'Bu düzen değişmeli!'

'Bu düzen değişmeli!'
'Bu düzen değişmeli!'

Necmi Sönmez, ?Artık bir sanatçının resim yaparken fotoğraf da çekmesi, video üretirken desen de çizmesi gerekiyor?. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Genç sanatçıları destekleyen Art Center'ın ilk sergisi Mind Models, Borusan Müzik Evi'nde açıldı. Sergiyi hazırlayan Necmi Sönmez, Türkiye'de üç dört kişilik güç merkezlerinin, aynı sanatçılarla sergiler yapıp durduğunu savunuyor. Sönmez'e göre bu durum bir nevi 'ağa-maraba ilişkisi' gibi
Haber: MELTEM KERRAR / Arşivi

İSTANBUL - Borusan Kültür Sanat’ın 2008 yılında Beyoğlu’nda açtığı ArtCenter/İstanbul destek verdiği genç sanatçıların çalışmalarından oluşan bir sergiyi Borusan Müzik Evi’nde açtı. Jüriyle seçilen 13 genç sanatçının işleri, iki yıl boyunca kurumun sağladığı bağımsız çalışma ortamının ardından ‘Mind Models: The First Show’ adlı sergide bir araya geliyor. Fotoğraf, video, yerleştirme, rölyef, heykel gibi farklı tekniklerin yer aldığı sergi, oluşum sürecine koşut, içerik ve biçimiyle de bağımsız yapısını devam ettiriyor. Zamanın ve coğrafyanın politik, ekonomik, sosyal, çevre ve kültürel ortamını sorgulayan işlerin hemen hepsi otobiyografik izler taşıyor. Başkaca benzer yanları da yok. Çalışmalarını Düsseldorf’da sürdüren küratör Necmi Sönmez, yapıtları sergilerken etiket ve numara dahi kullanmıyor,  temalardan, ‘büyük’ sözlerden ısrarla kaçınıyor. Kurulu sistemin artık bozulması ve sanatçılar için ‘başka’ alanlar yaratılması gerektiğinin altını çizen Sönmez, vesileyle soruları çoğaltıp, çağdaş sanat ortamımızın ağır eleştirisini de yapıyor. 

Art Center/İstanbul oluşumu nasıl bir gereksinimden ortaya çıktı?
Proje, Çağdaş Türk sanatını etkisi altında tutan belirli ‘güç merkezlerinin’ genç sanatçılara deneylere girme imkânı vermemelerinden ötürü gündeme gelen ‘sıkışıklığın’ aşılması için kuruldu. Amaç, genç yaratıcılara istedikleri gibi üretim yapabilecekleri bir alan açmak. Güç merkezleri kendilerine özgü bir sistem kuruyor ve bu sistem yalnızca o sistemle barışık yaşamayı kabul eden kişilerin işlerini gündeme getiriyor. Bu kişiler yurtdışına gönderiliyor, onlar hakkında katalog ve yayınlar yapılıyor. Yaratıcı genç sanatçıların işleri bir kenarda kaldığı gibi, solukları bile duyulmuyor. Sanat ortamında yeni bir dönemin başlaması için ‘gençlerin’ desteklenmesi ve onları üretime yönlendirecek programların gündeme gelmesi gerekiyor.

Hangi güç odaklarından söz ediyorsunuz?
Sırtlarını belli kurumlara ve onların olanaklarına dayamış 3-4 insanın etrafında toplanmış güç merkezlerinden söz ediyorum. Yurtdışında açılan Türkiye ve Türk Sanatı sergileri incelerseniz daha iyi kavrayabilirsiniz. Bunlar yıllardan beri aynı isimlerin etrafında dönen sergiler yapıp, birçok kurumdan fon alarak hem kendi sistemlerini tıkır tıkır çalıştıyorlar hem de dolaşımda kalmayı başarıyorlar. Ama Doğu Anadolu’daki ağa-maraba ilişkisine benzer bir karşılıklı bağımlılık söz konusu. Sisteme girmek isteyen genç sanatçıların başöğretmenlerin, Avrupa’dan fon kapmayı bilen cici ablaların söylediklerine harfi harfine uyması lazım. Yoksa bırakın iş üretmelerini seslerini, soluklarını çıkarması bile mümkün değil. Neden yıllardan beri aynı isimlerin etrafında dönen bir sistem, galericisi, müzayedecisi ve onların pompaladığı yayınlarla kafamıza kakılıp duruyor? Litografi ile dijital baskıyı birbirinden ayrılamayan düşünce özürlü kişiler ‘koleksiyoncu’ oldu. Neden eleştiri artık tamamıyla ortadan kalktı? Neden doğru dürüst bir müze hala kurulamıyor?

Sistemi böylesine eleştirirken, onu kırmak için nasıl bir öneriyle yola çıkıyorsunuz?
Benim önerim çalışmalarımla sınırlı. Çünkü bir grubun içinde değilim, projelerimin neredeyse tamamımı Avrupa’da bir kuruma bağlı olmaksızın gerçekleştiriyorum. Bence hızlı bir şekilde genç sanatçıların üzerine eğilmemiz, onların üzerindeki ölü toprağının silkelenmesine yardımcı olmamız gerekiyor. Çağdaş sanatın artık dünyanın her yerinde gördüğümüz önemli bir özelliği var: Eş zamanlı üretim modeli.  Eskiden genç sanatçıların uzun süre aynı işi üreterek kendisini tekrarlaması ve bir tür bilinirlik, tanıdık bir imza geliştirmeleri beklenirdi ki, insanlar uzaktan da bakıp bu ‘onun işi’ diyebilsinler. Fakat 21. yüzyılda çok farklı bir estetiğin gündeme geldiğini görüyoruz. Bu estetik, çağdaş sanatın sorular üretebilmesi için, farklı sanat teknik ve pratiklerini yan yana getirerek farklı deneylere girmesinden besleniyor. Bir sanatçının resim yaparken fotoğraf da çekmesi, video üretirken ses yerleştirmesi yapması, animasyonla ilgilenirken aynı zamanda desen çizmesi gibi. Genç kuşak sanatçılarımız da bu sürecin içindeler. 

Bu söyledikleriniz bir anlamda egosundan sıyrılmış bir küratörlük anlayışı olarak yorumlanabilir mi?
Küratörden çok sergi yapımcısı demeyi tercih ediyorum,  Türkçe olduğu ve karşılığını daha çok yansıttığı için. Yeni sergi yapımcılığının en önemli dinamizmi, yapıtları farklı kavramlandırmaya, farklı yorumlara açabilecek çerçeveleri oluşturabilmesi. Bu çerçevelerin de artık, anlatıcı, öğretici -son İstanbul Bienali’nde gördüğümüz gibi- didaktik olmaması gerekiyor. En önemli konu, sanatçının işiyle kavramlar arasında çok mesafeli bir ilişki kurabilmek. Bütün sorun, bu ilişkinin kişiselleştirilmemesi. Bunu ben yaptım, böyle istiyorum olayının aşılması. 

İzleyiciyi özgür bırakmayı da içeriyor bu söylediğiniz. Bu nedenle mi etiket dahi kullanmadınız sergide? Açık konuşmam gerekirse, sanat yapıtını çerçeveleyen, tanımlamaya kalkan her olguya şüpheli yaklaşıyorum. Bütün çerçeveleri, niyetleri ne olursa olsun, insanların algılama sistemlerinde, kilitleyici, yeni yorumlar getirmelerine engel olan bir öğe olarak görüyorum. Bir sergiyi kurmak, Türkiye’de anlaşıldığı gibi, resimleri yan yana dizip, ondan sonra duvarlara devenin nalı gibi garip yazılar koymakla olmuyor. Sergi her türlü basılı malzemeden çerçeveye, kullanılan duvar boyasından mekanın girişine konulan paspasa, düşünülmesi gereken bir süreçtir. Burada farklı bir yoruma girdik, her gelen izleyiciye bir el broşürü sunulacak, burada numaralar yerine çalışmaların fotoğrafları ve açıklayıcı metinler olacak. Aynı zamanda işleri izleyiciye anlatacak ve kafalarında yeni soru işaretleri oluşturabilecek bir rehber programı da sergiye eşlik edecek. 

Temanın yokluğu bütünlük oluşturmada bir handikap oluşturmadı mı peki?
Sergide yer alan 13 sanatçının hepsi farklı farklı çalışıyor. Aralarında ortak payda olduğuna da inanmıyorum. Çünkü sanatçıların üretim teknikleri, metodları, konuları, temaları ele alış biçimleri o kadar farklıydı ki... Burada her sergi yapımcısının yaptığı gibi sahte ortak paydalar üretmek yerine, farklı kavramları gündeme getirmenin sağlıklı olabileceğini düşündüm. Mecburi yalandan uzaklaşmak gerekiyordu. 

İsimlendirmeye bu kadar karşıyken serginin ismini nasıl verdiniz peki?
Serginin nerede olacağına dair uzun araştırmalar yaptık. Borusan Müzik Evi kararlaştırıldıktan sonra çağdaş sanatla müzik arasındaki ilişki ilgimi çekti. Çok etkilendiğim John Cage’in, İlhan Mimaroğlu’nun ve Luigi Nono’nun müziklerini tekrar dinlemeye başladım. Özellikle Cage’in yazılarını, onunla yapılan konuşmaları okumaya başladım. ‘Mind Models’ bu okumalar sonucunda ortaya çıktı. Bu ismin farklı bir dinamiği olacağını düşündüm. Sonuçta çağdaş müzik ve çağdaş sanat, tamamıyla soyutlama üzerine kurulu. Serginin kavramsallaştırmanın bir çerçevesi olması gerekiyordu, bunu müzikle yaptık  bir anlamda. 

Sergi 27 Şubat’a dek Borusan Müzik Evi’nde görülebilir.