Bir Ermeni kadının selamını getirdim

Bir Ermeni kadının selamını getirdim
Bir Ermeni kadının selamını getirdim
Erhan Arık'ın bir rüyasından esinlenerek oluşturduğu 'Horovel' sergisi Tütün Deposu'nda. Arık altı ay boyunca Ermenistan-Türkiye sınırındaki köyleri gezip fotoğraflarını çekti ve öfkenin iki taraftaki hikayelerini topladı
Haber: AYÇA ÖRER - ayca.orer@radikal.com.tr / Arşivi

Sergiyle ilgili, bir rüyadan bahsediyorsunuz. Bu nasıl bir rüya?
Ardahanlıyım ben, orada doğdum. Doğduğum köy bir Ermeni köyü, doğduğum ev de bir Ermeni evi. Rüyam bu evle ilgili. Ermenilerden kalan bu evin bir parçasını biz ahır olarak kullanıyoruz, orada bir de ocak var. Rüyamdaki kişi ocakla ilgili sorular soruyordu. “Benim ailem burada yaşıyordu, eşim burada yemek pişiriyordu, sen burayı ahır olarak kullanıyorsun, bunu senin vicdanın nasıl kaldırıyor” diye soruyordu. Bu rüyadan çok etkilendim. Bu rüyayı görene kadar Ermeni meselesine uzak bir insan zaten değildim. Dolayısıyla uzak olmadığım bir mesele olduğunu düşünüyordum, ta ki bu rüyayı görene kadar.
Bu rüya aslında bende bu meselenin özüne çok dokunmadığımı fark ettirdi. Bu ülkede böyle bir sorun var derken, onlara ait bir hatıranın yok edilmiş olmasına karşın rahatsızlık duymamıştım. Çok keskin kararlarla yola çıkmaya karar verdim. Aileyi, toplumu, her şeyi bir kenara bırakıp, sınırın iki taraftaki insanları dinlemeye karar verdim. 

Horovel ismi nereden geldi?
Projenin başlangıç noktası bu isim. Agos Gazetesi’ne gittim, Pakat ağabeyle konuşuyordum. Rüyamı ve projemi anlattığımda yoğun bir sohbete giriştik. Bana “Horovel nedir bilir misin?” dedi. “Senin baban çiftçi değil mi, ona sor Horovel nedir?” dedi. Horovel’de bir şey olduğunu anladım, heyecanlandım. Babama sorunca, “Sen küçükken çalışırken kısa kısa dörtlükler okurduk hatırladın mı, onlara Horovel denir” dedi. Hangi dilde diye sorunca, “Eski Türkçe” yanıtını aldım. Bu cümle sonuna kadar sorgulamam gerektiğine dair inancımı pekiştirdi. Ermenilerin belleğine dair bir hikaye bu, onların geleneği aslında. Başlangıçtaki bu bellek farklılığı benim sonuna kadar gitmem gerektiğini gösterdi. Sahada altı ay çekimler yaptım. Hem Türkiye ’de hem Ermenistan’da. 

Bu meseleye İstanbul’dan bakmak daha rahat. Anadolu’ysa yaşananların izlerini hâlâ taşıyor. İnsanların tepkisinden çekinmediniz mi?
Tepkileri üçe bölmek gerekiyor. Türkiye tarafında sınır köylerinin bir kısmında Kürtler, bir kısmında Azeriler var. Kürtler bir zamanlar Ermenilerle yaşamış. Azeriler onlardan boşaltılan köylerde yaşıyor. Azeri köylerine gittiğinizde duaya başlar gibi konuşmaya başlıyorlar. İsmini geçirmen bile oradaki meşruiyetinle ilgili bir soru işareti oluşturuyor. Askeri bölgelerde bunu konuşmak da çok sıkıntılı. Akbaş Gölü var arada. Gölün bir tarafında Azeriler, bir tarafında Ermeniler yaşıyor.
Bir balıkçıyla konuştum. “Hiç karşılaşıyor musunuz”deyince, her gün yan yana geliyoruz dedi. Aranızda çok da fazla sınır yokmuş dedim, “Olur mu onlar dedelerimizi öldürdü, katiller” dedi. Yürütülen bir siyasal hayat var, toplum da bunun bir parçası. Bu acıyı yaşatan her kimse orada ortaya çıkıyor. Belleği, hikayeyi daha çok Kürt köylerinde bulabiliyorsunuz. 

Ermenistan’da durum nasıl?
Orada, “Karşıma otur, hikayemi gözlerinin içerisine bakarak anlatmak istiyorum” diyorlar. Türkiye’de bir nefretin politik olarak var olduğunu söyleyebilirim, aslında daha çok yok sayma; Ermenistan içinse, kızgınlık geçerli. İki toplum için de nefret demek çok doğru değil. Emeniler hikayelerini Türklere anlatmak istiyor. Bir röportaja Agos aracılığıyla gittim.
Türkiye’den bir Ermeni geldi sandılar. Oturtacak yer bulamadılar, 15 dakika sonra benim Türk olduğumu öğrendiler. O zaman “Burada senin için bir masa var, bu masa senin için hazırlandı, yemeği yiyelim ondan sonra evi terk et” dedi. Bu çok ağır bir şey. Beni masadan yok saymadı ama diyalog bitti. İkimiz de bir anda kırıldık. Bir başka evde, “O ocakta kaç tane Ermeni yakıldı, biliyorsun değil mi?” dedi. Ondan sonra sohbet devam ederken, evde bulunan anne konuyu kapatmak için önümüze tatlı tabağı sürdü. 

Aileniz bu çalışmayı duyunca nasıl karşıladı?
Babam bunu yapmaya karar verdiğim zaman uzun bir süre benim oraya şarkı dinlemeye, yemek incelemeye gittiğimi düşünüyordu. Benim politik bir şey yaptığımı düşünmek istemedi. Devamını sormak istemedi. Sergiye gelip yapılan işleri gördüğü zaman onun da gözleri doldu. İlk başta bir yok sayma oldu. İş ciddiye binmeye başladığı zaman “Erhan iyi çocuk yanlış bir şey yapmaz” diye düşündü. Başkası yapsaydı aynı işi küfrederdi ama.
Fakat bir yakınım, “İhanet ediyorsan bu coğrafyaya, bu eve gelme” dedi. Devlet nasıl yok sayıyorsa, aile de öyle. Çok üstün körü bilgilere sahipler. Gelenler kimler? Kimler gittiler? Geçen yaz bir grup gelmiş, babamlarla konuşup şakalaşmışlar hatta. Birisi “Şu taşı alıp götürebilir miyim?” diye sorunca, “O da bize kalsın” diye yanıt vermiş köylüler. Kadın da “Size daha neyimizi bırakalım?” diye sormuş şakayla karışık. 

İki sınırla konuştuktan sonra 24 Nisan’ı nasıl tanımlarsınız?
Dünyanın çok rasyonelleştiğini düşünüyorum. Bu rasyonelleşmenin etrafında da dünyada çok fazla şeyin meşrulaştırıldığını düşünüyorum. Benim için bir Ermeni’nin ölmesiyle bin Ermeninin ölmesinde fark yok. 24 Nisan benim için, “Bu toplum neden bu coğrafyada değil artık” sorusunun sorulduğu gün olmalıdır. 

Bu sergiden insanlara ne kalır?
Bu sergiden insanlara Ermenilerin ağızından çıkan hikayelerin bir Türk’ün de ağızından çıkmasının soru işareti kalır. Sergide bir video var, onun üzerinden cevap vereyim. 1915’te sağ kalan bir kadının hikayesi var. 1920’de Ermenistan’a gidebilmiş. Çok uzun bir acıyı anlatıyor, sonra da, “Çok uzun anlatmak istiyorum ama hatırlayamıyorum, sen Türkiye’ye döndüğünde oradaki insanlara bir Ermeni kadından selam söyle, sonra yine gel” diyor. Bu sergi, o Ermeni kadının selamı. Yüzleşmeye ihtiyacımız olduğunu gösteren bir sergi.
Tütün Deposu’ndaki ‘Harovel’ sergisi 5 Haziran’a kadar açık. Sergi, Global Dialog ve Anadolu Kültür tarafından destekleniyor