Berlin'de ödüller insanlık namına

Berlin'de ödüller insanlık namına
Berlin'de ödüller insanlık namına

Denizdeki Ateş/Fuacoammare filmiyle Berlin'de büyük ödül Altın Ayı kazanan Gianfranco Rosi ödülünü Meryl Streep in elinden alırdı. FOTOĞRAF: REUTERS

Üç Oscar'lı Amerikalı oyuncu Meryl Streep'in başkanlılığını yaptığı 66. Berlin Film Festivali'nin ana jürisi, bu yıl insanlık namına tanıklığımızı isteyen filmleri ödüllenirdi. Festivalde savaşlardan kaçarak daha iyi bir yaşam adına çıkılan yolda telef olmak (Denizdeki Ateş), Avrupa'nın ortasındaki soykırımla baş edememek (Saraybosna'da Ölüm), Arap Devrimi'nden sonraki özgürlük vaadinde bocalamak (Hedi), sömürgeciliğe karşı devrim yapmak (Hüzünlü Gizeme Ninni) misali filmler öne çıktı.
Haber: ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR - esin.sinema@gmail.com   / Arşivi

BERLİN/ RADİKAL - Yılın ilk uluslararası büyük sinema etkinliği olan ve 11-21 Şubat arasında gerçekleşen Berlinale’de bu yıl her gala başlangıcında bir çağrı yapıldı. Sahnedeki sunucu “İşkence gören insanlar için yardım etmek istiyorsanız lütfen çıkıştaki kutulara gönlünüzce bağışta bulunun”. Sığınmacıların trajedisi kast ediliyordu. Kutu şeffaf değildi, miktarı da görmedim ve önemli de değildi çünkü zaten genelde basın gösterimlerine katılıyordum ama her anonstan sonra alkışlardan anladığım kadarıyla duygudaşlık önemliydi. Ne de olsa sığınmacı krizinin yaşandığı en mühim Batı ülkesindeydik. Zaten ödüllerde bu yıl pek sürpriz yaşanmadı ve Oscarlı Meryl Streep başkanlığındaki ana jüri savaş ve çatışmalarla tarumar olan insanlık hallerini anlatan filmleri ödüllendirdi.

66. Berlin Film Festivali ’nde büyük ödül Altın Ayı ’yı sığınmacıların trajedisini anlatan belgesel ‘Denizdeki Ateş/Fuacoammare’ kazandı. Afrika’dan yola çıkan sığınmacı teknelerinin Akdeniz’deki ilk Avrupa adalarından birisi olan Lampedusa’ya varışlarını ve ada halkının bu süreçte yaşadıklarını gözlemci ve sakin bir üslupla anlatan yönetmen Gianfranco Rosi ödülünü Meryl Streep’in elinden alırken “Umarım bu film farkındalık getirir. İnsanların trajedilerden kaçmaya çalışırken denizi aşarken ölmesi kabul edilir bir şey değil” dedi. Adada yaşayan 12 yaşındaki erkek çocuğu Samuele Pucillo ve 20 yılı aşkın süredir çatışmalardan kaçarak adaya sığınan göçmenleri tedavi eden doktor Pietro Bartolo’nun izindeki film, bu trajedinin aslında yeni bir şey olmadığının altını çizmesiyle de önemli. Belgeselleriyle tanınan Rosi 2013’de de Sacro GRA ile Altın Aslan kazanmıştı.

Haklı davalar, sıradan filmler
Rosi geçen hafta festivaldeki basın toplantısında da ‘Sığınmacı trajedisinden hepimiz sorumluyuz. Bu Yahudi soykırımından sonra Avrupa’nın yaşadığı en büyük trajedi” demişti. Rosi’nin beyanındaki eksik yorum jürinin de dikkatini çekmiş midir bilinmez ama Berlinale’de ikincilik anlamını gelen Jüri Büyük Ödülü Danis Tanovic’in yönettiği ‘Saraybosna’da Ölüm’ filmine verildi. Ödül töreni öncesi yaptığımız söyleşide Rosi, bu sözlerinin yanlış anlaşılabileceğini ve 90’lar başındaki Bosna’daki soykırımın insanşık namına müthiş tahribatlarından söz etmişti. Bernard-Henri Levy’nin Hotel Europe adlı oyunundan uyarlanan ‘Saraybosna’da Ölüm’, Balkanlar’daki yüzyıllık çalkantıyı günümüz Bosna’sındaki huzursuzlukla ilişkilendiriyor. ‘Tarafsız Bölge’ (2001) ile en yi yabancı dilde Oscar kazanan ve ‘Bir Hurdacının Günlüğü’ filmiyle üç yıl önce Altın Ayı ödülünü alan Saraybosnalı Tanovic, yeni filminde Avrupa Birliği görüşmelerine ev sahipliğini yapan lüks otel çalışanları ve konukları arasındaki tezatlarla Batı aleminin parlak yüzeyinin altındaki çöküşten ve ikiyüzlülükten dem vuruyor. Bir mikro-kozmoz olarak otel ve sakinleri çok katmanlı bir öykü anlatmak için ideal aslında. Film, ortaokul kitaplarındaki Avusturya Arşidükü Fernand’ın Saraybosna’da Sırp suikastçı Gavrilo Princip’in saldırısıyla öldürülmesinin ardından başlayan 1. Dünya Savaşı’nı hatırlatıyor ve daha önemli bir bağlantıya uzanarak Sırpların 90’ların başında Bosnalılara karşı yaptığı katliamlarla ilişkilendiriyor. Arada Avrupa nerde başlar, nerede biter gibi muhtelif soruları felsefi br edayla ortaya atarken bunları ekonomik, sosyal ve sınıfsal çöküş içerisindeki günümüz Bosna’sındaki insanlık manzaralarıyla birleştirmeye çalışıyor. Birleşmesine birleşiyor. Kağıt üzerinde her şey şahane. Film de habire otel koridorlarını arşınlayarak meseledeki aciliyeti duyurtma peşinde. Gelgelelim bu kadar mühim meseleler ve haklı davalar sıradan bir sinemasal icraatla yer yer sıkıcı bir tarih dersine, daha da fenası sonrasında pek hatırlamayacağınız filme dönüşüyor.

Kadının adı var
Mia Hansen-Love, 'L’avenier' filmiyle en iyi yönetmen ödülü kazandı.
Bir anda kendini boşanmış, çocukları yuvadan uçurmuş, yazdığı okul kitaplarının ‘yeni nesile’ hitap etmesi adına adeta lkokul öncesi boyama kitaplarına dönüştürülmesine direnmeye çalışan orta yaşlı felsefe öğretmeni canlandıran Fransız kadın oyuncu İsabelle Huppert 'L’avenier'de yine şahane! Huppert’in incelikli performansıyla ilerleyen bu filmiyle sevdiğimiz Mia Hansen-Love’in en iyi yönetmen ödülü alması azıcık şaşırtsa da (film ikinci yarıda bayağı dağılıyor) kimsenin pek itirazı olmadı. Bunda karşısında pek fazla seçenek olmaması da önemli. Şahsen Danimarkalı Lars von Trier’in başı çektiği meşhur İskandinav ‘dogmatik’ akımının hala bitmeyen öykülerinden olan “The Commune”i hiç sevmedim! Film 1970’lerin özgürlükçü ‘hippi’ geleneklerini kara mizah tarzında tatlı tatlı eleştiriyor ve kadın doğasıyla uyuşmadığını söylüyor gibi yaparak dön dolaş her şeyi kadının omuzlarına yüklüyor, kadının düşkünlüğüne ve düşüşüne teşne oluyor ve güya ihanet eden kocaya karşı yeni bir başlangıç yapması adına kadının iflasını ilan ediyor, inanılmaz! Neticede bu şeker şurup görünümlü ‘hisli’ filmin basbayağı kadın düşmanlığına düşkünlüğüne dönüştürdüğünü görmek içimi ezdi. Ama başrolündeki Trine Dyrholm’ün sağlam ve sahiden hisli performasıyla en iyi kadın oyuncu ödülü alması şaşırtmadı. Son güne programlanan 'United States of Love'ı bu yıl festivalden bir gün önceden ayrıldığım için izleyemedim ama Tomasz Wasilewski’nn yönettiği filmin çok hayranı olduğu ve en azından ‘tüm kadro’ olarak en iyi kadın oyuncu ödülünü alması gerektiği söylentilerini duymuştum. Gelgelelim geçen yıl en iyi yönetmen ödülü alan kadın bedeniyle benzer dertleri layıkıyla gündeme getiren Polonya filmi “Body”den sonra gelmesi şanssızlığa yol açmış olabilir.

İlk film ödülü ‘Hedi’nin
Geceyarısı plajı aydınlatan araba farları sahnesiyle Nuri Bilge Ceylan’a selam gönderen Tunuslu genç yönetmen Mohamed Ben Attia, geleneklerden kaçamayan bir gencin açmazlarıyla Arap Baharı sonrası memleket hallerine dokundurduğu ‘Hedi’ ile En İyi Fim Ödülü’nü kazandı. Söyleşimizde “Fazla uyumuşuz, baskıcı idareler elllerinden geldiğince bastırmış, biz de uyum sağlamışız. Şimdi özgürlük sandığımız kadar kolay değil ama hiç umutsuz değilim” diyen yönetmen ikinci filminin bir bölümü için yakında Türkiye’ye gelerek araştırmalar yapacak. Filme adını veren Hedi karakterini canlandıran Majd Mastoura’nın en iyi aktör ödülünü alması ise şaşırtmadı. Evlilik öncesi yaşadığı aşk ilişkisiyle gelenekler ve özgürlük ihtimali arasında sıkışan genci canlandıran genç aktörün karşısında iddialı sayıbilecek bir aday zaten yoktu.

Sömürge mezalimi ve sinema
Bu yıl Berlinale’nin Altın Ayı yarışına dahil ettiği olağanüstü çabalarından birisi olarak ‘Hüzünlü Gizemlere Ninni/Hele Sa Hiwagang Hapis’ vardı. Elbette sadece sekiz saatlik süresiyle. Filipinli üstad Lav Diaz’ı Istanbul Film Festivali sayesinde tanıyoruz, filmlerini izledik. İspanyol sömürüsüne karşı yükselen Filipin devrimini anlatan film sonuçta eli boş dönmedi ve Alfred Bauer Sinema Yenilik Ödülü’nü kazandı. Türkiye’den eleştirmen bir arkadaşımın dediği gibi ‘20 yıldır aynı şeyi yapan’ bir yönetmene bu ödülü vermek pek yenilikçi olmasa da belli ki bu bize önemli bir ipuçu veriyor. Yani belki de ilk kez bir ana yarışmada yer alan Lav Diaz ve şahane asudelikteki sinemasının ana akım izleyenleri için yenilikçi olduğu aşikar! Diaz bir söyleşimizde ‘Hayatın ritmini sinemada yakalamaya çalışıyorum. Kendi başına iki saat geçirmemiş yani bunun farkındalığını hissetmemiş bir insan nasıl başkasını veya akıp giden hayatı izleyebilir ki!” demişti.