Bu sergi yakın döneme bir tepki

Bu sergi yakın döneme bir tepki
Bu sergi yakın döneme bir tepki

Sergide Ardan Özmenoğlu'nun da eserleri yer alıyor.

Hasan Bülent Kahraman, 'şiirsel ve ironik' bir kuşağın, toplumsal olayları da yakın gelecekteki sanatı da belirleyeceği kanısında. Kendisiyle küratörlüğünü üstlendiği 'Çoğulcu, Şiirsel ve İronik' adlı sergiyi konuştuk.
Haber: CEM ERCİYES / Arşivi

Genç sanatçıların ağırlıkta olduğu bir sergi ‘Çoğulcu, İronik ve Şiirsel’. İşin çoğulculuk yanına bakarak sorayım, birbirinden çok farklı bu sanatçıların Türk sanat tarihiyle kurduğu ilişki nedir? Güncel sanatın böyle bir ilişkisi olmadığı söyleniyor, siz nasıl yorumluyorsunuz?Bu üstünde çok düşündüğüm bir konudur. Gerçekten de Türk görsel sanatı kendisine özgülüğü ancak ikincil bir unsur olarak düşünmüştür. Batı tarzı resim yapmaya çalışan Tanzimat paşalarının ve Paris’e eğitime giden yakın dönem sanatçılarının kafasında bir özgülük sorunu olduğu kanısında değilim. Türkiye ’de Tanzimat sonrasında kafa yoran herkes sentez kavramı üstünde durmuştur. Nedeni açık: perspektife dayalı Batı tarzı resim yapılmak isteniyordu. Bu da o sentez meselesini daha birinci aşamada baltalıyordu. Bir de ‘taklit’ bir zihniyet meselesidir.
2000’lerin ortası bu kısır döngünün kırıldığı zamandır. Batı tarzı resim yapmak yerini çok farklı dinamiklere bırakmıştır. Batı’yla gündelik bir temelde senkronizasyon sağlanmıştır. Küreselleşme bir yandan onun doğurduğu yerellik gereksinimi öte yandan bu olanağı hazırlamıştır. Bu şartlar altında Türkiye’de yetişen sanatçının kendinden önce resim yapanlara bakması söz konusu bile değil. Çok zaman önce Türk sanatının kökeni belirsizidir demiştim. Son dönem için bunu revize edeyim: Bu sanatın kökeni Türk sanatı değildir. Her şeyden önce ortada çok dramatik bir kopuş var. Güncel sanat bizim resim geleneğimiz içinden oluşmadı. Genç sanatçılar dünyaya bakıyor.

Öner Kocabeyoğlu koleksiyonundan bir seçki bu. Tek bir koleksiyondan bir sergi çıkartılmasını nasıl yorumlamalı. Bu durum günümüz koleksiyoncuları için bize ne anlatıyor?İyi yorumlamalı. Sonuç olarak bu küratörün elindeki malzemeyi kullanarak hazırladığı bir sergi. Ama küratörün malzemesini de koleksiyoner sağlıyor. Her koleksiyon bir dildir. Ondan yararlanarak düzenlenen sergi bir dış dil meydana getirir. Önemli olan bu iki dil arasındaki uyumdur. Ben bu uyumu yakaladığımı sanıyorum. Öner Kocabeyoğlu’nun son derecede ilginç bir koleksiyonu var. geçen yıl da o koleksiyonun bir başka kanadını kullandığım bir sergi hazırlamıştım ve belki de ilk kez Türk resminin soyut serüvenini çok özgül bir bakış açısıyla bir araya getirmiştim. Bağlamı da ilginçti o serginin. Daha o parçalar bile Kocabeyoğlu’nun yenilikçi ve daha zor bir estetik peşinde olduğunu gösteriyordu. Bu defa o koleksiyonun çağdaş yanına yöneldim. Önümüzdeki Contemporary İstanbul fuarında da yabancı sanatçıların yapıtlarından oluşan bir sergi hazırlayacağım.
Ben bu yaklaşımın bütün koleksiyonerler tarafından benimsenip uygulanması gerektiği kanısındayım. Koleksiyon yapmak maddi açıdan pahalı, zaman açısından tüketici bir iş. Türkiye’nin bu tür konularda belli kısıtlamaları var. Sermayesi sınırlı bir ülke olduğumuzdan her koleksiyonun dışa açılması gerektiği besbelli. Müzesi olmayan bir ülkenin görsel belleğini bu tür sergiler oluşturacaktır.

Sergideki pek çok sanatçı İzmir kökenli. İstanbul dışında özellikle bu kent ve oradaki sanat öğretimi öne çıkıyor diyebilir miyiz, bu Türkiye sanat ortamının merkezi yapısının değişmesi için umut verici bir gösterge mi, ne dersiniz?
Bu olguyu sizinle birlikte fark ediyorum. Hiç böyle bakmamıştım. Ama kültür ve sanat sosyolojisi üstünde çok düşünen birisi olarak bu bende derhal farklı yorumlar oluşturdu. Daha önce söylediğim noktaya dönüyoruz: Türkiye’de sanatın farklılaşması merkezkaç bir oluşumla başladı. Akademi hegemonyasının, çağdışı atölye sisteminin kırılması bu başlangıçlar arasındadır. Sanatsal kaynak olarak Paris ve hatta Avrupa’nın değil Amerika’nın öne çıkması, Amerikan liberal eğitim sisteminin bizim eğitim kurumlarımıza hakim olması bu sonucu doğurdu. İzmir bu bakımdan önemli. Bu belirttiğiniz olgu üstünde bence hemen durulmalı ve bu işin mikro sosyolojisi üstünde düşünülmeli. Çok ilginç sonuçlar üreteceği kanısındayım.
Buna başka bir boyut ekleyebilirim. 2000’lerdeki büyük yenilenmeyi, İstanbul değil Diyarbakır sağladı. Diyarbakır bir merkez olarak belli somut katkılarda bulundu. Ama onun da ötesinde Diyarbakır gerçeği, Kürt sorunu, kimlik konusu ve onlara bağlı diğer bileşenler 2000’lerdeki büyük hamleyi meydana getirdi. O üretim o dönemde çok eleştirilmişti. Eleştirilerin maddi içeriğine katılabiliriz. Ama sorun onun çok ötesindeydi. Sanat ilk defa bu derecede siyasallaşıyordu ve aynı anda yöntem, ifade, tarz olarak kabuk değiştiriyordu. Bunu da o Diyarbakırlılık (sadece maddi olarak değil bilinç olarak Diyarbakırlılık) hazırlıyordu. İşte bu merkezkaç pozisyon olmasaydı o sonuç elde edilemezdi. İzmirliliği de şimdi bu bağlama oturtabilir miyiz, düşünmek gerek.

Şiirsellik, kavramsal sanatın pek aldırmadığı ‘estetik görüntü’nün, güncel resim ve heykelle tekrar hayata döndüğünü mü anlatıyor?Evet ve hayır. Hayır, şiirselliğin resim ve heykelden daha geniş bir alanı kuşattığını vurguluyorum, katalog yazımda. Hayatın büyük kanavası şiiri ürettiği ve yanına aldığı için resim ve heykel de ondan etkileniyor. Ama doğrudur, bu sanatsal ifade ve üretim alanları şiirsellikle doğrudan bir ilişki kuruyor. Bu sorunun üstünde düşünelim. Çünkü, çağdaş/güncel sanatın en zayıf halkasını irdeliyoruz. Estetik yani güzel olan, güzellik sanattan çok uzun bir süre uzaklaştı. Güncel sanat kendisini bu olguya kapattı ve bunu bir farklılık, hatta üstünlük tercihi olarak geliştirdi. Oysa bu yanlıştır. Çünkü sanatsal olanla en vülger veya en sofistike halinde olsun şiirsellik arasında bir ilişki vardır. İkisi de son kertede aşkınsallıkla iç içedir. Ama güncel sanatın seküler yanı bu gerçeği yok saydı, uzun süre. Şimdi yeniden bir dönüş var.
Fakat çok özel bir koşulla: bu sergide şiirsel kavramlardan, omurgalardan biri. Diğeri ironik. Bugün ironiyle iç içe geçmeyen bir şiirsellik bulmak çok güç. Hayatın tiyatrosallığı, hatta karnavalımsılığı bu ikisini iç içe geçiriyor. Şiir aynı zamanda dramatik ve ütopik olandır. Oysa ironik olan reel/gerçek olanla koyun koyunadır. Gerçek olanı irdeleyerek ironi üretilir. Şiir şimdi onun içine de sızıyor. İkisi bir arada büyük ve çok renkli bir tiyatro oluşturuyor.
Son dönemde İstanbul’da yaşananlar tam da bu kesişim noktasında yer aldılar. Ben Haziran ayında cereyan eden olayların bu olguları değil, bu algının biraz da o olayları ürettiği kanısındayım. İnsanlar şiirsel ve ironik olanın meydana getirdiği bir karnavalı yaşamak istediler. Bu somuttu ve tarihsel bir dönemine somut olarak imlemede bulunuyordu. Sergi o bilincin kökenlerini de araştıran bir yaklaşım. Yakın dönem sanatının buradan türeyeceği kanısındayım. Nitekim son dönemin henüz üstünde hiç durulmamış Pop Sanat eğilimi tam da budur. Sergi biraz da yakın dönemdeki gelişmelere bir göndermede bulunuyor. Şiirsel ve ironik olan bir kuşağın, çünkü, temel tepkimesini hazırlayacak.

Contemporary Istanbul tarafından hazırlanan ‘Çoğulcu, Şiirsel, İronik’ Sofa Otel’in Hallarts salonunda 10 Ekim’e kadar görülebilir.