Bu filmin yarışmada ne işi var!

Bu filmin yarışmada ne işi var!
Bu filmin yarışmada ne işi var!
Son yıllarda hem Cannes'da hem de Berlin'de ciddi bir 'kendi sahasında oynama avantajı' durumu var. Berlin'de Altın Ayı için yarışan Alman yönetmen Andreas Dresen imzalı 'Biz Rüya Görürken' (Als Wir Traeumten), normal koşullarda sadece Almanya'daki izleyicilere hitap edebilecek bir film, yarışmada ne işi var?
Haber: AHMET BOYACIOĞLU - ahmet@festivalonwheels.org / Arşivi

Bu yıl Berlin Film Festivali’nin yarışma bölümünde dört Alman yapımı film var. Ayrıca Almanların küçük ortak olduğu iki film de yarışmada. Son beş yıl içinde hem Cannes’da, hem de Berlin’de ciddi bir ‘kendi sahasında oynama avantajı’ durumu var. Cannes’da Fransız filmleri, Berlin’de de Alman filmleri çok sayıda boy gösteriyor. Dün izlediğim Andreas Dresen imzalı 117 dakikalık ‘Biz Rüya Görürken’ (Als Wir Traeumten), baştan söyleyeyim, tam bir hayal kırıklığıydı. 2006 yılında yayınlanan ve birçok ödül kazanan bir romandan uyarlanan film, Doğu Almanya yıkıldıktan hemen sonra Leipzig kentinde geçiyor. İyi arkadaş olan beş genç tam anlamıyla gençliklerini yaşamaya çalışıyorlar. Sürekli içki ve sigara içiyorlar, araba çalıp geziyorlar, arada çaldıkları arabaların camlarını kırıp içlerindeki şiddeti boşaltıyorlar. Daha sonra bir diskotek açmaya karar veriyorlar ve bunu başarıyorlar. Ancak kısa süre sonra başları Neonazilerle belaya giriyor. Neonazilerde de girişimci ruhu olduğundan diskoteğe el koymak istiyorlar, kavga dövüş gidiyor. Ancak bu kavgalar genelde bir kişiye karşı on beş Neonazi şeklinde oluyor, yani kavgadan çok on beş kişinin bir kişinin üzerine çullanması söz konusu! Bir sahnede Neonaziler gençlerimizden birini döverken yoldan geçek iki kişi şöyle bir bakıp uzaklaşıyorlar. Almanya’da kuraldır, kimse dayak yiyene yardım etmez. Bu nedenle saldırıya uğrayan bir Alman’a yardım etmek isterken öldürülen Türk kızı çok konuşulmuştu.
Bu arada geriye dönüşlerle genç kahramanlarımızı çocuk halleriyle Doğu Almanya döneminde, ilkokulda izliyoruz ve ‘Öncü’ olarak adlandırılan bu çocuklara verilen saçma sapan sosyalizm eğitimine gülüyoruz. Daha doğrusu Almanlar gülüyor.

Yönetmen Andreas Dresen ve filmin başrol oyuncusu Ruby O. Fee.Film akıp giderken (aslında akıp gidemezken) gençlerden biri hapse giriyor, diğerinin boksör olma hayali gerçekleşmiyor. Bir diğeri hayatının aşkını bulduğunu sanırken kız çekip gidiyor. İçki ve sigara ile başlayan gençlik günleri uyuşturucuyla devam ediyor ve arkadaşlardan biri uyuşturucudan ölüyor. Daha da kötüsü ona uyuşturucuyu verenin kendi arkadaşı olması.
Sonuçta film, mikro dalga fırınına konulan yumurta ve bir arkadaşın polis arabasının sirenini duyunca diğerine dönüp ‘Bak şarkımız çalıyor’ demesi gibi tebessüme yol açan birkaç sahne dışında kavga, dövüş ve gürültüyle sona eriyor.
Normal koşullarda sadece Almanya’daki izleyicilere hitap edebilecek bu filmin yarışmada ne işi var? Bu soruyu karşılaştığım Polonyalı gazeteci de sordu. Birkaç cevap verilebilir: Bu yıl herhalde bundan daha iyi bir Alman filmi yoktu. Ödül almış ve ilgi çekmiş bir romandan yola çıkıldığı için iyi bir film olacağı var sayılmıştır. ‘Önemli bir yönetmen, tüm Alman film fonlarının desteğini alarak bir film çekmiş, filmin dağıtımcısı da kuvvetli, Berlin’e alalım da yolu açık olsun’ düşüncesi ağır basmış olabilir. Filmin Doğu Almanya’daki sistemi eleştiriyor olması da mutlaka ilgi çekmiştir. Oysa artık Alman televizyonlarında Doğu Almanya ile ilgili ‘Her şey o kadar da kötü değildi’ tarzında programlar yapılıyor.
Ben filmi biraz tersten okumaya çalıştım. Eğer Doğu Almanya yıkılmamış olsaydı, bu film bambaşka olurdu. Her şeyden önce Doğu Almanya’da neonaziler olamazdı, uyuşturucu da bulunamazdı. Gençlerimizin başına da bu belalar gelmezdi!