'Biz, sanat ortamını dönüştürdük'

'Biz, sanat ortamını dönüştürdük'
'Biz, sanat ortamını dönüştürdük'

Hakan Gürsoytrak ın Gaziantep te özel dokutulan halısının üzerinde oturan Halil Altındere, sergiye güveniyor: 2010 yılının en iyi sergisini yaptık. Fotoğraflar: Muhsin Akgün

Sanatçı Halil Altındere, küratörlüğünü üstlendiği 'Fikirler Suça Dönüşünce' sergisinde 48 sanatçının işlerine yer veriyor. 2000'lerde küçük kentlerden gelen sanatçıların önünü açmak, onları görünür kılmak için sergi yapmaya başlayan Altındere, 'Şimdi bu sanatçılar en aktif ve en üretken olanlar' diyor
Haber: CEM ERCİYES / Arşivi

İSTANBUL - Sergi salonuna gerçek polis kalkanlarından yapılmış kapıyı şöyle biraz zorlayıp aralayarak giriyorsunuz ve tam karşıda ‘Time For Revolution’ yazan büyük bir fotoğrafla karşılaşıyorsunuz... Tophane’deki Tütün Deposu’nda, ‘Fikirler Suça Dönüşünce’ sergisindeyiz. Kalkanlar Ahmet Öğüt, fotoğraf ise Nasan Tur’un imzasını taşıyor. Halil Altındere, 48 Türkiyeli sanatçının katıldığı büyük bir sergi hazırlamış bu kez. Pek çok ‘uluslararası bienal’den daha fazla sanatçının ve işin olduğunu anlatıyor biraz da dalga geçerek. Altındere bu sergiye, en çok da sergideki sanatçılara güvendiği belli, “2010 yılının en iyi sergisini yaptık” diyor. Pek haksız da sayılmaz. Hakikaten Altan Gürman gibi Türkiye’de çağdaş sanata öncülük etmiş, artık hayatta olmayan bir sanatçıdan en gençlere, en tanınmışlardan, ‘İç Mihrak’ gibi internet üzerinden faaliyet gösteren genç, sanat insiyatiflerine çok farklı isimler, ortak meseleler etrafında başarıyla biraya gelmiş.
Halil Altındere sergiyi ‘sanatçı ve iktidar’, ‘militarizm’, ‘genel sorunlar’, ‘suç’, ‘tüketim ve gösteri’ gibi meselelere yoğunlaşan koridorlar, bölümler halinde düzenlemiş. Eleştirisi, ironisi yerinde pek çok etkileyici çalışma var. İnanç meseleleri de, Kürt sorunu da cinsel kimlikler de aile de var burada. Ben kendi adıma sergiyi gezerken Hakan Gürsoytrak’ın Gaziantep’te özel dokutulan halısına, eski subay yeni ressam Ersan Deveci’nin resimlerine, Cengiz Tekin’in ‘Burada Su Yok Taş Var’ adlı taşlara gizlenmiş çocuklarına, Burak Delier’in kavanoza hapsolmuş ‘Son General’ine, Şener Özmen’in ‘Şehmuzla İlhan’ına, İz Öztat’ın lezbiyen Şahmeranlarına, Gözde İlkin’in pasaportuna mutlaka dikkat edin derim.
Bu, Halil Altındere’nin küratörlüğünü üstlendiği beşinci sergi. Altındere, 90’ların sonunda dikkat çeken bir sanatçı. Kimlik meselelerine dair, çoğunlukla Güneydoğu’dan ilhamını alan işlerle tanındı. Ama ona sanatçı demek yetmez, Artist dergisiyle editörlük de yapıyor, kitaplar da basıyor, görüldüğü gibi sergiler de düzenliyor. Tüm bunların da katkısıyla, Altındere 2000’lerde kendini gösteren bir grup genç sanatçıya öncülük etmiş bir isim. Uluslararası ortamda da çok ilgi gören bu sanatçılar adına konuştuğunda, “Biz görünür olmayı ve sanat ortamını dönüştürmeyi başardık” diyor. Altındere’yle sergilerinde ‘görünür’ olan sanatçı grubunu ve biraz da güncel politikayı konuştuk.

Bu sergiyi kim destekliyor?
Ben şirketlerden çok kişilerin, yani şahısların destekçiliğine önem veriyorum. Çünkü bir kurumun logosunu bağımsız bir sergiye koyduğunuzda ve hele kurumun bir koleksiyonu varsa bağımsızlık konusunda ödün veriliyormuş gibi geliyor. 

Ama bireysel destekçiler de koleksiyoncu olabilir.
Evet, öyle bu kişilerin şirketleri de var, koleksiyonları da var. Ama ben kendi kurallarıma göre onlarla çalışıyorum. Bir de, genç sanatçıları destekleyen kişilere gidiyorum. 

Fikirler Suça Dönüşünce konsepti nasıl doğdu?
Benim sergilerimde isimlerin art arda koyduğunuzda birbirine çok yakındır. Mesela ‘Kötüyüm ve Gurur Duyuyorum’, ‘Seni Öldüreceğim İçin Çok Üzgünüm’, ‘Serbest Vuruş’, ‘Gerçekçi Ol İmkansızı Talep Et’ ve ‘Fikirler Suça Dönüşünce’. Bu sergilerin süreci aslında sıfırdan başlayarak ilk sergilerini 2000’lerin başında yapan bir jenerasyonun, bugünkü sanatı yönlendiren faktörler haline dönüşmesinin de bir hikayesi. Çünkü Ahmet Öğüt olsun, Şener Özmen, Cengiz Tekin, Burak Delier, Başir Borlakov... İlk bizim yaptığımız sergilerde göründüler. Hem İstanbul’da ilk sergileri oldu hem de ciddi anlamda küratöryal ilk sergileriydi. Şimdi bu sanatçılar en aktif ve en üretken. Halen üretimde bulunmaları bize en azından bir enerji veriyor ve doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. 

Belli bir ekibin, belli bir grup sanatçının görünür olduğu ve işlerini ortaya koyduğu sergiler olduğunu söyleyebilir miyiz?
Tam da öyle söyleyebiliriz; çünkü benim sergilerime baktığımızda, beş sergiye, bir ana çekirdek var zaten. Onlar elbette ilk sergiyle oluşan şeyler ama gitgide aralarına yeni isimleri de alarak büyüyen bir şey.

Bu çekirdeği oluşturan ne? Yani sizi bir araya getiren ne oldu?
Beni sergi yapmaya iten nedenlerden birisi de, üç büyük kentte yaşayan sanatçıların dışındakilere de şans tanımak. Ben merkeze sonradan gelen, bu durumu en iyi anlayan birisi olarak, bunu kırmaya çalıştım. O yüzden de yaptığım ilk sergiye 16 farklı şehirden insanı kattım. 

Hangi sergiydi bu?
‘Seni Öldüreceğim İçin Çok Üzgünüm’. Alttan yeni bir jenerasyon geliyordu, hem coğrafya farklılığı var, hem farklı bir dil arayışı vardı. Orta sınıf beyaz laik ortamdan gelen sanatçıların dışında, farklı sosyalliklerden gelenlerin farklı coğrafik yaklaşımların, farklı dillerde yaklaşım biçimlerinin de varlığını gösterdiğimiz bir iş oldu. Aynı zamanda konvansiyonel kültür sanat ortamına karşı ‘Biz alttan geliyoruz ve sizi öldüreceğimiz için üzgünüz’ de demekti. Nitekim iki yıl sonra ‘Serbest Vuruş’ sırasında taşlar yerlerine oturdu ve konvansiyonel sanat ortamı da kabullendi güncel sanatı. O sergi kendimizi en güçlü hissettiğimiz anda saldırıya geçtiğimiz bir dönemdi ama bedelini de ödemek zorunda kaldık. Çünkü serginin kataloğu toplatıldı polisçe. 301 davası açılmıştı.
Sergi isimlerine bakarsak hep bir mücadele duygusu var gibi...
Evet hep bir savaşma hali. Yani bir mücadele ve birliktelik. Bizim 99’da Artist dergisini çıkarma nedenimiz de 2002’de sergi yapmaya başlamam da bundan. ‘Evet yapılan sergileri beğenmiyoruz, o zaman neden ortaya bir şey koymuyoruz’ diye sergi yapmaya başladım. Yoksa ben ne dergiciyim, ne de küratörüm. Şikayet edeceğimize onun karşısına bir şey koymak gerekiyordu. 

Böylece siz kendi görünürlük alanınızı yaratmış oldunuz.
Aynı zamanda bir şeyleri dönüştürüyoruz. Evimizde oturduğumuzda dönüşmeyecek kendiliğinden.

Görünür oldunuz. Böylece siz de merkeze yerleşip ana akım sanatçıya dönüşmüş olmuyor musunuz?
Ama biz ‘bunu başardık ve artık oldu, biraz da para yiyelim’ demedik. Öyle olsaydı ben sadece oturup İstanbul’daki en iyi satan galeriyle çalışırdım. Ve çok iyi iş yapabilirdim, çünkü çok gündemdeyim, işte ne bileyim Manifesta’ya katıldım, Dokümenta’ya da katıldım İstanbul Bienali’ne de birkaç defa katıldım... Ama şimdi daha yeni yeni işlerim satılıyor. Ticari galeriler filan beni ilgilendirmiyor,  ticari olmayan mekanlarda bağımsız, satışsız sergiler yapıyorum. 

Temelde bu kimlik meselesi, Türkiye’deki baskılar, bunlar hep senin temel meselelerinden.
Aslında çok da dile getirilmeyen, başkası yapmadığı için benim yaptığım şeyler. Yani öyle bir üretim var ama hiçbir kurum, hiçbir galeri böyle şeyleri çok göstermek istemiyor. Birincisi risk alıp politik bir şey göstermek istemiyor, ikincisi satış problemleri olabilecek şeyleri istemiyor. Politik iş yapanlar da böyle cilalı politik işler yapıyorlar şimdi.

Peki mesela, diğer sanatçıları, bütün bu sergideki sanatçıları nasıl seçiyorsun? Nasıl bir süreçte hazırladın sergiyi?
Ben seçmedim. Onlar beni seçiyor. Çünkü Türkiye’nin neresinde olursa bir yeni yapıt yapıldığında ilk bana gönderiliyor.

Fikirler Suça Dönüşünce, 10 Ekim’e kadar Tütün Deposu’nda görülebilir.

Ortadoğu ’da hiçbir şey düzelmez’
Altan Gürman’ın 1976 tarihli işi var. İktidarla ilgili ciddi bir mesele var burada. Hemen onun karşısında 2009 tarihli başka sanatçının işi. Türkiye’de baskı, işkence bunlar azaldı. Bu yumuşamanın sanatçılar üzerinde bir etkisi var mı?
Benim ilk sergimde de son sergimde de aynı. Belki o zamanki medyanın yaklaşım biçimiyle ya da insanların onu algılama biçimi bu sertlikte değildi; ama sanatçıların sosyal konuları, sınıfsal meseleleri ele alma biçimi hala aynı. Biz zaten bunların farkındaydık o zamanlar da yani. 

Şöyle sorayım, senin algıladığın Türkiye’de bu meselelerde herhangi bir düzelme, yumuşama var mı?
Bu tür coğrafyalarda, Ortadoğu’da hiçbir şeyin düzeleceğini zannetmiyorum. Yok. Doğu’ya gittikçe bu daha da trajikleşiyor. Beyrut’ta, Suriye’de, Irak’ta hiçbir zaman herhalde düzelmeyecek. 

Hiçbir zaman düzelmeyecek çok pesimist olmuyor mu?
Hiçbir zaman kendi kaderlerini tayin etmiyorlar. Hep başka çıkarlar üzerinden gidiyor işler. Bunun silah satışıyla ilgisi var, uyuşturucu trafiğiyle var. Kendi teröristini kendi yarattı. Bin Ladin’le ilgili durum da böyle sanki. Latin Amerika’da da öyle bir durum var. Araplar, Kürtler bunlar hiçbir zaman düzelmeyecekler. 

Güneydoğu’daki gidişat ne olacak, Türkiye 30 yıldır bir savaş durumu yaşıyor.
Açılım örneğini verelim o zaman. Bu ilk çıktığında hemen gazeteciler aradılar. Ben Kürt sanatçıyım ya. ‘Açılım hakkında ne düşünüyorsun? Tayyip seni de çağırdı mı?’ ‘Daha bu sınıfa gelemediler’ dedim. O zaman da ben söyledim, ‘Bir tarafta şehit anneleri bir tarafta CHP varken bu ülkede’, açılımın yolunda gitmesi çok zordu. Nitekim bir ay geçmeden kelepçelerle insanların tek sıraya dizildiğini gördük. Keşke iyimser olabilsem. 

Referandumda evet mi hayır mı?
Boykot. Hayır dersek direk 12 Eylül’ü kabul etmiş oluyoruz... Bunlar tasarlanmış ve önümüze konmuş. Ve bunlardan birini seçmemiz isteniyor.