Bir Celali olarak Kurtiz

Tuncel Kurtiz, 1960'lardan bu yana tiyatronun ve sinemanın içinde. Dünyanın en önemli yönetmenleriyle çalıştı. En önemli oyunlarında oynadı. En önemli ödüllerini aldı.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Tuncel Kurtiz, 1960'lardan bu yana tiyatronun ve sinemanın içinde. Dünyanın en önemli yönetmenleriyle çalıştı. En önemli oyunlarında oynadı. En önemli ödüllerini aldı. Geçenlerde 'Bölük Pörçük' adı altında bir kitap yayımladı. İnsanı savuran bir kitap; insanı farklı düşüncelerin eşiğine taşıyan bir metin Kurtiz'inki. Bir sanatçının yetişmesi diğer alanlardaki insanların hazırlanmasından daha fazla mı zaman alır veya bu daha zor, çetin bir süreç midir sorusunun galiba somut bir yanıtı yok. Fakat şurası kesin ki, sanatçı olacak. O nedenle özellikle Türkiye'de bir sanatçının yetişmesi benim için her zaman büyüleyici bir serüvendir. Bunu da ancak insan biyografi edebiyatında yaşayabilir.
Öte yandan, ben biyografi edebiyatını oldum bittim severim. İnsan denen büyük maceranın kökleri o birikimdedir. Ne var ki, kırık dökük bazı anılar dışında özyaşamöyküsü yazmak da yaşamöyküsü anlatmak da ne yazık ki ancak yeni yeni gelişen bir alan bu ülkede. Son dönemin örnekleri de çok 'sudan' şeyler. Henüz derinlikli çalışmalara geçemedik. Bunun en önemli nedeni de biyografi yazınının bir uzmanlık gerektirmesi. Üstelik ikili bir uzmanlık: hem biyografisi anlatılan kişiyi, ait olduğu dünyayı tanımak, bilmek anlamında hem de o kişiyi çözümlemenin gerektirdiği psikoloji, toplumbilim, tarih bilgisi anlamında. O nedenle biyografi yazmak Batıda, hele bu işin harman olduğu ABD'de başlı başına bir süreçtir.
Politikacılar bile kayıtsız
Biz, çok çeşitli nedenlerden ötürü, ama özellikle de saklanmanın, gizlenmenin hayatımızın en önemli gerçeği olması yüzünden bu işten kaçınırız. 'Kol kırılsın yen içinde kalsın' veya 'Kan tükürüp kızılcık şerbeti içtik' diyeceğiz şeklindeki atasözleri bu konulardaki bilincimizi, bilinçaltımızı yeterince dışavuruyor. Öte yandan bireyselliğin gelişmemiş olması, bilgi ve deneyimi toplumsal bir olgu sıfatıyla gelecek kuşaklara aktarmaktaki sorumluluk duygumuzun yetersizliği de bu konudaki eksiğimizi hazırlayan nedenler arasında. Bizde politikacılar bile anılarını yayımlamakta gayet kayıtsız davranır. Kimseyi kızdırıp 'üzmemek' gibi daima riyakârlığa açık tavrımız da işin cabası.
Son zamanlarda bir söyleşi modası çıktı. Hiç yoktan iyidir diyesi geliyor insanın. Fakat onlar da hiç bir denetim işleminden geçmemiş şeyler. Söyleşi yapılan kişi bu defa kendisini dünyanın merkezine koyuyor. Varsa o, yoksa o. Her şeyi yedi yaşından başlayarak düzenleyen, denetleyen, belirleyen gene o. Ne bir eleştirel yaklaşım var ne de bir sorgulama. Zaten ben bütün sorunun o olduğu kanısındayım. Biyografi veya otobiyografi yazımı, yazını bir doğrulama, onaylama süreci değildir; olmaz da olmamalı da. Tam tersine her iki süreç de tarihe, belli bir döneme, olaylara eleştirel ve sorgulamacı bir gözle, yaklaşımla bakmanın aracı ve en büyük olanağıdır. Her ikisinin de büyük harfle yazılan Tarihin bünyesinde yer almasının nedeni budur.
Türk tiyatrosunun ve sinemasının en ilginç, en yaratıcı kimliklerinden birisi Tuncel Kurtiz'in yayımladığı 'Bölük Pörçük' isimli kitaba bakarken bütün bunları düşündüm. Tarihi, geçmişi, belleği olmayan bir alan bizim tiyatromuz. Birkaç öncünün anıları olmasa büsbütün çölleşecek. Tuncel Kurtiz için de geçerli bunlar. Hakkında yapılmış bir film ve bir kitaptan başka bir şey yok. Oysa, o, kendisi, kendi hesabını vermenin çabası içinde. Daha önce 'Sayıklamalar' isimli bir kitabı yayımlanmıştı. Gerek o kitapta gerekse 'Bölük Pörçük'te, Kurtiz, daha farklı bir şey yapıyor. 'Sayıklamalar' sözcüğünün de, bu kitabının altbaşlığı olan 'Keçilemeler' sözcüğünün de çağrıştırdığı, ifade ettiği gibi, kendi geçmişi, yaşamı ile, en az onlar kadar önemli olan 'düşünceler'i arasında bir mekik dokuyor.
Türkiye'nin tanığı
Bu, bizde pek az görülen bir şey. Bir insanın bir anlamda güncesi, bir anlamda yaşamöyküsü sayılabilecek, kendisine, kendi bilincinin ve benliğinin derinliğine doğru çıkılan bir yolculuk hemen hemen yok. Yani, 'bir sanatçının kültür adamı olarak portresi' pek görülmüş bir şey değil. Çünkü, o, biraz daha sorunmayı, biraz daha soyulmayı gerektiriyor. Kaldı ki, yaşamın kültürle iç içe geçişi bizim çok az bildiğimiz bir şey. Ya da buna bağlı bir başka şey: tasavvurların dünyası olarak yaşamöyküsü, anılar, geriye dönük çağrışımlar. Bunu da hiç bilmiyoruz. Çünkü, yaşamöyküsü dediğimizde biz sadece geçmiş gelecek hattını anlıyoruz.
Bu da zaman olgusunu salt lineer olarak yaşamamızdan kaynaklanıyor. Onun göreliliği ile ilgili bilgimizin eksikliği başka bir zaman kavramı geliştirmemize engel.
Kurtiz'in kitabı şundan ötürü de önemli: Bir sanatçı olarak, Türkiye'nin en önemli kırılma noktalarına tanıklık etti o. Darbeler ve Kurtiz'in siyasal iktidarlarla çelişkisi hazırladı bu süreci. Ötekilerin yanı sıra bu oluşumun arka planı var kitabında. Ama benim ilgimi çeken daha farklı bir şey: Kitaptaki fotoğraflara bir bakın. Genç, duygusal, alabildiğine romantik (hâlâ da şiddetle öyle) Tuncel Kurtiz'in bir 'surat' olarak 1970'lerden, 80'lerden sonraki değişimine. Gözlerindeki, bakışlarındaki farklılaşmaya. Bu kadarı bile, Cemal Süreya'nın 'Kısa Türkiye Tarihi' şiirini anımsatmaya yetiyor:
'Şelaleye düşmüştür zeytinin dali/celaliyim/celalisin/celali'.
Kolay değil, Kurtiz gibi Celali olmak. Ne de olsa Bedrettini Simavi soyundan geliyor. Bu da öncelikle zamanla ve tarihle hesaplaşmak demek. Bu kitabın her satırına sinmiş olan ve başka hiçbir metinde rastlamadığımız 'antikite' ve 'klasik' tutkusunu başka türlü açıklamanın imkânı var mı?