'Boyhood'un yönetmeni Linklater: Oscar mı, şaka yapıyorsunuz!

'Boyhood'un yönetmeni Linklater: Oscar mı, şaka yapıyorsunuz!
'Boyhood'un yönetmeni Linklater: Oscar mı, şaka yapıyorsunuz!
12 yılda çektiği 'Boyhood'la 6 dalda Oscar'a aday gösterilen ve yönetmen Oscar'ını kıl payı kaçıran azanan Richard Linklater'a geçen yıl Oscar adaylığı ihtimalinden bahsettiğimizde "Şaka yapıyorsunuz herhalde" demişti, "En kötü ihtimalle evde ailece izleriz, diye düşündüm!"
Haber: ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR - esin.sinema@gmail.com / Arşivi

Özellikle yönetmen Oscar’ının en büyük favorileri arasında gösterilen Richard Linklater’le görüştüğümüz geçen yıl bu ihtimale hayli şaşırmış, kahkahalarla gülmüştü. Amerikalı bağımsız yönetmen, ‘tutku projesi’ olarak “Çocukluk/Boyhood”u yılmadan ve ara vermeden 12 yılda çekmesiyle çok konuşuldu. Ellar Coltrane’nin canlandırdığı Mason adlı çocuğun büyüme öyküsünü klişelere saplanmadan anlatmayı başardığı filmde boşanmış anne ve babanın ‘büyüme’ yolculuğu da çok güçlü. Patrica Arquette ve Ethan Hawke’un incelikli performanslarıyla büyüyen filmin yönetmeni Linklater ile Berlin’de bir yuvarlak masa sohbetinde buluşuyoruz. “Gündoğumundan Önce” misali romantiklerden “A Scanner Darkly” adlı futuristik filmlere, “Neredeyse her türü denedim, şanslıyım” diyor ve anlatmaya başlıyor.

Film nasıl da 12 yıl içerisnde akıyor, insan izlerken inanamıyor!
Evet, benim için dahi inanılmazdı her şeyi tek parça halinde izlemek! Neredeyse her türü denedim, şanslıyım. Yani istediğim projeleri gerçekleştirme şansı buldum, “Gündoğumundan Önce”nin iş yapması elbette önümü açtı ve “A Scanner Darkly” gibi ‘sanatsal’ bir fütüristik filmi kotarabildim. Vejataryanım ve “Fast Food Nation”ı yapmak müthiş bir duyguydu! Dolayısıyla bu proje kafama takıldığında, bunu da yapmam şart oldu. Ne olacaktı yani iflas etsek! En kötü ihtimalle evde, ailece, Patricia, Ethan filan izleriz diye düşündüm.

'Boyhood'daki rolüyle yardımcı kadın oyuncu Oscar'ını kazanan Patricia Arquette'i ilk kutlayanlardan biri yönetmen Linklater'dı.

Nasıl başladı proje?
Aklımda vardı bir şeyler ama şekle girmesi 40 yaşımda oldu. İnsan bu yaşlarda hayatı sorguluyor zaten, bir de küçük çocuk sahibi olunca kendisiyle yüzleşmesi de biraz farklılaşıyor belki. Kendiniz daha hayatı çözememişken küçük bir çocuğu eğitmeye çalışıyorsunuz. Kısaca ‘hayatın sıradan ritminde nasıl da büyüyoruz’, bunun filmini yapmak istedim. Ama nasıl çekecektim? Yani bir çocuğu makyajla veya özel efektlerle büyütemezsiniz ki! Büyütseniz de berbat olur. Sonunda oyuncuların gerçek zamanında çekmeye karar verdim. Ama bu filme para yatıracak yapımcı bulmak zaman aldı! Neyse ki sonunda buldum ama ikna etmek zordu.

Öyle ya, size veya ekipten birine bir şey olsa nasıl devam edecektiniz?Yapımcılar da aynı riskten söz açtılar ki benim de kaygım oydu zaten. Yani başrol oyuncularından birisini kayberdersem ne yapardım gibi yüzlerce soru vardı. Ama bütün bunları boşverdim çünkü vazgeçemeyeceğim bir tutku haline geldi ve içimdeki sesi dinledim. Hayatta hiçbir şeyin garantisi yok ki! Sadece biz öyleymiş gibi yaşıyoruz. Zaten gayet ucuz bir prodüksiyon yaptım çünkü süse püse ihtiyacım yoktu.

Oyuncularla nasıl bir anlaşma yaptınız?Ne yaparsanız yapın ama her yıl anlaştığımız zamanda sette olun, demiştim. Herkes benim gibi tutkuyla sarıldığı için filme sorun yaşamadık. Saç baş, kimseye karışmadım ama karakterlerin gelişimine uygun olmalarını rica ettim. Herkesin işini ve okulunu aynı zamana uydurması belki zor oluyordu ama birbirimize yansıtmasık çünkü zaten her yıl kısa bir zaman yetiyordu.

Aradan geçen yıllarla hayat gibi akıyor gidiyor, filmin kendisi de bir anıya dönüşüyor sanki, abartıyor muyum?Özellikle hayat gibi aksın istedim. Bu nedenle aralarda zaman geçişini vurgulamadım,’bir yıl sonra’ gibi başlıklar yapıştırmadım. Hikayenin de akmasını, nasıl hatırlıyorsak geçmişi öyle sürmesini istedim. Yaşadığımız şimdiki an bile birazdan geçmiş olacak. Şu anda beni dinliyor, soru soruyorsunuz, sonra yayınlanacak, gelecek yıl da beni ve filmi unutacaksınız. (Gördüğünüz gibi pek öyle olmadı) Çok doğal! Hayatı nasıl yaşıyorsak filmi de öyle yapmak istedim.

Bir büyüme öyküsü ama aynı zamanda anne ve babanın da yıllar içerisindeki değişimleri ve gelişmelerini izliyoruz. Herkes bir şekilde hayat denilen döngüde birbiriyle ilintili değil mi?Evet çünkü anne ve babalarımızla büyüyoruz. Her zaman yanımızda olmasalar da, hataları ve sevaplarıyla bir şekilde bizimle onlar. Bu nedenle filmin adı “Aile’ de olabilir di, “Büyümek” veya “Anne -Babalık”da. Ama klişelere düşmek istemedim. Büyüme öyküsünüanlatırken küçük oğlanın yaşadığı ‘en can alıcı’ anları, ilk romantizmini, öpücüğünü filan altını çizerek gösterebilirdim. Hatta senaryo aşamasında tuzakları görüyorsunuz ve daha incelikle bir yerden bahis açmanın yolunu buluyorsunuz.

Kızınız Lorelei Linklater de oynuyor. O da filme başladığınızda küçüktü. Çekimler sizin açınızdan ayrıca ilginç olmuştur.
Evet, kendi çocuğunuzu kamera önünde ‘Büyütüyorsunuz’, çok keyif aldı o da. Bence çekimiyle ve kotarılmasıyla daha önce yapılmamış bir film çıkardık. Kızım olması da büyük lüks oldu çünkü en azından bir oyuncunun programını ben ayarlayabiliyordum. Çok çalışıp şansı kendimiz yaratırız ama iyi enerjiye de inanmak gerek. Böyle bir ekiple çalışabildiğim için çok şanslıyım.

Film çok rahat akıyor ama müthiş de bir matematiği var sonuçta. Doğaçlamanın yeri ne kadardı?
Başlangıçta senaryom yoktu ama öykünün ana hatları kafamdaydı. Bunu da oyuncularla paylaştım. Ethan Hawke’la birlikte yazarken tabii ki her yıl bir şeyler eklememiz gerekti çünkü dünya değişiyordu. Ayrıca herkes yaşam deneyimlerini paylaştı, bunlardan da esinlendik. Arada ABD’nin Irak istilası, Katrina kasırgası gibi sayısız şeyler yaşadık. Ama sonuçta dön dolaş küçük bir erkek çocuğunun hayatı kavrayışı söz konusuydu, bu duygu asıl olduğu için illa da dünya olaylarına takılmadık.

Arada aksilikler olduğunda ne yaptınız?Ortama uyum sağladık. Mesela emlakçi arıza çıkardı ve evi bu kez veremem dedi, biz de ‘haydi taşınalım!’ dedik, öyküyü bu yönde geliştirdik. Bunun gibi pratik kararlar almak zorunda kalıyorsunuz.

Peki nasıl çalıştınız, her yıl çektiğinizi bir kenara mı biriktirdiniz?Hayır, aksine her yıl kurgu yaptım, yılları uçuca bağladım. Arada senaryoya yeni eklemeler yaptığım için bazen bazı sahneler çok manalı olmadı, tamamında yeniden kurgu yaptım. Yani sürekli uğraştım. Filmin akıcı görünmesi, hatıralar gibi akıp gitmesi hoş ama herşeyin bir matematiği var ve çok kafa yormak gerek.

Nasıl bir yönetmensiniz?
Oyuncuya inan bir yönetmenim! Oyuncu çok kıymetlidir sinemada zaten ama ben performansa ve oyuncu yeteneğine daha bir inanırım. Yine de sinema bir hesap kitap işidir, ben de hesaplı kitaplı bir yönetmenim. Sonuçta içgülerime kulak veririm ama müthiş de hazırlık yaparım. Belki senaryom tamamlanmamıştı ama filmin sonunu, hatta son karesini bile çoktan kafamda belirlemiştim bile.

Sundance’ten sonra Berlin’de de çok beğenildi ve gelecek yılın Oscar yarışına dahil edenler de var. Ne diyorsunuz?Şaka yapıyorsunuz sanırım, bu küçük ve uzun bir film! Daha ABD’de vizyona girmedi! Umarım dağıtımcımız fazla vakit kaybetmez. Bu Hollywood filmi değil, bağımsız bir proje, o zaman istediğimi yapabilirdim. Ama iş dağıtıma ve seyirciye ulaşma faslına gelince bağımsızların çok desteğe ihtiyacı oluyor. Dolayısıyla böyle küçük bir filmin dikkat çekmesi beni çok sevindirir.