Bu kez 'Aklı tetikte'...

Bu kez 'Aklı tetikte'...
Bu kez 'Aklı tetikte'...

En son Aklı Havada da izlediğimiz George Clooney, Centilmen de bu kez elinden silahın düşmediği bir kiralık katil portresiyle huzurlarımıza geliyor.

Başrolünü George Clooney'nin üstlendiği 'Centilmen', karşısına çıkan bir fahişeye âşık olup kirli geçmişini geride bırakıp yeni bir hayata uzanmak isteyen bir 'kiralık katil'in psikolojisi üzerine odaklanıyor. Film, 70'ler havası çizerken perdeye Avrupai tatlar taşıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Lise döneminde okuduğum kimi çizgiromanların son sayfasını kapattıktan sonra, “Bundan ne güzel film olur” diye düşündürdüm. Özellikle Ken Parker’ın bazı maceraları için bu görüş ağır basardı. Bu yılın 23 Nisan tatilinde, Safranbolu’dan dönerken benzer bir hissiyatı, yıllar yıllar sonra Yapı Kredi Yayınları’ndan basılan ‘Tetikçi’de yaşadım. İsimlerini ilk kez duyduğum Luc Jacamon (çizeri) ve Matz (yazarı) ikilisinin elinden çıkan bu çizgiroman, enfes bir olay örgüsüne ve de atmosfere sahip olmanın yanında en önemlisi son güzel örneklerini sinemada 70’lerde gördüğümüz, ‘nihilist’ ve ‘felsefe sahibi’ tetikçilerden birinin hikâyesini önümüze atıyordu. Bugünden itibaren vizyona giren ‘Centilmen’ (The American) de, ‘Tetikçi’yle benzer bir güzergâhta yolculuk ediyor. Film dolayısıyla yine eski, daha çok Avrupa (en çok da Fransız) kokan bir atmosfer salona yayılıyor ve yine bir ‘tetikçi’nin geçmişiyle hesaplaşarak kendine yeni bir yol çizmesinin ve de bu yeni yola ulaşmadaki zorluklarının hikâyesi anlatılıyor. 

‘Kirli’ geçmişi temizlemek
Günümüz modern Amerikan sinemasının Brad Pitt’le birlikte en önemli iki erkek ikonundan biri olan George Clooney’nin başrolünü üstlendiği ‘Centilmen’in ana karakteri Jack (ya da Edward veyahut İtalyancadaki karşılığıyla Eduardo, olmadı kadınların deyimiyle ‘Bay Kelebek’), parayı bastırdığınızda istediğiniz kişi ya da kişileri gözünü kırpmadan öte dünyaya gönderecek bir ‘kiralık katil’dir. İsveç ’teki işini tamamladıktan sonra, bir müddet izini kaybetmek için İtalya ’nın güneyindeki küçük yerleşimde konaklamaya karar verir. Castel del Monte adlı şirin bir kasabada, bazı dergiler için çalışan serbest fotoğrafçı kimliğiyle kalırken kasabanın papazı Benedetto, adeta tek yarenidir. Öte yandan civardaki randevuevinde birlikte olduğu Clara’ya ise özel bir ilgi duyar ve genç kadınla olan ilişkisini ‘müşteri’ boyutundan, ‘dışarıdaki hayat’a taşır. Bu arada ‘işvereni’ Pavel’in yeni siparişiyle de ‘kadın tetikçi’ Mathilde için ‘özel’ bir silahın yapımına girişir. Ortamın güzelliği, Clara’nın enerjisiyle birleşince Jack de yeni bir arayışın peşine düşer, artık bu işleri bırakmanın ve farklı bir yol çizmenin zamanı gelmiştir. Lakin, asıl problem bu noktada belirir; ‘kirli’ geçmişi onu bırakacak mıdır?

Melankolinin resmini çizmek
İngiliz yazar Martin Booth’un ‘A Very Private Gentleman’ adlı romanından uyarlanan ‘Centilmen’in senaryosunu, ünlü İngiliz yönetmen-yapımcı Roland Joffe’nin oğlu Rowan Joffe kaleme almış. Yönetmen koltuğunda ise tam adıyla Anton Johannes Gerrit Corbijn van Willenswaard oturmuş. 1955 Hollanda doğumlu sanatçı, çok uzun bir süredir Londra’da yaşıyor ve mesleki kariyeri, ünlü şarkıcı ve grupların fotoğrafçılığından video klip yönetmenliğine uzanıyor. Uzun metraj serüveni ise 2007’de çektiği ve Joy Division adlı grubun beyni konumundaki Ian Curtis’in biyografisi niteliğindeki ‘Control’le başlamış (bu arada 2002 tarihli ‘U2: The Best of 1990-2000’ adlı bir belgeselin yönetmenleri arasında da yer alıyor, ‘gündem’imize uygun bir işi olarak anmak istedim). Corbijn, ‘Centilmen’e ilişkin görüşlerini açıklarken, ikinci filminde de tıpkı ‘Control’de olduğu gibi kişinin hayatını değiştirme çabasına odaklandığını söylüyor. Lakin ‘Centilmen’in bu kâğıt üzerindeki ‘dönüşüm’ çabasının bütün bir hikâyeyi ele geçirme konusunda eksik kaldığını ya da bize sunulan filmin bu yanından daha çok, ‘Yalnızlığın ve melankolinin resmini çizebilir misin Abidin’e meylettiğini belirtmeliyim.

Bourne-Antonioni buluşması
Öykünün dönüşüm anlarında bize aktardığı duygu ise kahramanının paranoyaklığı. Sürekli bir kaçış yaşayan Jack, nihayetinde kendisini çok sevdiği gözlerinden okunan Clara’ya bile şüpheyle yaklaşıyor, üstüne üstlük güzel fahişenin çantasında bulduğu tabanca, bu yaklaşımını ‘paranoyaklık çizgisi’nden gerçeğe taşıyor. Kimi Amerikalı eleştirmenler filmin bu psikolojik kimyasını “Jason Bourne, Antonioni’yle buluşuyor” şeklinde tanımlamışlar. Evet, Jack de eli silahlı bir Amerikalı olarak Avrupa âlemlerinde yolunu arıyor ve filmin sessiz ve gizemli tavrı, yönetmeninin de vurguladığı üzre müzikçisi Herbert Grönemeyer’in melankolik tınılarıyla, uzaktan uzağa aklımıza Antonioni’yi düşürüyor ama genel bir çerçeve içinde ‘Centilmen’, ne Matt Damon’la özdeşlenen karakter kadar bir derinlik ve serüven hissi sunuyor, ne de İtalyan büyük ustanın varoluşsal problemleriyle bizi buluşturuyor. 

‘Ah siz Amerikalılar...’
Peki hoşluklar yok mu? Var elbette. Hem de çok sayıda. Bir kere orijinal adı ‘The American’ olsa da film çok fazla ‘Avrupalı’. Her şeyiyle... Stili, havası, mekânları, ölçekleri, üç muhteşem kadın oyuncusu, papaz Benedetto’nun saptamaları (“Ah siz Amerikalılar, tarihinizden kaçar ve şimdiki zamanda yaşarsınız” diyor mesela) ve de en önemlisi, uzun süredir bir büyük yapımda rastlamadığımız türden cesur seks sahneleriyle...
Lakin bütün bu çaba, nihayetinde ‘katıksız’ bir Avrupai tada dönüşememiş (nedense film boyunca aklıma hep ‘Ronin’ türü, ‘Yaşlı kıta’da geçen ve meselenin hakkını veren yapımlar geldi). ‘Centilmen’in problemi, öykünün bir yerinde Pavel’in Jack’e söylediği “Sınırını kaybettin”in tersine davranmak olmuş; Corbijn’in yapıtı aksine sınırını bilmeyi ve sonuçta bir Hollywood yapımı olarak davranmak gerektiğini, belki de bilinaltından hiç çıkaramamış (yine somut bir örnek vermek gerekirse Clara, ilişkinin ilerleyen safhasında Jack’e “İyi bir adamsın ama fakat bir sırrın var” diyor, iyi bir Avrupa filmi böyle bir repliğe ihtiyaç duymaz, bunu Clara’ya başka sinemasal yöntemlerle söyletir ve seyircisine de, yine başka reflekslerle hissettirir).

Üç muhteşem kadın
Gelelim oyunculuklara... George Clooney, son olarak karşımıza geldiği ‘Aklı Havada’da (Up in the Air), kapitalizmin geldiği son noktada geziniyordu. Söz konusu filmde bazı ‘kötüler’in bile, daha ‘kötüler’ vasıtasıyla iyi kalabileceği bir günümüz Amerikası sunuluyordu. Yine yalnızdı ve dönüşüm için karar vermesine rağmen mutluluğu, onun dışındaki kimi faktörler tarafından gerçekleşemiyordu. Clooney bu kez, Avrupa topraklarının ‘Yalnız Amerikalı’sı rolünde karşımıza geliyor. Aslında ‘Centilmen’i, modern bir western olarak da okumak mümkün. Ama bu karışımdan mesela yeni bir Clint Eastwood çıkmıyor. Uzun bir süre de çıkmayacak gibi görünüyor (Hoş, ‘Good Night, and Good Luck’la biliyoruz ki, Clooney’de ‘yönetmenlik kumaşı’ var, ileride inşallah onu yeni bir Eastwood görebiliriz). Öykünün ‘üç alımlı kadını’na gelince, Clara’daki Violante Placido muhteşem bir güzellik abidesi. Bizi adeta şimdiki zamandan alıp 60’lar sonuyla 70’lerin İtalyan sinemasını taşıyor. ‘Baba’da Michael Carleone’nin karısını oynayan Simonetta Stefanelli’nin kızı olan Placido, bende Visconti’nin muhteşem başyapıtı ‘Masumlar’daki Laura Antonelli havası uyandırdı. İtalyan oyuncunun, Clooney’le kimyası da üst düzeydeydi. ‘Kadın tetikçi’ Mathilde’de Hollandalı Thekla Reuten ve öykünün başında ‘out’ olan İsveçli Ingrid’de Irina Björklund da, hikâyenin ‘en Avrupai cazibe’siydiler. Papaz Benedetto’da Paolo Banocelli’yle ‘işveren Pavel’de Johan Leysen, kadronun hem oyunculuk, hem de özellikle değişik yüz fizyonomileri açısından ilgi çeken isimleriydi. 

‘Centilmen olduğunuz kadar...’
Sonuç? Her şeye rağmen bu, ‘Centilmen olduğunuz kadar katilsiniz de’ filmi, kayıtsız kalınamayacak bir yapım olmuş. ‘Bayram mönüsü’nün de, eskileri (malum bu tür günlerde ‘geleneksellik’ önemlidir) hatırlatan ve de yâd etmemizi sağlayan en uygun seçeneği... Ama ben yine de, girişte andığım ‘Tetikçi’nin film yapıldığı günleri bekliyorum, orası ayrı...