'Biraz dinleneceğim'

'Biraz dinleneceğim'
'Biraz dinleneceğim'

Semih Kaplanoğlu, ?Taşrayla, geldiğim yerle ilişkimi bu filmler üzerinden kuruyorum? diyor. fotoğraf: reuters

'Beş yılda dört film çektim' diyor Semih Kaplanoğlu. Yusuf Üçlemesi'ni tamamlayan filmi 'Bal'la Berlin'de girdiği koşuşturma bitince, bir süre dinlenmeyi yazı ve doğayla kurduğu gündelik yaşamına dönmeyi planlıyor
Haber: ERMAN ATA UNCU / Arşivi

BERLİN - Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf üçlemesinin sadece son halkası ‘Bal’ın Berlin’deki seyri bile, bu üçlemeyi Türkiye sinemasında ayrı bir yere koymaya yeter. Filmin ilk gösterimine ve basın toplantısına gösterilen yoğun ilgi bir yana, ertesi gün festivalin nabzını tutan dergi ve gazetelerde ‘Bal’a verilen yer görülmeye değerdi. Küçük oyuncu Bora Altaş’ın, festivalin ödülü Altın Ayı’ya gönderme yaparcasına oyuncak bir ayıyla verdiği pozlar, Screen ve Hollywood Daily Reporter’ın kapaklarında kullanıldı; film, yıldız tablolarının üst sıralarında yer aldı. İlk halkası ‘Yumurta’ Cannes’da, ikinci filmi ‘Süt’ Venedik Film Festivali’nin yarışma bölümünde gösterilen ‘Yusuf üçlemesi’nin son filmi ‘Bal’, Berlin Film Festivali’ndeki yarışma bölümünün de şans verilen filmlerden. Haliyle Semih Kaplanoğlu’na bu yoğun ilgiyi yansıtan bir röportaj trafiği söz konusu. Biz de filmi ham kopyasıyla kabul edildikten sonra kısa bir sürede festivale hazır hale getirip Berlin’e gelen ve burada da bu yoğun trafikle karşılaşan Semih Kaplanoğlu’yla 10 dakikalık röportaj dilimlerinden birinde konuştuk. Yusuf üçlemesinin eksenindeki doğa insan ilişkisinden, hikayenin otobiyografik yönlerinden ve tabii Kaplanoğlu’nun, performansının verimliliğine her yerde dikkat çektiği küçük oyuncu Bora Altaş’ın çekimlerdeki halinden dem vurduk.
Berlin’de ‘Bal’ büyük ilgi görüyor. Bu üçlemenin ilk iki halkasının yarattığı beklentiyle mi alakalı?

Öyle olsa gerek...
‘Bal’la beraber Yusuf karakteri yerine oturdu artık. Yusuf’un bu filmde ortaya çıkan babasıyla ilişkisi, taşrayla ilişkisinde nasıl bir yere oturuyor?
Üçlemenin genelinde taşraya sosyolojik bir bakış değil ama doğaya ilişkin bağlantılar var. ‘Yumurta’daki köpekli sahneyle bu filmdeki orman sahnesi gibi örneğin. Taşrayla ilişkisinde üçlemenin genelinde bağlantılar var. Genel olarak taşraya bakış anlamında değil ama doğduğu yere, yaşadığı yere bağlılık, onun altında yatan bağıntısı anlamında bir bağlantısı var tabii.

Filmdeki otobiyografik unsurlar, sizin için de kendinizi keşfetme süreci oldu mu?
Aslında ‘Yumurta’daki 40’lı yaşlarındaki adamın kendini keşfetmesiyle benim kendimi yeniden bulmam arasındaki bir ilişkiydi. Belki taşrayla, geldiğim yerle ilişkimi bu filmler üzerinden kurduğumu düşünüyorum. Böyle bir projeyi yapmış bitirmiş olmak bir boşluk hissi de çıkardı ortaya. Ama tabii bir yandan da iyi bir şey. 

Böyle bir projeyi bitirmiş olmak gündelik hayatınızı nasıl etkileyecek peki?
Valla bakarsan beş yılda dört film yaptım. Meleğin Düşüşü’nü de sayarsan. Biraz dinleneceğim herhalde. Ama bir köşede yazdığım iki şey var... Gündelik hayatımı çok değiştireceğini zannetmiyorum. Boş duramıyorum çünkü. Yine doğada gözlem yaparım, yine yazarım.

Nejat İşler’le başladı üçleme. Daha sonra Melih Selçuk canlandırdı Yusuf’u, şimdi de Bora Altaş... Profesyonel bir oyuncuyla başlayıp amatör oyunculara meyletmeniz bir meydan okuma sayılabilir mi?
Sonuçta kime ikna oluyorsam o oluyor. Benim de en çok beklediğim şey, belli bir karakteri oynayan kişinin de oynadığıyla kültürlerinin ve ruhlarının birbirine yakın olması. Tabii Nejat’la çalışırken sorun değildi ama küçük bir çocukla çalışırken, o uzun planlar boyunca konsantrasyonunu ayakta tutma gerekliliği zorlayıcıydı. Ancak bir süre sonra daha kolay yapmaya başladı. Neticede oynadığı karakter de kendininkine çok zıt bir karakter. 

Enerjik bir çocuk olduğunu söylüyorsunuz Bora Altaş’ın. Yusuf’un çocukluğunu oynayabileceğini nasıl öngördünüz. Sezgilerinizle mi?
Biraz sezgi, biraz çalışmak, denemek, onunla dil kurmanın, anlaşmanın yollarını bulmakla ilgili. Çünkü sonuçta amatör yetişkin bir oyuncu ve bir çocuk oyuncuyla çalışmak arasında çok büyük bir fark yok. Onu da ikna etmeye, bir şeylerin içine çekmeye, onun orada varolmasını sağlamaya çalışıyorsun. Benim çok zevk aldığım bir şey. Çünkü filmi çekerken birbirimizi keşfediyoruz.

‘Yumurta’da kurban kesme, Süt’te kahve falı ve kız isteme, burada da dini bir ayin var. Ve hepsi de uluslararası festivallerde otantik ögeler olarak görüldü. Bu rahatsız ediyor mu sizi?
Hayır. Çünkü bunlar gerçekler. Bizim doğduğumuz, yaşadığımız çevrede olan şeyler. Ve ben bunlardan besleniyorum, bunları görüyorum, yaşantımın bir parçası. O yüzden bunlar yokmuş gibi bir dünyada yaşamıyorum. Ama önemli olan burada birtakım klişelere, önyargılara, altı çizili şeylere takılıp kalınmaması. Çünkü bir gerçeklik üzerinden bir şeyler kuruyoruz. O yüzden o tür yaklaşımları da çok umursamıyorum.