Biber gazı eşliğinde modern dans!

Biber gazı eşliğinde modern dans!
Biber gazı eşliğinde modern dans!
İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin modern dans birimi MDTist'in yeni projesi 'Akdeniz'in temsilini, polisin 'Berkin Elvan eylemi'ne yönelik attığı yoğun biber gazı kokusu eşliğinde izledik.
Haber: ERSİN ANTEP - ersin@muzikoloji.org / Arşivi

İstanbul Devlet Opera ve Balesi bünyesinde etkinliklerini sürdüren Modern Dans Topluluğu İstanbul Proje Birimi (MDTist), Akdeniz’e kıyısı olan üç ülkenin koreograflarının çizdiği canlı dans tuvallerini, 11 Mart akşamı Süreyya Operası’nda İstanbullu sanatseverlerle buluşturdu. Temsilin ikinci yarısında, Bahariye Caddesi’nde gerçekleşen “Berkin Elvan eylemi”ne yönelik emniyet güçlerinin kullandığı biber gazı salon içinde yoğun şekilde hissedildi. 3 koreografiden oluşan proje, 20 Mart’ta Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nda, 18 Mart’ta ise Beşiktaş Belediyesi Fulya Sanat’ta sanatseverlerin karşısına çıkacak.


Fransız Kültür Merkezi’nin desteklediği projede sunulan ilk koreografi; Türk koreograf İhsan Bahir Rüstem’in “Mantra” başlıklı sahne eseri idi. Nöbetleşe dans eden ikililer ile örülmüş bir kurguya sahip olan ve Sankskritçe “düşünme aracı” anlamına da gelen Mantra, çoğunlukla zeminin kullanıldığı figürler içeriyordu. Meditasyonda önemli bir yer tutan mantra’ya dair düşüncelerini şu şekilde ifade ediyor: “Belirli meditasyon formları içindeki mantralar beni derinden etkiler. Sözel bir enstrüman gibi, insanın zihninde berraklık yaratan, düşüncelerin yapısallaştırılmış formülleridir bunlar. Yineleme ve titreşim kaçınılmaz bir güç, dürtü ve uğultu oluşturur. Aynı olayı müziğin tekrarlanan ritminde de bulabilirsiniz… Bütün unsurları birbirine bağlayan ve tutan titreşim ve temel yapı, sırtını dayadığı bu temel alt akıntıya sahip olduğunun bilinciyle melodilerin özgürce uçuşmasını sağlar. Bir grup içersinde güçlü olan bir şey daha vardır. Birlikte duran bir insan kitlesi. Beraberce hareket ettiğimiz vakit, bize yol gösteren bu akım bizim itici gücümüz olur. Bir tehlikeye atılıp yoldan çıkmak üzereyken sarıldığımız bir şey. Bu eser benim için bunu ifade ediyor. Aynı zamanda hayatta yarattığımız bize özgü mantralar ışığında yaşamamızı sürdürüşümüzü de seviyorum- özgür olma yolunda bize destek ve güç veren, ara sıra kendimize hatırlattığımız düşüncelerdir bunlar. Evimde asılı olan eski bir mantra var: Hiç incinmemiş gibi sev, hiç kimse izlemiyormuş gibi dans et.”


İkinci koreografi ise; İsrailli sanatçı Barak Marshall’ın Shoshana’nın Balkonu adlı eseri idi. Eser için Marshall şunları işaret ediyor: “İki bölümden oluşan ‘Shoshana’nın Balkonu’, iki rahibi baştan çıkarmakla haksız yere suçlanan bir kadını konu alan İncilsel hikaye ‘Judith’in Kitabı’ üzerine kuruludur. Bahsi geçen kadın tüm masumiyetine rağmen, halk tarafından linç edilmiştir. Bu iç acıtan hikaye, kelimelerin nasıl kolayca silah haline dönüşebildiğini ve insanların nasıl bu kadar acımasız olabileceğini gözler önüne serer.”
Eserin başında erkek ikilinin uzun süresi müziksiz olan dansı, zekice buluşlar ve ilgi çekici figürlerle örülüydü. Erkeklere özgü “kimi kaba” hareketlerin dahi dansa bürünerek sunulmasıyla başlayan eserde, esprili dil hiç terk edilmedi neredeyse… Emre Karaca ve Emre Olcay, adeta çok zor tekerlemeleri bedenle ve hatta hiç sekmeden yansıttı. Broadway müzikallerine göz kırpan pasajlar sonrası, esprinin erkek bedeninde oryantalle sunumu; ilgi çekiciydi. Eseri sahneye koyan Shani Granot, Marshall’ın tasarısını hakkıyla ileri götürmüş durumdaydı. Bu bölüm 1999 yılında Batsheva Ensemble’ın isteği üzerine oluşturulmuş ve 2002 yılında da MDT Ankara tarafından sahnelenmiş. Ardından başlayan kadın dansçı üçlüsü, önce halk motifli, sonra oryantal ve nihayet dua ile tamamlanan müzikleri işledi. Müzik anlayışı içinde Kuzey Afrika ile Ortadoğu coğrafyasının tercih edildiği anlaşılırdı. Kadın dansçıların oluşturduğu üçlü dans tasarımı ise, 1998 yılında Suzanne Dellal Merkezi tarafından ısmarlanmış ve prömiyerini İsrail Festivali’nde yapmış. Hayli dinamik ve güncel bir kurguya sahip olan eser, salondaki dinleyicinin daha yatkın olduğu figürler içermişti.

İkinci yarıda temsil edilen Dalgalar ise; Yunanlı Koreograf Andonis Foniadakis’e aitti. Eserin son dakikasında insan beynini etkileyen “stobe efekti”nin de kullanıldığı eser; doğal bir “efekt” eşliğinde başladı. Berkin Elvan’ın ilk ölüm yıldönümünde Bahariye Caddesi’nde gerçekleşen protestoya müdahale eden emniyet güçlerinin kullandığı biber gazının salon içinde yoğunlaşmasıyla, sanatseverler eseri gölgede bırakmasın diye hayli çaba sarf etse de; öksürük ve göz yanmasıyla adeta kavruldu. Gökçe Özücoşkun’un eşlik eden müziği, vurmalılarla kurgulanmıştı. Yer yer monotonlaşma riskine sahipti. Bunun yanında ışık oyunlarıyla desteklenmesiyle sahne; bilgisayar teknolojisinde söz konusu olan bir kavram olan “sanal gerçekliğin”, “gerçekteki sanallık” tablosuna dönüştürülmesine yönelik kullanıldı. Takılan gözlüklerle “televizyondan veya sinema perdesinden üzerinize gelen sanal karakterler” gibi bir etkiyi, gerçek ile kurgulamıştı. Foniadakis, beyni rahatsız edebilecek ses dalgaları dahi kullanarak; 18. yüzyıl sonunda Avrupa’da yaşanan ve “dinleyiciyi oturduğu yerde hayretlere sevk edecek, meraklandıracak, şaşırtacak, heyecanlandıracak etkiyi sağlamak” amaçlı Sturm und Drang akımının ilerisine geçerek; “dinleyiciyi beyin dalgaları ile rahatsız edecek cüreti” kendinde buluyor.
Bakalım koreograf eserine dair neler söylüyor: “Bir dalga. Düz bir çizgi değil. Bir noktadan diğerine uzanan en kısa mesafe değil. Bir dalga, bir mesajı çoğu zaman ifade kaynağından alıcı duyarlılığa ileten özgür bir yoldur. Aynen ışığın göze, sesin kulağa yaptığı gibi; ya da şişenin içindeki mektup misali. Dalgaların birçoğu algılanamaz; diğerleri ise sürekliliği, yükselişi, biçim değiştirişi içindeki gelgitler kadar gizemlidir. Bir göğüsten bir kola, bir dansçıdan diğerine, sahneden seyirciye.”
Şu husus itiraf edilebilir: “Dalgalar, hayli rahatsız edici idi”.
Devlet Opera ve Balesi’nin başlattığı Modern Dans Topluluğu Projeleri, sahnede yer buldukça geçişebilecek türden! Sürmeli, sürdürülmeli!

‘Akdeniz’, 20 Mart’ta Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nda, 18 Mart’ta ise Beşiktaş Belediyesi Fulya Sanat’ta.