Bu kadar övgü bana fazla geliyor

Bu kadar övgü bana fazla geliyor
Bu kadar övgü bana fazla geliyor

Mehmet Erdem yarın İstanbul Jolly Joker de, 5 Ekim de Ankara Jolly Joker de olacak. Ardından Eskişehir, Denizli, Antalya, İzmir, Çanakkale ve Edirne de...

Kendi deyişiyle 'Şarkıları bilinse de tipi bilinmeyen, Cihangir'in az ünlüsü'ydü. Albümü 'Herkes Aynı Hayatta'dan beri şöhretin zirvesinde. Bir tür vakaya dönüşen Mehmet Erdem'leyiz...
Haber: SİNEM DÖNMEZ - snmdnmz@gmail.com / Arşivi

Mehmet Erdem’i en ‘harbi’ olduğu yerde, Beyoğlu sokaklarında tanıdım ilk. ‘Şeytan tüyü’ denilen şeye sahip, ilk kez tanıştığı insanla beş dakika sonra kırk yıllık hatırlı dost gibi sohbet edebilen, tinerciyle sohbet ederken de görürseniz, şaşırmadığınız insanlardan. Müziği bir çeşit sakinleştirici olarak gören, kendini önemsemeyi bir türlü başaramayan biri. Mehmet’le, Mehmet Erdem’in bir çeşit vakaya dönüşmesini ve şöhreti konuşurken, günün birinde dünyaca ünlü bir müzisyen de olsa, ilk tercihinin yine arkadaşlarıyla eğlenmek olacağından bir kez daha emin oldum.

 

 

Malatyalı olduğunu ve İzmir’de büyüdüğünü biliyoruz. Bu durum evde nelere neden oluyordu? Sen nasıl etkilendin bu durumdan?

Annem ilkokul öğretmeniydi, okullar tatil olunca her yaz üç ay Arapgir’deydik. Dağda, bayırda, ağaçta büyüdüm çocukluğumda. Derler ya, çocukluğumu yaşayamadım, ben hayvan gibi yaşadım. Evde de öyle çokkültürlü bir durum vardır. Doğuluyuz ama Ege’de yaşıyoruz. Yemeklerde bile görebilirsin o durumu. Müzikal olarak desen, dayım doktor ama halk oyunları hocalığı yapar, konservatuvarda en iyi zeybek oynayanlardandır, Türkiye’de en iyi Kafkas oynayan adamdır. O çokkültürlü durum hep vardı bizde. İnsana çok şey katıyor.

Çocukken evde sürekli müzik çalan birileri olmasaydı yine de müzik, hayatında bu noktada mı olurdu?

Bilmiyorum ki. İçimden gelen bir durum o. Enstrüman çalmayı seviyorum ben. Oyuncak gibi bir şey. İnsanın kafasını rahatlatıyor, rehabilite ediyor. Bir yere odaklanmış oluyorsun. En büyük sorunum bu; bende dikkat dağınıklığı var. Senle konuşuyorum, o esnada yarınki işleri, o dizideki bölümde ne çalacağımı, önümüzdeki hafta ne yapacağımı düşünüyorum. Müzik beni sakinleştiriyor.

Sekiz yıl süren bir Kardeş Türküler dönemi başlamış, İstanbul’a gelir gelmez. Ancak bana nedense röportajlarında hiç bahsetmiyorsun gibi geliyor. Nasıl bir etkisi var sende o yılların?

Kardeş Türküler’e girdiğimde 18 yaşındaydım. O yaşta edindiğim tecrübeye bakınca düşünsene; turneler, konserler, film müziği projeleri, bir sürü değişik şeyi görme şansım oldu ve insanlarla tanıştım. Çok güzel günler geçirdim. Ama şimdi yaptığımız şeyin onunla pek alakası yok. Farklı bir şey yapıyoruz artık. Çok vakit geçirdik, çok güzel zamanlar paylaştık. O dönemde, benim kadar genç bir müzisyen için nasıl tecrübeler kazanıyorsun... Ki bir de insan bir tecrübeyi yaşarken ne kadar büyük, ne kadar önemli olduğunu bilmiyor.

Kardeş Türküler’den nasıl ayrıldın?

Bazı şeyler karşılıklı. Sanatsal kafalar uymuyor, biliyorsun gruplarda bir arada olmak zordur, üç kişi bile zor anlaşıyor. 15 kişiydik, sonra okul da bitti, kendim bir şeyler yapmak istedim.

O süreçte mi Onur Ünlü’yle tanıştın?


Tam gruptan ayrıldım, “Onur Ünlü diye bir yönetmen varmış, yeni film çekecek” dediler. Kuzenim Özgür Akgül’le gittik tanıştık, biz yapmak istiyoruz dedik. Hoşuna gitti, devam ettik. Benim hayatımda her şey spontan oluyor. Onur’la da arkadaş olduk. Onun sanat gözü bana çok şey öğretiyor. Düşünsene bu albümü çıkarmama neredeyse vesile olan Onur’dur. Aklımda yoktu, ben çalmayı seviyordum. Şimdi de sesimi çalıyorum.

Memnun musun peki bu durumdan?

Memnunum. Müziğin herhangi bir yerinde var olurum yani. Sahne önünde durmak biraz daha zor. Yolda bile çeviren çıkıyor. Birden hayatındaki insan sayısı çarpı beş oluyor. İş yaptığın insandan tut, samimiyet kuran insan sayısına kadar. Onu idare etmek de bana göre zor.

“Şarkılarımı biliyorlar ama tipimi bilmiyorlar, Cihangir’in az ünlüsüyüm” demiştin bir röportajında. Şimdi ev hanımları da tanıyor seni.

Ya evet... Nereden nereye. Zaten biliyorsun, oturduğumuz muhitte, popüler insanlarız. Popüler dediysem, dışarılardayız, oturuyoruz, kalkıyoruz. Taksim, Cihangir’e gelenin aklına ilk ben geliyorum. Ama işte hiç tanımadığın bir insan grubu çıkınca, kim ne kadar samimi, kim ne yapıyor, orayı kestirmek biraz zor.
Şimdi sana öyle demek istemiyorum ama, şöhretin altında ezilmek diye bir şey var sonuçta. Ben mesela korkuyorum senin başına gelmesinden bunun.
Şöhreti çok hissetmiyorum. Küçüklükten beri bütün ortamlarda en popüler insan bendim. Hep hareketliydim, hep dikkat çekiyordum istemesem de. O yüzden o duyguya alışığım. Çok sosyal yetiştim, herkesle konuşurum, herkes gelip benle konuşabilir, çok ezileceğimi zannetmiyorum. Ama tabii ki bu işin bir sürü gereksiz yan etkileri var. İnsanların iyi niyetini suiistimal etmesi var. “Fotoğraf çektirebilir miyiz?” dese, sonra onu bir yere koyup altına saçma sapan şeyler yazmasını engelleyemiyorsun. Herkesin elinde kamera, kayıt cihazı var. Paranoyak bir durum zaten total olarak. Ama kendi doğru bildiğimi yapmaya çalışıyorum, geri kalanı çok da ilgilendirmiyor beni.

Önce ‘Kuzey Güney’, sonra ‘Şubat’ en son ‘Leyla ile Mecnun’a konuk oldun. Bunlar birazcık PR mı? Yani hâlâ mı PR?

Bu üç proje de çok sevdiğimiz ve sevdiğimiz insanların yaptığı projeler. Mesela ‘Şubat’ta birinin sahnede şarkı söylemesi gerekiyor. Onur diyor ki, “Niye başka adamı arayayım? Sen varsın, gel söyle, gel sen görün.” Bir yandan bana da eminim PR yapmaya çalışıyorlar. ‘Leyla ile Mecnun’da çok eğlendik. Müzikleri benim yaptığımı biliyorlardı, tipimi bilmiyorlardı, artık tipimi öğrendiler, görmek istiyorlar. Böyle bir durum.

Bizde birisi meşhur olunca “İlk ben görmüştüm” durumu yaşanır. Senin de başına geliyor galiba bu.


Tatlı şeyler bunlar. İnsan sahiplenmek istiyor, “O, benim” diyor. Bırak herkesin olsun. Yoksa albüm çıkarmazdık zaten. Evde yapardık kayıtları, çağırırdık eşi dostu, dinletirdik. İnsanların hayatına bir şey katabiliyor muyuz diye bakmak istiyoruz.

Katabiliyor musunuz?

Katabildiğimizi zannediyorum. Şu anda, evinde arabada bir yerde birisi benim şarkımı dinliyor. Bu bir insanın hayatına girmek demek, hem de hiç tanımadan. Hem çok ağır sorumluluk, hem çok mutluluk veren bir duygu. Düşünsene biri seni dinleyerek mutlu oluyor ya da bir üzüntüsüne ilaç oluyorsun.

“Herkes seviyorsa orada bir sıkıntı vardır” gibi bir şey demiştin zamanında. Var mı sıkıntı?

Aşırı bir övgüye maruz kalıyorum, ondan rahatsızım. Ben ne yaptığımı biliyorum. Ne seviyede, ne kadar çalabiliyorum, neyi nasıl yapıyorum, çok şükür yapabilecek kadar yeteneğim de var, çalıştım da teknik konuları da biliyorum, kendimi tatmin edecek kadar. Ama mesela Neşet Ertaş’ı herkes seviyor, beni de. İşte o zaman ikimiz aynı kefeye konmuş oluyoruz ve ben rahatsız oluyorum. Öyle bir yerde görmüyorum ben kendimi. Herkes sağ olsun. Bunları duymak herkesin hoşuna gider ama gerçek değil. Bir durun ya... Daha yeni albüm çıkardım. Değişik bir şeyler arıyorlardı ben değişik bir şey sundum. Ama bir sürü değişik şey var milletin kaçırdığı, nice iyi müzisyen var. Çok önemli işler yapan insanlar kayboluyor.

Senin şansın şarkı söylemen o zaman. Altın Portakal’ın vardı ve bu kadar tanınmıyordun.

Solist her zaman daha çok dikkat çeker. Millet şarkı dinlerken, enstrümanlara dikkat etmiyor çünkü. Çoğu insan için bu böyle.

 

‘Biz sadece iki dakika sarhoş edip ayıltıyoruz’
Müzik garip şey. Neşet Ertaş haberini aldığımız gün o kadar canım yandı ki, Neşet Ertaş dinledim. Başka türlü geçmedi çünkü.
Geçmez! Ki kıyas kabul etmez bizim yaptığımız iş. O insanlar bu ülkenin kültürünü, geleneğini belirleyen insanlar. Biz şehirde yaşayan, yaramaz adamlarız. İddialı bir laf edecek durumumuz yok. Daha anlık etkiler bırakabiliriz. İki dakika sarhoş edip ayıltıyoruz yani. O adamlar ömrü billah sarhoş ediyor.

Bu senin aşırı sakin durumun beni çok şaşırtıyor. Hem yaptığın müzik, hem sen. Muhalefetin bile sakin sakin yapılacağını savunuyorsun. Uzlaşmazsan hem her şey daha kötüye gidiyor, hem de hiçbir şey çözülmüyor. Boşa güç, boşa zaman harcanıyor, insanlar kırılıyor, ölüyor. Herkesin çoluğu, çocuğu, anası, babası, kardeşleri var. Kimse kimseden daha değerli değil. Yarınımız belli değilken, bu kadar kavganın dövüşün, iktidarın, hırsların çok anlamı yok. Bindik trene gidiyoruz, öyle de gideceğiz, böyle de, bari huzurlu gidelim. Müzik dediğin şey gerçekten hissettiğini kaydetmekse müziğinin de senin gibi olması lazım. Öyle olmazsa, seri üretim yapmış oluyorsun. Herkesin evindeki mobilyalar farklıydı zamanında. Şimdi herkesin evi aynı. Gittiğin evde senin eşyaların var gibi oluyor. Senin şahsına münhasır duruşların olmalı ve en rahat müzik yaparken kendin olabilirsin.