Bir kenti kurtarmak için

Geçen haftasonunu Kars'ta geçirdim. Orada doğmuş, bir dönem yaşamış birisi olarak neler hissettiğimi pazartesi günkü köşe yazımda bir nebze dile getirmeye çalıştım. Bana bu fırsatı sağlayan, Ankara Sinema Derneği'nin 10 yıldır düzenlediği Gezici Festival idi.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Geçen haftasonunu Kars'ta geçirdim. Orada doğmuş, bir dönem yaşamış birisi olarak neler hissettiğimi pazartesi günkü köşe yazımda bir nebze dile getirmeye çalıştım. Bana bu fırsatı sağlayan, Ankara Sinema Derneği'nin 10 yıldır düzenlediği Gezici Festival idi. Ankara yıllarımdan, bin senelik dostum Ahmet Boyacıoğlu bundan on, belki daha fazla bir süre önce asıl mesleği olan cerrahlığı bırakmaya ve kendisini bu işe vakfetmeye karar verdi. Doğrusu ne diyeceğimi bilemiyordum. Bu türden 'misyoner'ler olmaksızın Türkiye'de taş üstüne taş koymak imkânsız.
O nedenle bir yanım karşılaşacağı sıkıntılar, çekeceği çileler için üzülse de bir yanım sevinip, bayram ediyordu. Nitekim, bu düşündüklerimin ikisi de gerçekleşti. Boyacıoğlu, elbette yakın çalışma arkadaşlarının desteği ve katkısıyla, 10 yıldır il il Anadolu'yu dolaşıyor. Çoğu zaman salonunun bulunmadığı illere, ilçelere sinema götürüyor. Bazen gün yüzü görmemiş insanları, çocukları dünya sinemasının en seçkin klasik ve çağdaş yapıtlarıyla buluşturuyor. Yaşananlara yakından tanık olunca bunun gerçekten katlanılmaz derecede sıkıntılı bir iş olduğu görülüyor. Ancak büyük bir gönülün yapabileceği bir iş bu. Hiç 'edebiyat' yapmaksızın söyleyeyim, hâlâ 'ışık bekleyen Anadolu' düşünülünce bunun ne büyük bir çaba olduğu açık.
Kars'ta da bu festivallerin birisi düzenlenmişti. O kente gidip bu festivalin etkinliklerini izleyince insan başka şeylerin üstünde de durmadan, düşünmeden edemiyor. Yıllardır bu konular üstünde yazıp duran, uzunca bir dönem Kültür Bakanlığı'nda danışmanlık da yapmış birisi olarak karşılaştıklarımın birçoğunu, senelerdir devam eden sıkıntılar olduğunu biliyorum. Bu, en geniş anlamda bir yönetim-kültür politikası etkileşimi süreci. Biraz anlatmaya çalışayım.
Bir tek 'üretilen' değil...
Her şeyde olduğu gibi kültürel konularda da müthiş merkeziyetçi bir anlayışımız var. Oysa, Kültür Bakanlığı'nın bu konulardaki işlevi kısıtlıdır. Ayrıca daha da kısıtlı olması gerekir. Kültür işinin üretim ve tüketim kaynağı toplumdur. Onun gerçek temsilcisi olan yerel yönetimlerdir, sivil örgütlenmeleridir. Bakanlık, en fazlasından bu işleri düzenleyen bir kuruluş olmalıdır. Ayrıca da, kültür denilince sadece 'üretilen' yüksek kültür değil mimari, yerel doku, maddi kültür gibi unsurlar anlaşılmalı.
Bu açıdan bakınca, Kars, birçok şeyi konuşmak için mükemmel bir örnek. Çok eski ve Anadolu'daki birçok kentten farklı dokuya sahip bir yer. Ruslar kurmuş bu kenti. Dolayısıyla da son derecede ilginç bir mimariye sahip. Merkez, neredeyse bir mücevher. Özellikle 70'li yıllarda yaşanılan siyasal gerilimin etkisiyle ve bir türlü bitmeyen etnik gerilimin 'katkısıyla' gerek insan sermayesi gerekse parasal sermeye kenti terk etti ve o tarihten başlayarak Kars git gide yoksullaşan, göç veren, kırsal alanın gelip yerleştiği, işsizliğin ve çöküşün sürdüğü bir kente dönüştü.
Her şey bu tükenişten payını aldı ve mimari de, yerel kültür de yok olmaya başladı. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Azerbaycan ve Rusya'nın kültürel anlayış ve modellerinin etkisi altında bambaşka bir hayat yaşayan, 1940'larda Türkiye'deki birkaç ve çok kuvvetli eğitim veren liseden birisine sahip, Halkevlerinin olanaklarından yararlanan, ilçesi Cilavuz'da bir Köy Enstitüsü'ne sahip olan Kars erimeye yüz tuttu. O arada Kars'ın çok zengin ve çok farklı etnisitelerden oluşan içsel kültürel dokusu yok olmaya başladı.
Bu sadece Kars'ta değil, İstanbul'un merkez ilçelerinde bile karşılaşılan bir durum belki. Bu kısıtlamayı aşmak hemen bir kaynak sorunu olarak görülebilir; o da akla hemen parayı getirebilir. Oysa, bu, öncelikle bir bilinç meselesidir. Yerel duyarlılığın ve girişimciliğin harekete geçirilmesidir. Bunun içinde kültürü ekonomik altyapı ve ilişkiler ağıyla birlikte tasarlamak da vardır.
Bilinç ve örgütlenme
Nitekim, son iki dönemdir seçilen Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu meseleye buradan yaklaşmış. Görebildiğim kadarıyla da çabasını üç noktada yoğunlaştırmış. Havaalanının açılmasını fırsat bilerek, öncelikle Kars'ı hızla ve kolayca ulaşılabilen bir yere dönüştürmüş, onu dış dünyayla bütünleştirmiş. Bu oluşumun en önemli aracı olarak Kars'ı kendi dışındaki entelektüel birikimle yan yana getirmiş. Bu maksatla her üç yılda bir Kent Kurultayı düzenliyor. Bu kurultayın aldığı kararları bir tür yol haritası olarak kullanıyor. Ayrıca bu maksatla ve başka düşüncelerle bir kent konseyi oluşturmuş. Bu da bir tür danışma kurulu olarak çalışıyor. Üçüncüsü, Kars'ta hiç değilse belediye düzeyinde bir mimari yaklaşım hazırlamış. Kentin merkezini sit alanı ilan etmiş. Tarihsel dokuyu güvence altına almış ve onun canlanması için dış kaynak bulma yoluna gitmiş.
Bunlar, bir kentin ayağa kalkması için olduğu kadar başta belirttiğim kültürel dönüşümün sağlanabilmesi için de zorunlu adımlar. Kısacası, sivil bilinç olmaksızın bu türden sorunların çözülmesi olanaksız. Kaldı ki, kültür dediğimiz şey sivilliğin somut halidir. Ötekisi, otoriter bir anlayışın kalıntısı ve uzantısıdır. Küreselleşme yerelliği hem öldürüyor hem de ona yeni bir ivme veriyor. Bu, ayırdında olunması gereken bir şans. Ama şans, söylendiği üzere, hazırlıklı olanı bulur ancak. Hazırlık ise sivil bilinç ve örgütlenmedir.