Biri beni tanıdığı zaman oradan bir an önce uzaklaşmak istiyorum

Biri beni tanıdığı zaman oradan bir an önce uzaklaşmak istiyorum
Biri beni tanıdığı zaman oradan bir an önce uzaklaşmak istiyorum

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

Haftanın yerli filmlerinden 'Yok Artık'ta karşımıza çıkan Funda Eryiğit ile buluştuk; şöhretle kurduğu gel-gitli ilişkiyle başlayıp sosyal medyaya hâkim olan linç alışkanlığından sokağa taşan kutuplaşma iklimine uzanan bir muhabbete oturduk...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

RADİKAL - İki sene önce tiyatro gündemini takip eden herkes gibi ben de İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun oyunu ‘Sessizlik’i (Silence) dilimden düşürmezken buluşmuştuk ilk olarak. ‘Sessizlik’teki nefis performansının üstüne öyküsünü dinlemek üzere başladığımız sohbetin bir yerinde ‘konservatuvar döneminin ilk yıllarında tiyatro samurayı’ gibi olduğundan bahsetmişti. Tiyatro eğitimine ‘samuray’ disipliniyle yaklaştığı dönemin kısa bir zaman sonrasında ise ekranla tanışmıştı, biz de onunla. ‘Canım Ailem’deki rolü vesilesiyle uzunca bir süre ‘Canım Ailem’in Seyhan’ı olarak kaldı hafızalarda. Ne zaman ki ‘samuray’ iş başına geçti ve ‘Sessizlik’in ‘Lord Silence’ına dönüştü, işte o zaman Funda Eryiğit’i adıyla sanıyla daha yakından tanır hale geldik. Devamında başka TV dizileri de oldu ama son olarak rol aldığı ‘Karadayı’da ‘karanlık kadın’ Belgin olarak daha da bir geniş kesim tarafından tanınır hale geldi. Yine de bu ‘meşhur’ olma haliyle tam olarak barışmış değil ya da kendi tabiriyle “baş etmeye çalışıyor”…        
Funda Eryiğit üstlendiği rol üzerinde sağlam bir hâkimiyet kuran oyunculardan. Geçen cuma vizyona giren konservatuvar döneminden de arkadaşı olan, daha önce ‘Ev’ filminde de oynadığı Caner Özyurtlu’nun son filmi ‘Yok Artık’ta çıktı karşımıza bu kez. İstanbul’a dair, İstanbulluların başından geçen “Yok artık!” dedirten tuhaf hallere dair, eğlenceli öykülerden oluşan filmin Serkan Keskin, Algı Eke ve Güven Murat Akpınar’lı bölümünde rol alıyor. Yakında Yeşim Ustaoğlu’nun çekimleri tamamlanan son filmi ‘Tereddüt’te başrolde izleyeceğiz, Eryiğit’i. ‘Sessizlik’i hâlâ görmediyseniz bu sezon yakalamanızı not düşüp,
Funda Eryiğit ile ‘Yok Artık’ı bahanesiyle oturduğumuz sohbete geçelim…

‘Yok Artık’ kaçıncı sinema filmin? Nasıl dahil oldun ekibe?
‘Ev’, ‘Eksik’ ve ‘Limonata’dan sonra dördüncü. Caner (Özyurtlu) “Bu kadroyla bir film çekiyoruz, eğlenceli bir şey yapacağız, küçük hikâyelerden oluşacak” dedi ve senaryoyu yolladı. Bizim bölüm Fenerbahçe Parkı’nda çekildi. İlk gün, çekim yapacağımız mekânda provasını yaptık gün boyunca, konuştuk üzerine. İkinci gün de çektik. Çok rahat geçti.

Seni neden daha fazla sinema filminde görmüyoruz?
Seveceğim, heyecanlanacağım işlerde olmak istiyorum, bekliyorum. “Sinema filminde oynayacağım” diye bir filmde oynamak istemem… Hiç yapmamak daha iyi.

Belki de kariyerinde sinemanın asıl vakti şimdi şimdi geliyordur…
Olabilir. Ben durmayı da rahatlıkla tercih ettim o anlamda.

Seninle ilkin TV aracılığıyla ‘Canım Ailem’in Seyhan’ı olarak tanıştık ama ismine çok daha sık rastlamaya başlamamız, daha görünür olman, rol aldığın Devlet Tiyatrosu oyunu ‘Sessizlik’ten sonrasına rastlıyor. Bizim buralarda bir oyuncunun önce bir tiyatro oyunuyla ‘parlaması’ çok alışık olduğumuz bir durum değildir ya hani… Hoş bir durum var burada bence.
Rolden de kaynaklanıyor, ‘Silence’ sivri bir roldü… Ama “Tiyatroyla dikkat çektin” diyorsan, bu çok güzel bir şey…
Funda Eryiğit 'Yok Artık' ta Serkan Keskin ile karşılıklı oynuyor.

Şöyle düşünelim; ‘Sessizlik’e kadar bu kadar çok röportaj veriyor muydun? Oyunla birlikte röportajlar başladı… O zaman daha ‘Karadayı’daki Belgin rolün de yoktu üstelik…
Evet, oyunla aldığım ödülün de etkisi oldu. Ben o kadar farkında olarak ilerlemiyorum galiba. Bir de sadece benim iyi oynamamla ilgili değil; dört başı mamur bir oyun var. Metin çok iyi, bence rejisi çok iyi, güzel bir ekip… Dikkat çekti. Evet, benim de dikkat çektiğim bir durumum oldu. Hiç böyle düşünmemiştim. Başkasının başına gelse “A ne güzel” diyeceğim bir şey. Daha fazla sinema filmi yapmak isterim. Şimdiye dek uzun soluklu olarak bir tek Yeşim Ustaoğlu’nun filminde (Tereddüt) oynadım. Daha önce kısa süreli setlerim oldu.

Nasılmış bir filmi sürükleyen oyuncu olmak?
Zordu. Karakteri oluşturmak zor bir süreç oldu benim için, çünkü karakterin zaten birbirinden farklı bir kaç hali vardı. Konsantrasyonu daha uzun soluklu sağlamak gerekiyor. Filmi sürükleyen oyuncu değil de, daha çok yönetmenmiş gibi geldi bana. Kendi kendime düşündüğüm, kurguladığım şeyler sette yönetmenle birlikte bambaşka bir hal alabiliyordu. Neye ne kadar hazırlıklı olmam gerektiği konusunda başlarda zorluk yaşadım. 
Bir kadın yönetmenle çalışmak nasıl bir deneyim oldu?
Yeşim’le çoğunlukla hisler üzerinden ilerledik. Yeşim hakikatten hisleri çok kuvvetli bir kadın. Sahneyi çekerken bizim hissettiklerimizi o da alıyordu. Bir hali aynı anda yaşamışız gibi durumlar oluşabiliyordu bazı sahnelerde.

“A, Canım Ailem’in Seyhanı’ı!” durumu kaldı mı?
Kalsa da biraz azaldı. Şimdi daha çok Belgin’e döndü o.

“Yetti artık bu Seyhan, çık hayatımdan” diyor muydun?
Genel olarak bu konuyla çok barışabilmiş biri değilim zaten. Biri beni tanıdığı zaman “Bir an önce işimi halledip buradan gideyim” diye geçiriyorum içimden. Biraz geriliyorum.

TWITTER’DAN BOMBA, BIÇAK EMOJİLERİ GÖNDERİYORLAR
‘Karadayı’dan sonra bu ‘ünlü olma hali’ artmıştır ama…
Evet arttı. Bir taraftan insanın egosunu okşayan bir şey. Bir yandan tabii ki hoşuma gitse de bunu yaşamımın ve mesleğimin bir parçası haline getirmemeye çalışıyorum. Bazen istiyorum ki bununla hiç karşılaşmayayım... Ben TV’de görünüyor olma durumundan biraz çabuk uzaklaşmak istiyorum. Özel hayatımda izleniyor olmak hoşuma gitmiyor. Ama bir taraftan insanlar takdirlerini sunuyorsa, bu tabii ki hoşuma gidiyor. Dolayısıyla bu gel-git halini ve tanınır olma meselesini aklımla yönetmeye çalışıyorum. İstemeden başıma gelen bir şey nihayetinde, baş etmeye çalışıyorum o yüzden.

Artık bu mesele sokakla da sınırlı değil ya… Twitter var hayatımızda ve oradan hayatına, ettiğin söze laf söyleme, müdahil olma hakkı görüyor herkes kendinde… Atış serbest bir ortam.
Belgin dizide bir kötülük yaptığında bana Twitter’dan bıçak, bomba emojileri falan gönderiyorlardı. Bunu espri olarak algılıyorum ya da ciddiye almıyorum tabii. Ama şu da var: Suudi Arabistan Kralı öldüğünde yas ilan edildi, bizim de oyunumuz ‘Sessizlik’ iptal oldu o gün, devlet kurumunda oynadığımız için. Biz “Nasıl yani? Suudi Arabistan Kralı öldüğü için oyun mu iptal olur?” diye durumun şokunu yaşıyoruz. Bunu Twitter’a yazdım, genel olarak Arap ülkelerinden -ya da sadece Suudi Arabistan’dan mı, bilemiyorum- gelen cevaplara inanamazsın. Emoji bıçakları, bombalar koyuyorlardı. “Sen öl”, “Nasıl saygısızlık edersin Arap Kralı’na?”, “Sen nasıl Müslümansın?” yazanlar… Kimisi Arapça, kimisi İngilizce cevap yazmış. Yarım yamalak Türkçe yazanlar da vardı. Bir taraftan ciddiye alınacak bir şey olmayabilir ama bir taraftan da burada gülünecek bir şey yok artık, hastalıklı bir durum. Bunun gerçekliği de o kadar muallak ki; muhatabının kim olduğunu bilmiyorsun. Bilgisayarın başında niyetini asla bilemeyeceğin birisi... Dalga geçmek için de yapıyor olabilir ya da ona buna sataşayım diyordur... Neyi ciddiye alacağını bilmiyorsun.

Sen Twitter’da herhangi bir konudaki tavrını rahat rahat yazan birisin bir de…
Neden yazmayayım? Sadece artık daha az ciddiye alıyorum Twitter’ı. Kimin neye tepki göstereceğini söyleme cüreti yayıldı bir de sosyal medyada. “Buna bu tepkiyi verdin de, buna neden vermedin?” deniyor. Twitter şu hayatta duyduğum tepkilerin hepsini yazabileceğim bir mecra değil zaten.
SOSYAL MEDYADA SİYASİ FİKİRLER BİRBİRİNİ DÖVÜYOR
Ün meselesi arttıkça gelen tepkilerin sayısı da artar…
Daha çok takipçi olunca artıyor ister istemez.

Bu durumdan rahatsız hissedip ya da “TV’de, piyasada mevzi kaybederim” gibi bir endişe duyup “Aman uzak durayım, yazmayayım bir şey” dediğin oluyor mu?
Böyle bir endişeyle uzak durmak, yazmamak gibi bir kaygım yok. Eskisinden daha az kullanıyorum sosyal medyayı, çünkü birincisi sosyal medyanın bir kavga alanına dönüşmüş olmasından rahatsızım. İkinci olarak da; hangi haber ne kadar doğru artık bilemiyoruz. Twitter’ı politik anlamda kullanmaya Gezi zamanı başladık. Dışarıdaydık ve kalabalık bir kitle olarak talep eden bir eylemin içindeydik, Twitter da o eylemselliğin bir aracıydı. “Hangi yol daha güvenli” den başlayıp “Diğer şehirlerde neler oluyor?” gibi haberlerin paylaşımına uzandık. Videolarla belki de hiç ulaşamayacağımız gerçeklere ulaştık. Sokakta olanları sosyal medyaya taşıdık. Herkes birer haber kaynağı haline gelmişti ve bunu ilk keşfettiğimiz zaman çok güvenilirdi. Şimdi müthiş bir haber ve bilgi bombardımanı var. Haberin gerçek kaynağına ulaşmak çok zor. Kerem Deren yazmıştı, “Bilgiye ulaşmanın imkansız olduğu çağdan, bilgiyi doğrulamanın imkansız olduğu çağa” diye. Bir de internet üzerinden memleketin her sıkıntısını çözebilirmişiz gibi bir hal var. Siyasi fikirler birbirini dövüyor sosyal medyada, sağlıklı bulmuyorum bu durumu.
HER SİYASET ELEŞTİRİLEBİLMELİ  
Sokakta ya da Twitter’da bu kadar kutuplaşmış olmak nasıl hissettiriyor sana?
İyi hissettirmiyor tabii ki. Bir olayla ilgili fikrini söylediğinde süratle bir tarafa ya da bir siyasi partiye yapıştırılmak isteniyorsun. Herhangi bir siyasi partiye oy verdiğinde o partinin taraftarı ilan ediliyorsun. Bu hiç birimiz için iyi değil. Her parti, her an vazgeçilebilir durumda olmalı oysa ki. Her siyaset eleştirilebilmeli. İnsanlar partiler için değil, partiler insanlar için var çünkü. Devlet senin, benim refahımı sağlamak için var, insanlar iyi yaşasın diye var. Bir fikrini açıkladığında, “Siz” deniliyor, “Sizler böylesiniz işte!” Biz kimiz? Ben ve benimle aynı şekilde hareket eden bir grup mu var? Ya da sen kimlerdensin? İki ihtimal var: “Bizdensin ya da değilsin.” Sürekli bir karşı karşıya gelme arzusu... Toplumun geneline sirayet etmiş durumda bu. Kolaylıkla terörist ilan edilebildiğimiz bir yerde hiçbirimiz güvende değiliz demektir. O kadar tehlikeli bir şey ki... Konuşabilmenin, uzlaşabilmenin imkânı kalmıyor. Bu çok yalnızlaştırıcı, güvenliksiz bir his. Birlikte yaşayabilmenin peşinde olmalıyız.

Genel olarak hissiyatın nasıl peki?
Korku. “İlerisi ne olacak?” diyorum.

Bir taraftan da festivaller, konserler erteleniyor.
Sanat, zaten refah içinde yaşayan toplumların rahatlıkla ürettiği bir şey. Bizim ülkemizde bir yokluk içinde üretilmeye çalışılıyorken, neden hâlâ ilk vazgeçtiğimiz şey sanat oluyor? Mesela neden TV programları, maçlar iptal edilmezken ilk hıncımızı sanattan alıyoruz? Sanat birleştirici bir şey, paylaşılmak için yapılıyor. Adana Altın Koza Film Festivali’nde ödül alan arkadaşlarım, bunu Twitter’dan öğreniyorlar. Film ekipleri neden seyirciyle buluşamasın? Neden tüm bu iyi şeyler paylaşılmasın? Bunda ülkenin içinde bulunduğu duruma karşı bir saygısızlık yok, aksine birleştirici bir gücü var. Sanat güzel bir şeydir, korkacağımız bir şey değil.

TAKSİM’İN KİMLİĞİ KALMADI
‘Yok Artık’ bir anlamda İstanbulluların başından geçen tuhaf durumların hikâyeleri. Sen mutlu hissediyor musun İstanbul’da?
Pek hissetmiyorum artık. Oturduğum mahallede çok rahatım, huzurluyum o yüzden çok da çıkmıyorum. Avrupa Yakası benim için kaotik, arkadaşlarımla özel bir planım ya da bir işim yoksa, İstanbul’un yollarını ve trafiğini çekmek bana yorucu geliyor. Özellikle Taksim çok bunaltıyor beni artık. Estetiği, kimliği kalmadı, karmakarışık bir yer haline geldi. Bir an önce gitmek istiyorum Taksim’den. İstiklal’de yürümek bir aktiviteydi önceden, şimdi “Geçelim bir an önce buradan” durumu var. Anadolu Yakası benim için daha rahatlatıcı, Kadıköy’e adımımı attığımda rahatlıyorum.
DOKUZ DAKİKADA BEŞ GOL! YOK ARTIK!
60 dakika sürecek bir dizi için audition’a giden oyunculardan olduğun haberini gördük geçenlerde. Nedir işin aslı? 60 dakikalık dizi cazip geliyor mu?
Pana Film’in çekeceği 60 dakikalık bir dizi projesi var. Aslında audition yapacağımız bir noktaya gelmedik. Bir kere görüştük, işin ne olduğunu konuştuk, senaryoyu verdiler, o kadar. 60 dakika şu çalışma koşullarında elbette cazip. Ama sadece süreye bakıp karar vermiyorum.

Bu sezon tiyatroda neler yapacaksın?
Devlet Tiyatrosu’nda ‘Sessizlik’ devam edecek, dördüncü sezona giriyoruz. Kesinleşmemekle birlikte kasım gibi başlaması düşünülüyor. Onun dışında bu yılki tiyatro festivali için düşündüğümüz bir proje var, gerçekleştirebilirsek ilkbaharda başlayacağız çalışmalara.

Son zamanlarda “Yok artık!” dediğin neler olmuştur?
Lewandowski diye Bayern Münihli bir futbolcu dokuz dakikada beş gol atmış bugün. Galiba dünyada bir ilk. Özellikle son golü “Yok artık!” dedirtecek cinsten. Bir de ağustos başında bir haber okumuştum: NASA uzaydan, 600 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızdan, bir sinyal almış. Sinyali çözmüşler ve ‘Deneme 1-2-3’ gibi bir şeymiş. O, korkuyla karışık bir “Yok artık!” dedirtmişti.

FOTOĞRAFLAR: Muhsin Akgün
MEKAN: Cezayir İstanbul