot'ta açtığı 'Alındı' sergisinde hazır nesneleri dönüştürerek ürettiği heykel, enstelasyon ve videolarıyla tatil yerlerinin kalabalıktan sonraki hallerinin peşine düşen Uygur Yılmaz, "Hiçbir zaman fotoğrafın gerçekliği temsil ettiğine inanmadım. Şu anda keşke şunun fotoğrafını çeksem dediğim hiçbir şey yok dünyada. Zaten telefonumda akılsız telefon" diyor.
Haber: HÜLYA AVTAN - hulyavtan@gmail.com / Arşivi

Daha çok turizmin ölü sezonuyla ilgilenen, tatil yerlerinin kalabalıktan sonraki hallerinin peşinde düşen Uygur Yılmaz’ın dördüncü kişisel sergisi ‘Alındı’ Co-Pilot’ta açıldı. Öncekilerden farklı olarak, fotoğraflardan ziyade hazır nesnelerin ağırlıkta olduğu sergisinde Yılmaz, kara-deniz, iç-dış, işlev-işlevsizlik geçişlilikleri üzerinden bir tür sorgulamanın da kapısını açıyor.

Yazlık mekan sizde nasıl bir hissiyat yaratıyor?
Yarattığı şey çok belirgin, söylemeye de çekiniyorum. Melankoli yaratıyor tabi ki ama daha önceki fotoğraf sergilerinde de ben onu çok ‘understated’ bir şekilde vermeye gayret ettim. Suyu çıkmaya çok yatkın bir his ve kavram o. İnsanlar işlerime baktıklarında “ne kadar melankolik” desinler hiç istemedim. O çok geride bir şey benim için, işin his tarafı. Çünkü hisler fazla devreye girince orada kötü şiir yaratma riski var ya, benim ne hissettiğim izleyici insanları ne kadar ilgilendirir çok emin değilim. O yüzden işin daha çok kavramsal tarafına da emek harcıyorum. Sunarken de oradan gitmeye emek sarf ediyorum. Ama tabi çok yerleşik bir şey. İlk Susanoğlu Plajı ile başladı ve benim çocukluğum hep orada geçti. O yüzden biz yarı oralı olduğumuz için tatilcilerin gelip de, arkadaşlarım gittikten sonra benim orada tek başıma kalmam bende derine işlemiş bir histir. Güçlü iz bırakan bir şey. 

Uygur Yılmaz, "Sisifoz Plajda", 2013, video Fotoğraf: Rıdvan Bayrakoğlu
Peki kavramsal olarak nasıl bir etkisi var diye de sorayım o zaman?
Benim çok üzerinde durduğum bir kavram var ‘liminality’ İngilizcede, geçişlilik diye çevirenler var ama tam bir karşılığı henüz oturmuş değil. O geçiş meselesi benim çok ilgimi çekiyor. Konu ettiğim zaman-mekan sınırı da; yani hem plaj olacak hem sadece sezondışı üzerinde çalışılacak sınırlaması kendime getirdim. Tamamen o geçişle ilgili. Hem topografik olarak karadan denize geçilen bir alan hem de zaman olarak yazdan kışa geçilen bir zaman, benim seçtiğim o geçişlerin arasındaki şey. Psikolojide ‘right of passage’a benzer anlamda da kullanılıyor; ergenliğe geçiş gibi. Ama benim kullandığım anlamda havalimanı da bir tür liminal alan, çünkü bir tür ‘hiçbir yer’ aslında. Kimseye ait olmayan o anlamda fazlasıyla kamusal bir yer. İnsanların geçip gittiği bir yer gibi bir zaman aslında.

Zamanın çizgisel olmadığı bir durumdan bahsediyoruz aynı zamanda sanırım.
Hafıza meselesi üzerinden, zaman fotoğrafta çok güçlü noktalardan biri, işin merkezinde olan bir şey neredeyse. Ama fotoğrafta da mesela, hani fotoğraf ‘anı yakalamak’ denir ya; bana kalırsa fotoğraf an denen şeyi tam anlamıyla kaçırmak oldu hep. Fotoğrafçılığın kendisini de sorgulayan fotoğraflar ürettiğime inanıyorum. Üzerinde en çok durduğum şeylerden biri buydu, hatta fotoğrafçılıktan çıkıp; nesneye üç boyutlu işlere dönmemde de bunun etkisi oldu. Reiner Ruthenbeck’in bir sözü var “Phography corrupts you” (Fotoğraf insanı mahveder). Çünkü hiçbir zaman dünyanın tam ortasında duruyor gibi hissedemezsin, hep bir kenardasındır ve onun sadece bir fragmanına bakarsın. Bir tür bakarkörlük ya aslında fotoğrafçılık. O anlamda anı kaçırmak. 


Uygur Yılmaz, "Vakum", 2013, elektrik süpürgeleri ve kum, 4'lü seri  Fotoğraf Rıdvan Bayrakoğlu
‘Gördüğüne inanmamak’ diye bir şey de söylüyorsunuz sergiye ilişkin yazınızda, ne kastediyorsunuz tam olarak?
Benim fotoğrafçılığı ele alış şeklimde çok önemli noktalardan biriydi o. Temsil ile ilgili sorgulamalara kapı açan bir noktaydı orası. Ben hiçbir zaman fotoğrafın gerçekliği temsil ettiğine inanmadım. Yani zaten ‘güzel sanatlar’ ve ‘foto muhabirlik’ diye bir ayrım varsa ben orada belgesel fotoğraftan koptum. Çünkü o alanın iddialarına hiçbir zaman inanmadım. O anlamda bir spor muhabiri de gerçekliği temsil edemez ve insanların gördüğü için inanacağı bir şey üretemez. Devasa bir şey, sonsuzluğun içinden bir fragman alıyor ve onu neye göre alıyor. Bilinçli yapsın yapmasın fark etmez müthiş bir manüpülasyon var.

Fotoğraftan üç boyutlu işlere geçiş bir ihtiyaç gibi mi oldu sizin için?
Fotoğrafın getirdiği o bakarkörlükten sıkıldım. Artık nesneleri üç boyutlu algılamak istedim. Şu fincan bu sehpada duruyorsa onu belirgin tek bir ışıkta, belirgin tek bir açıda nasıl göründüğü değil, farklı ışıklarda farklı açılarda, uzayın içinde sonsuz farklı açıdan nasıl göründüğü daha çok ilgimi çekmeye başladı. Bir de ben aslında şöyle gezmedim ‘ben bir fotoğrafçıyım ve sıradaki ne’ gibi olmadı benim için. Ben zaten bir tür üçlemeyi tamamladım önceki üç sergide. Zaten onu yapabilmek için fotoğraf öğrendim, aslında edebiyatla ilişkim daha güçlüydü. Susanoğlu Plajı takıntımla başladı, o plajı fotoğraflayabilmek için fotoğraf öğrendim. Sonra biraz Kavafis’in Kent Duvarları şiirinde olduğu gibi, insan nereye giderse gitsin aslında kendi yankısını duyuyor ve Brighton’a gittim, Zürich’e gittim bir sürü farklı tatil noktasında neredeseyse Susanoğlu’nu yakaladığımı ve ona takıldığımı fark ettim. O yüzden ikinci ve üçüncü sergide alan genişledi, ama işin özü aynı kaldı. Ve böylece bitti benim için aslında fotoğraf. 



Bitti mi? En azından bir süre için bitti. Hiç belli olmaz tabi, 5-10 sene sonra bir şey gelir aklıma, medyum olarak onun en iyi fotoğrafla yansıtılabileceiğini düşünüyorsam tekrar fotoğrafa dönerim. Ama şu anda keşke şunun fotoğrafını çeksem dediğim hiçbir şey yok dünyada. Zaten telefonumda akılsız telefon.

Sineklikler de çok yer tutuyor sergide, neden sineklik?
Baştan beri benim fotoğraflarımda şunun araştırması var; insanlar doğal manzarayı, manzara diyince çok görsel bir şey çağrıştırıyor ama gerçeğinden bahsediyorum aslında, o alanı nasıl düzenliyorlar kendi ihtiyaçlarına göre. Kendi ihtiyaçları ile kapitalizmin ihtiyaçları burada çok paralel. Ama daha politik bir şekilde ele almak gibi bir derdim vardı. İşin en temelinde insan doğa ilişkisi var. Sineklik de insanın doğayla bitmeyen çatışması ve o çatışma ile ilgili bitmeyen soruları müthiş iyi taşıyan bir malzeme benim için. Çünkü özünde işlevsel olarak bizi dışarıdan koruyor. Bir ayrım yaratıyor. Ama aynı zamanda perfore bir malzeme olduğu için fiziksel olarak o ayrımı geçersiz kılıyor. İç nerede başlar biteri imkansız kılan bir malzeme. O imkansızlık, kendi içinde yarattığı paradoks beni çok büyülüyor. Aynı zamanda o iç ve dışın belirsizliği psikolojik anlamda da aynı soruya çok denk geliyor. Ruhsal olarak da bunu çok bilemiyoruz ya. Bunlar tamamen bizim uydurduğumuz linguistik meseleler ve kavramlar. Gerçeği en gerçek anlamında aldığında çok geçerliği olmayan ayrımlar bunlar. Bu yüzden beni çok etkileyen bir şey.

Sergideki adisyonların herbiri de kendi hikayesini anlatıyor aslında. 

Uygur Yılmaz, "Alındı", 2014, 340x14 cm, adisyonlar  Fotoğraf: Rıdvan Bayrakoğlu
Sergi ismini de oradan aldı zaten. Çünkü başka bir bağlamda düşündüğüm şeye çok iyi oturdu. Sergi metninde de var zaten, bunları bir dönüşüm sürecinden kurtararak endüstriyel anlamda bir şeyden kurtarmış mı oluyorum aslında yoksa başka bir endüstriye mi giriyor? ‘Alındı’ hem satın almak anlamında hem ‘take out’ (gelip almak) anlamında da. Adisyonların üzerinde onun o kadar güçlü büyük yazılması çok ilgimi çekti ve oturdu.

‘Alındı’ kelimesi o kadar belirgin yazılmıştı değil mi gerçekten de, siz hiç müdahele etmediniz?
Tabi tabi hiç müdahele etmedim ben. Bu arada ek bilgi ben fotoğraflarda da bir taşın bile yerini değiştirmem zaten, yani realiteye hiç müdahele etmememe rağmen onun kendi içinde o kadar sürreal ve tuhaf bir şey olduğunu gösterebilmek niyetim. Tabi yaz turizm ve tüketimle çok ilgili bir şey, insanların yediği içtiği şeylerin kaydı var orada. Ama bir yandan bir hikaye kitabı gibi de okunabilir. Hem çok kamusal bir şey, açık bir şey birinin günlüğü değil. Ama bir garsonun notları yüzünden o kadar ‘özel’ bir şeye de dönüşebiliyor.

Sergide Sisifos bir çalışamanıza da isim veriyor, bu hem karamsar hem umutlu gibi de bir izlenim uyandırıyor bende.
Sanatı linear mantık akışına dayandırmaktan çok kaçınıyorum, onu aşıp soru işaretine dönüşmesi benim için önemli olan. Karamsarlık meselesinde de hem karamsar bir tarafı da var hem de Camus’nun müthiş bir okuması vardır, orada Sisfos’un mutlu birisi hayal etmek gerekir. Çünkü aslolan mücadelenin kendisidir. Sisfos hiç vazgeçmez çünkü. O tür bir okumaya çok açık. Bir taraftan da sineklikteki gibi iç ve dış aslında kumla kaplı süpürgelerle de çok birbirine bağlanıyor. İçinde tutması gereken bir şey, kumla kaplı süpürgelerde kusursuz bir yenilgi anı. Zaten fotoğrafçılığımda da kusurlu neslerle de çok ilgileniyordum. Onların kitle ürünü olmaktan çıkıp bir karakter kazanması tam da o kusur yüzünden. Çok daha naif bir yerden okursak yazlıkçının kumla mücadelesi hiç bitmez mesela. Sürekli yıkanır sürekli eve kum dolar. 


Uygur Yılmaz, "Vizyon", 2014, deniz gözlükleri  Fotoğraf: Rıdvan Bayrakoğlu
Şöyle bir soru da var sergiyle ilgili ‘endüstriyel geri dönüşüm seyrine müdahelede bulunurken, bu nesneleri endüstrinin döngüsünden temel olarak kurtarıyor muyum, yoksa sanat endüstrisinin bir parçası olarak başka bir işlevsellik mi katıyorum?’, siz ne düşünüyorsunuz buna dair?
Cevap vermektense soru sormayı tercih ediyorum orada. Orada düşünme tarzı olarak bunları ben endüstriden kurtardım, bunlar artık sanat nesnesi haline geldiler; gibi davranamadım. Tek katmanlı bir düşünme biçimi olacaktı benim için. O sorgulamanın devam etmesi gerekiyor. Sanat dünyası dediğimiz şey bir endüstri değil mi, bunlar bir galeriye konduğunda, fiyat konduğunda bir tür tekrar pazarlama planına dahil olmuyorlar mı? Olmuyormuş gibi yapmak ne kadar samimi bir tutum? Bunları sormadan edemiyorum.

Sizin özellikle bahsetmek istediğiniz bir işiniz var mı? Sanatın iç meselelerini taşıyabilmesi gerekiyor bence iyi bir sanat eserinin. Mesela sergide bir poster var, benim fotoğrafını çekmediğim hazır bir poster. Serginin bütünü ‘ready-made’ temelli daha ziyade. Sineklikten yaptığım işlerde yeni bir form yarattım. Ready-made olduğu için o poster benim için çok kıymetli bir iş. Ready-made’te en temel meselelerden biri sanatçının eli nerede sorusudur ya hani. O poster hazır bulunmuş haliyle, benim banyo lavabomun arkasına asılıydı, beş-altı yıl boyunca. Ve benim elimden sıçrayan sularla o hale geldi. Ready-made tamamen buluntu bir fotoğrafta, sanatçının eli nasıl devreye girer ona aslında espirili bir yaklaşım yarattı.

Kendiliğindenlik de var diyebilir miyiz?
Kulelerde de öyle, kendiliğinden hurdacıya düşmüş. Bir noktada formu bozulmuş nesnelerdi onlar. Ama tam anlamıyla ready-made değil o anlamda ben o forma müdahele ettim. Onlar çekiçlendi, çekiçle o forma iyice müdahele yaptım. Çünkü orjinali müthiş modernist ve mimalist bir form. Minimalizmde modernizmde bir erkeksilik vardır ya. Erkeksi formu çekiçleyerek daha kadınsı daha organik bir forma getirdim. Hepsi lokanta mutfaklarından çıkmış şeyler. Haliyle o yeme-içme sindirim. Bir de imkansız bir mimari için imkansız modeller gibi. Siyah olan neredeyse bir gökdeleni çağrıştırıyor, ama tabi imkansız bir gökdelen. Orada bir distopyayı da çağrıştırıyor. Bir de şöyle bir strateji de izledim, nasıl o hurdacılardan alıp sanat eseri bağlamına oturttuysam, kendi sergimin atıklarını da değerlendirdim. Duvarda asılı olan ‘Bilinmeyen Damla’ çalışmamda, onun içindeki parçalar o büyük siyah kulenin arta kalan parçaları aslında. O tür malzemeleri değerlendirmenin de benim için anlamı vardı.

Sergiyi 13 Aralık tarihine kadar ziyaret etmeniz mümkün.