Birbirinden farklı üç film

'Bu Nasıl Sarışın'ın kahramanı Elle Woods (Reese Witherspoon), hokeyci Walter Klemmer'in piyanist Erika Kohut'u tavlamak...

'Bu Nasıl Sarışın'ın kahramanı Elle Woods (Reese Witherspoon), hokeyci Walter Klemmer'in piyanist Erika Kohut'u tavlamak için piyano mastır sınıfına girmesinden daha iyi bir şey yapıyor ve kariyerist sevgilisine
sadece bir aptal sarışın olmadığını ispat etmek üzere Harvard Hukuk Fakültesi'ni kazanıyor.
Elle 'derin' bir karakter değil ama neşesi de değerleri de yerli yerinde; hukukun sadece kurnazlıkla değil, etikle de ilişkili olduğuna başından beri ve sonuna kadar inanıyor. Film, çeşitli komik maceralardan sonra Elle'in hukuk âleminde bir yıldız gibi parlaması ve kendisi kadar geniş çeneli bir avukat sevgili bulmasıyla son buluyor. 'Bu Nasıl Sarışın'ın iyi tarafı, hem komedisine hem hukuka samimi olarak inanması.
'Haydut'un kadın kahramanı 'Kate' Blanchett ise sıkıcı kocasından aniden boşalan yeri önce Bruce Willis sonra Billy Bob Thornton, sonra da ikisiyle birlikte doldurmakta bir sakınca görmüyor. Üstelik ikisi de 'Yatıya Gelen Soyguncular' adlı (iyi niyetli) bir çetenin mensupları ve ikincisi hastalık hastası. Bu Butch Cassidy ve Sundance Kid tipi komedide işler karıştıkça eğlencenin dozu artıyor, 80'lerin pop şarkıları da yanımıza kâr.
Ara sıra dâhiyane filmler yapan ('Wag the Dog') Barry Levinson'un filmi, 'hayatta en hakiki mürşit mutluluktur' görüşünde. (Filmden diyalog -olur olmaz delilik meraklıları için-: 'Deli misin sen?' 'Hayır, mutsuzum. İkisi bambaşka şeyler.')
Bunlar, İngilizceden çeviri bir tabirle
'Kendini-İyi-Hisset-Filmleri'. Akıllıca, dürüstçe yapılmış 'kendini iyi hisset filmleri' ille de önemli filmler olmasalar da seyirciyi mutlu ederken aptal yerine de koymazlar. Ona 'gerçekleri' anlatmaya kalkışmazlar ama hayattaki ihtimalleri, olabilirlikleri kuvvetle hissettirirler. Vazgeçilmezlikleri bundandır.
Gerçeği, sadece ve sadece gerçeği sunma iddiasında olan kimi filmler ise bunun tam tersini yaparlar; 'sıcak' konularda seyircinin hissiyatını yönlendirmek.
'Deliyürek-Bumerang Cehennemi' filminin Gaffar Okkan suikastından Turgut Özal'ın ölümünün şaibeliliğine kadar birçok gerçek ve yarı gerçek hakkında çok net fikirleri var.
'Burası Mezopotamya, burası Habil'in Kabil'e bıçak düşürdüğü topraklar' şeklinde özetlenen 'mitolojik' Diyarbakır fonu önünde bir Türk aksiyon filmi bu. Filmin kahramanı 'Deliyürek' Yusuf gibi görünse de, aslında 'Ekmek yediği vatana ihanet eden ekmek yediği yerden kurşunu yer' düsturuyla hainlerin ağzına silahını sokup tetiği çeken (ve seyirciden büyük alkış alan) Bozo. Dağları mekân tutmuş adalet savaşçısı, hainlerin infazcısı, 'öğreten adam' Bozo, rol olarak esas çocuğu zorluyor.
Deliyürek, Bozo'yu tesadüfen ölümden kurtararak altta kalmamayı başarıyorsa da, eseri kotaranlar bu kadarının Kenan
İmirzalıoğlu'nun karizmasını onarmaya yetmeyeceğini düşünmüş olmalı ki, filmde Deliyürek Yusuf'un lav silahıyla Amerikalı casus Dakotalı David, nam-ı diğer Kasap Hasan'ı ortadan kaldırdığı 'muhteşem' bir final de var. Mankenlerin beyaz Türkleri, yenili eskili tiyatrocuların yapıştırma aksanlarla Doğuluları ya da klişe kötü adamları canlandırdıkları bu filmde gülünecek bir sürü şey var, ama ortada gülünecek bir şey yok.
Güneydoğu ile ilgili bir sürü söylemi üstünkörü karıştırıp (sağ, sol, liberal, resmi ideoloji, milliyetçi, antiemperyalist) bundan herkesin en azından film süresince bir kenarından tutunabileceği ortak ve kaygan bir 'haklılık' zemini oluşturmaya çalışmasıyla dikkat çeken bu destanın devamı 'Deliyürek 2: Bozo'nun Hikâyesi' olursa şaşmamalı. Zaten birincisi de öyle.
***
DELİ YÜREK-BUMERANG CEHENNEMİ
Ynötemen. Osman Sınav
Senaryo: Osman Sınav, Raci Şaşmaz
Kurgu: Kemalettin Osmanlı
Müzik: Aria
Oyuncular: Kenan İmirzalıoğlu, Oktay Kaynarca, Selçuk Yöntem, Melda Bekcan, Macit Soncan