Biyografi sıradanlığa hep mi mahkum?

Biyografi sıradanlığa hep mi mahkum?
Biyografi sıradanlığa hep mi mahkum?
Biyografilerden hayal kırıklığı yaratmayan oyun da, film de zor çıkıyor.
Haber: ZEYNEP AKSOY / Arşivi

Ürettikleriyle tarihte iz bırakmış kişiliklerin gerçek hayatları çoğu kez pek de ilginç olmadığı için belki. Belki de yazarlar gerçek kişiliklerle uğraşırken bir karakter yaratırken olduğu gibi özgür kalamadıklarından. Yine de, bütün genel başarısızlıklarına rağmen biyografi esinli oyunlar, filmler inatla popüler bir tür olmayı sürdürüyor nedense.
İş iki düşünürün hayatını sahneye aktarmaya gelince durumun ne kadar vahimleşeceğini önceden kestirmek mümkün olmalıydı aslında. İstanbul Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen, Savyon Liebrecht oyunu ‘Aşkın Sıradanlığı’ ünlü düşünür Hannah Arendt’in hayatının hep Heidegger’le ilişkisi üzerinden ele alınmasını eleştiren bir biyografik oyun. Fakat eleştirdiğinin tuzağına kendisi düşüp Arendt’in öğrenciliğinde yaşadığı bu kısa ilişkiyi, sık geri dönüşlerle oyunun odak noktası haline getiriyor. Geri dönüşler için düşünülmüş iki taraflı dekor tasarımı (Behlüldane Tor) önce umut vaat ediyor. Fakat yuvarlak aks beş dakikada bir dönmedolap misali gacır gucur döndükçe çabucak sinir bozmaya başlıyor. Yaşlı Arendt’ten genç Arendt’e dekordaki pencere vasıtasıyla uzatılan “gelecekten geçmişe bilge kadının toy gençliğine yardımı” temalı çaya, mektuba eşlik eden B korku filmi tadındaki feci efekt ve “aşırı tasarlanmış” ışık da yardımcı olmuyor oyunu kurtarmaya. Genç Hanna’yı canlandıran Deniz Elmas dışındaki sönük, sıradan oyunculuklar da keza. Dolayısıyla ‘Aşkın Sıradanlığı’ oyun seçiminden sahnelemesine, her şeyiyle “sıradan” bir DT prodüksiyonu olmaktan öteye gidemiyor.