Bir evlilikten 'hazmı zor' manzaralar...

Bir evlilikten 'hazmı zor' manzaralar...
Bir evlilikten 'hazmı zor' manzaralar...

?Deccal?de Willem Dafoe ve Charlotte Gainsbourg muhteşem oynuyor. Gainsbourg, filmdeki rolüyle geçen yıl Cannes?da ?En iyi kadın oyuncu? ödülünü almıştı.

'Provokatif' yönetmen Lars von Trier'nin geçen yıl Cannes'da tartışma yaratan son çalışması 'Deccal', vizyonda. Film, çocuklarını kaybeden bir çiftin yaşadığı travmayı izlenmesi zor sahneler eşliğinde anlatıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Not: Lütfen izlemeden okumayınız, yazı filmdeki hem bazı gelişmelerden, hem de kilit sahnelerden bahsetmektedir...
Hoş, bizim buralarda ‘Yuvayı dişi kuş yapar’ derler ama meseleye bir hayli Kuzey’den, bir hayli İskandinav ve bir hayli Hıristiyan öğretilerini sorgulama amacıyla bakan Lars von Trier, ‘Yapar’ı ‘Bozar’a çevirmiş son filmi ‘Deccal’de (Antichrist). İlk kez geçen yıl Cannes Film Festivali’nde ‘görücüye’ çıkan ve oyuncularından Charlotte Gainsbourg’a ‘En iyi kadın oyuncu’da ödül getiren film, o dönem bir hayli tartışma yaratmıştı. Biz ise bu tartışmaların üzerinden yaklaşık bir yılı aşkın bir süre geçtikten sonra ‘Deccal’le buluşuyoruz. Uyarmak görevimiz; filmin girişinde ve içinde birkaç tane ‘sıradışı’ sahne var ama bunlar seyirci karşısına ‘makas’ yiyerek çıkıyor. Lakin bunda dağıtımcı firmanın hiçbir suçu yok, çünkü Von Trier ‘Cannes kopyası’nda bulunan bu sahneleri, ‘ticari sinema’ ağına giren kopyalarda bizatihi kendisi çıkarmış.
Gelelim kısaca öyküye... Film, yönetmenin diğer yapıtlarından da aşina olduğumuz bir anlatım tekniğiyle, bölüm bölüm (chapter chapter) ilerliyor. ‘Açılış’ı (yani ‘Prolog’u) ‘Istırap’, ‘Acı’ ve ‘Umutsuzluk’ (Grief, Pain, Despair) izliyor, sonrasında ‘Üç Dilenci (The Three Beggars) geliyor ve nihayetinde hikâye ‘Kapanış’la (Epilog) son noktayı koyuyor. ‘Açılış’ta ses bandından Handel’in barok operası ‘Rinaldo’yu dinliyoruz. Siyaz-beyaz, ağır çekim tekniğiyle karşımıza gelen bu bölümde bir sevişme sahnesi izliyoruz. Sınırlar pornoya uzanırken penis ve vajinanın birleşme anında gösterildiği karelere şahit oluyoruz (lakin işte bu bölümler ‘makas’ yemiş durumda). Sevişme esnasında bir minik, yatağından iniyor, kendisini çevreleyen parmaklıkların (‘çocuk parkı’nın yani) kapısını aralıyor ve yavaş yavaş pencereye doğru yol alıyor. Ardından da aşağıya doğru uçuyor. 

‘Cennet cennet’ dedikleri...
Kamera zoom yaptığında dikkatlice bakınca çocuğun geride bıraktığı üç oyuncak askerinin adlarını da görüyoruz: Istırap, acı ve umutsuzluk. Peşi sıra bölümler geliyor ve ‘Acı’yla birlikte ikilinin bir karı-koca olduğunu ve sevişme esnasında çocuklarının apartmandan düşerek öldüğünü anlıyoruz. Bu trajik olay, özellikle kadında büyük bir travmaya neden oluyor. Terapist olan koca, karısını alarak bir orman içinde, ‘Cennet’ (Eden) ismini verdikleri yere götürüyor. Burada çift hesaplaşma yaşarken koca, çok sevdiği karısını en fazla tanıyan kişi olarak ona ilaçların değil terapinin iyi geleceğini düşünüyor. Ama olaylar, kocanın beklediği gibi gelişmiyor, karısının depresyonu ağırlaşıyor ve sonuçta, şiddet ve kan oranı yüksek eylemler başlıyor.

‘Kadın düşmanı’ mı?
Önce ‘Deccal’i daha iyi kavramak için Lars von Trier’in kaleme aldığı, filmin yapım notlarına göz atmak lazım sanırım. Yönetmen notlarında, yaklaşık iki yıl önce ağır bir depresyona girdiğinden ve bu ruh durumundan kurtulmak için bir senaryo karaladığından bahsediyor. Bu esnada, gençlik keşiflerinden İsveçli Johan August Strindberg’i yeniden hatırladığının ve tıpkı yazarın 1894-96 yılları arasında ‘Cehennem krizi’ (Inferno crisis) olarak adlandırdığı döneme benzer bir dönem yaşadığının, ‘Deccal’in de kendi ‘Cehennem krizi’nin bir ürünü olduğunun altını çiziyor. Ve ekliyor: “Bir kez daha konu ‘Doğa’ydı, fakat bu kez daha öncekilerden farklı, daha kişisel ve direkt bir şekilde anlatıldı.”
Von Trier, adlarını bize bahşetmediği kadın ve erkek karakterlerini ‘Doğa’nın kucağına atarken, temelde Âdem ve Havva’yı resmediyor. Erkek sakinliği, soğukkanlılığı, ağırbaşlılığı, kadın ise giderek yoldan çıkmayı, uçlara uzanmayı ve günaha olan yatkınlığı temsil ediyor (sanki). ‘Deccal’ kâğıt üzerindeki bu özellikleriyle Cannes’da ‘Ekümenik jüri’ tarafından ‘Dünyanın en kadın düşmanı filmi’ ilan edilmiş, yönetmeni de ‘anti-ödül’ almıştı. Fakat filme bakıldığında bu ilk eldeki okumanın, ‘kadın düşmanlığı’ yaftası açısından haksızlık içerdiği, biraz geriye çekilip bir kez daha bakıldığında karakterlerin yer değiştirmesi durumunda da ‘erkek düşmanı’ ilan edilebileceği görülüyor (mesela film uzaktan uzağa ‘The Shining’i de hatırlatıyor, o muhteşem klasiğe bakarak Stephen King ya da Stanley Kubrick’i de ‘erkek düşmanı’ mı ilan edeceğiz?). Lakin “İyi de bize böyle bir öykü sunulmuş, biz de böyle bir çıkarım yaparız” diyenlere, Nasreddin Hoca misali “Sen de haklısın” demekten başka çaremiz yok.

‘Kaos hüküm sürüyor’
‘Deccal’, zor ve izlenmesi hem özel bir sabır, hem de özel bir dayanıklılık isteyen bir film. Kimi sahneleri ‘Testere’ ya da ‘Hostel’ serilerini aratmıyor (bu arada ‘makas yiyen’ sahnelerden birinde, kadın klitorisini makasla kesiyor). Üstelik bir başka ‘vahşice’ bölümde, ‘Misery’ bile masum kalıyor. Ama bütün bunları Von Trier, kimi Amerikalı eleştirmenlerin deyimiyle ‘Horror and art’ (korku ve sanat) altında birleştirdiği için, sineye çekmemiz mümkün. Üstelik bunu Tarantino benzeri bir plastikle sunmuyor. Filmin bir başka özelliği, daha önce Von Trier’le ‘Dogville’ ve ‘Manderlay’de de çalışan, ayrıca ‘Slumdog Millionaire’i çeken görüntü yönetmeni Anthoy Dod Mantle’ın enfes kadrajları. Filmin özellikle ‘Prolog’ bölümü, ağır çekim ve Handel’in ‘Rinaldo’suyla birlikte muhteşemdi. Öyküye dair bir not: Ayrıca ‘Istırap’, ‘Acı’ ve ‘Umutsuzluk’ bölümlerinde üç ayrı hayvan var; geyik, tilki ve karga. Öte yandan tilki, filmin belki de en fantastik unsuru ve öykünün bir yerinde dile gelip “Kaos hüküm sürüyor” (Chaos reigns) diyor.

Güzel ama anlaması zor
Ya oyunculuklar?.. Doğrusu sinema tarihinde bile bu denli cesur performanslara zor rastlanır. Charlotte Gainsbourg ve Willem Dafoe’nun zaman zaman ‘Paris’te Son Tango’nun ikilisi Marlon Brando’yla Maria Schneider’ı bile gölgede bıraktıklarını söyleyebilirim. Gainsbourg, çılgınlığa doğru adım adım yolculuğunda muhteşem bir gösteriye soyunurken, geçmişte ‘Günaha Son Çağrı’da ‘din ve devlet işleri’ni bir arada yürüten Dafoe, bu kez de ‘bilim ve din işleri’ arasında gidip geliyor (sonlara doğru ise siyah-beyaz görüntülerde Henry Fonda’yı hatırlatıyor).
Şimdi meseleyi kişiselleştirme zamanı: ‘Deccal’i izledikten sonra yaşadığım ruh durumundan bahsetmek istiyorum ama önce eskilere uzanayım... Üniversite dönemiydi ve kuşağımın en önemli eğitim alanı (namı diğer ‘Sinematek’) konumundaki İstanbul Film Festivali, o yıl Tarkovsky Toplu Gösterisi düzenliyordu. ‘Andrey Rublev’ ve ‘Solaris’ sınavlarında geçtiğimi düşünmüştüm ama iş ‘Kurban’a gelince çakmıştım. Film boyunca hikâyenin neye hizmet ettiğini anlamadığım gibi, bu filmin derdi ne, niçin çekilmiş, göndermeler nereye; bir türlü çözemedim (aradan geçen onca yıl içinde bir daha izlemediğim için hâlâ çözmüş sayılmam). Lakin o dönemde film sonrası okuduğum bir yazı sayesinde rahat bir nefes almıştım. Yazı, dört sayfa boyunca ‘Kurban’daki bütün metaforların Hıristiyanlık ve İsa etrafında biçimlendiğinden, bütün referansların bu yönde olduğundan bahsediyordu. Ben de başka bir din ve kültürün mensubu olarak bu öğretiye uzak olduğum için, bu sınavdan da kendimi geçmiş kabul ettim. ‘Deccal’ de işte bu minvalde bir etki yaratıyor insanda (ya da bende). İşin metaforları çözme boyutunda, meseleye buradan bakmak yetersiz kalıyor. Çünkü sonuçta bu bir Hıristiyanlıkla ödeşme filmi ve referanslarını, dünyanın bu yakasından okumak biraz zor.

Tarkovsky izlese...
Mesela kimi Batılı eleştirmenler, miniği (ki onun ismi var, Nick) İsa’ya, erkekle kadını da Yusuf ve Meryem’e benzetmişler. Ayrıca kadının, öykünün bir yerinde ‘Doğa’yı ‘Şeytanın kilisesi’ olarak addetmesi de, yine bambaşka bir kültürün refleksi. Ama genel atmosferi itibarıyla filmde Bergmanvari bir ruh bulduğumu söyleyebilirim. Ayrıca bazen çok içine giremeseniz de ‘sinemasal içgüdü’lerinizle ‘İyi bir film olduğunu’ teslim ettiğiniz yapımlar vardır, ‘Deccal’ de onlardan biri. Bu arada Lars von Trier, filmini Tarkovsky’ye adamış; New York Times’ın internet bölümüne yazan bir okur da, bu adamaya ilişkin “Eğer Tarkovsky bunu öğrense mezarında ters dönerdi” yorumunda bulunmuş. Bir eleştirmen de, ‘Kendini iyi hisset’ (Feel-good) filmlerine istinaden ‘Deccal’i övdükten sonra, ‘Yılın kendini kötü hisset filmi’ (feel-bad) olarak tanımlamış.
Sonuç? ‘Provokatif’ yönetmen Lars von Trier, amacına ulaşıyor. Her ne kadar filmin gerçek muhatabı olan kültürün bir üyesi olmasak ve metaforları derinlemesine çözemesek de, hikâye bu yakadan da fazlasıyla etkileyici gözüküyor. Hem kışkırtıyor, hem de (‘kötü’ de olsa) bir şeyler hissettiriyor. Zaten Trier de ‘Deccal’i anlatırken, “Hayatımın kendimi en kötü hissettiğim döneminde yapıldı” diyor. Bu ‘itiraf’la da taşlar yerine oturuyor.