Bu ülkede vicdan ve vahşilik aynı yerde barınıyor

Bu ülkede vicdan ve vahşilik aynı yerde barınıyor
Bu ülkede vicdan ve vahşilik aynı yerde barınıyor

Reis Çelik, çocuk gelinler meselesini gündeme getiren Lal Gece nin ana karakterinin erkek olduğunu söylüyor. Fotoğraflar: MUHSİN AKGÜN

Berlinale'de Kristal Ayı'ya değer görülen 'Lal Gece'nin yönetmeni Reis Çelik'le hem festival havasını hem de filmin serüvenini konuştuk.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Reis Çelik son filmi ‘Lal Gece’ ile Berlin Film Festivali’nin prestijli bölümlerinden ‘Generation’un en büyük ödülü Kristal Ayı’ya değer bulundu. Berlin dönüşü yakaladığımız Çelik ile hem festival havasını hem de filmin serüvenini konuştuk

Berlin’den başlayayım, gösterimler nasıl geçti. İzleyicilerin tepkisi nasıldı?
Biz filmi yarışmaya gönderdik. Aynı zamanda Cannes’a da gönderdik. İkisine de ana yarışmaya başvurduk. Daha sonra Berlin’den filmi çok sevdiklerini ve ‘Generation’ bölümünde göstermek istediklerini belirten bir yazı aldık. İlk başta itiraz ettik, ama onlar bizi uzun yazışmalar sonucunda ikna etti. Cannes’dan da olumlu geri dönüş oldu ama net bir şey olmadığı için Berlin’i tercih ettik. 11 Şubat’ta bin 400 kişilik bir salonda gala yapıldı. Tek mekanda geçen bir filmi seyircinin nasıl karşılayacağını merak ediyordum. Film boyunca arada bir tereddütle seyircileri takip ettim. Ama kalkıp giden olmadı. Söyleşiye de seyircilerin hemen tamamı kaldı.

Filmi nasıl algıladı Alman seyirciler?
Filmi yapan olarak nefeslerini bilirsiniz. Ama benim hiç tahmin etmediğim yerlerde filmin nefeslendiğini gördüm. Yer yer alkışlandı, gülümsendi... Çok akıllıca sorular geldi. Kızdıran sorular da geldi tabii. “Bu filmi Türkiye ’de nasıl çektiğiniz, gösterebilecek misiniz?” gibi Avrupa ’nın klasik bakışının ürünü sorular da geldi. Ben de “Evet ben Türkiye’ye gittiğimde falakaya yatırılacağım, oyanayanlar da asılacak” diye cevap verdim. Ne yapayım. “Bu filmi vizyonda kimse izlemez, hatta engellenir” diye bir soru geldi. Ben de içinden “Ah” ederek, “Bu ülke kendi haklarını elde etmek için inanılmaz mücadele veriyor. Bu kadar baskıya rağmen kadınlar hakları için kıyasıya mücadele veriyor. Ben inanıyorum ki, bu filmi beş milyon kişi izleyecek ve kendisiyle yüzleşecek” diye cevap verdim. Ama bunun dışında anlatmak istediğimi temel olarak algıladılar. Gösterimin ardından Screen ve Variety’de çok olumlu yazılar çıktı, hatta neden ana yarışmada olmadığına dair eleştiriler yöneltildi.

Sizin filmografinize baktığımızda genellikle önemli toplumsal sorunlar üzerine yapımlar oldukları dikkat çekiyor. Bu kadar sorun arasından ‘çocuk gelinler’ sorunu üzerinden bir feodalite eleştirisi yapma fikri nasıl oluştu?
Hepsinin ortak sorunu bir toplumun kendi gerçekleriyle yüzleşmesi aslında. ‘Işıklar Sönmesin’de de ‘Hoşça kal Yarın’da yüzleşilemeyen meseleleri anlattım ben. Toplumun genel yapısında günahın üzerini örtme kavramı var. Üstünü kapatıyoruz. Bana göre bir toplumda bireyler ve toplum kendi gerçekleriyle yüzleşmediği taktirde, o ülkenin demokrasisinin gelişmesi ve ilerlemesi söz konusu değildir.

Bu toplumda da gerçeğin üzerini en fazla örtenler erkekler. Biz erkekler kadınla baş başa kaldığımızda ayağına düşeriz, elini öperiz bir dokunabilmek için yapmadığımız hiçbir şey yoktur. Ama toplum içerisine çıktığımızda kabalaşırız, basit bakarız. Çünkü böyle makbul adam olursun. Bir geceyi ve gerdek odasını seçmemin nedeni, bu toplumun o kapalı kapısının ardına girme arzusundan kaynaklandı. O yüzden ana karakter erkek. Çünkü erkeğin kurucu olduğu bir hakimiyet var. Parayı, işi eline tutuyor. Ama en büyük zaafı da kadın. Orada başka bir oyun oynuyor, dışarı çıktığında başka bir kişilik sergiliyor. Bu nedenle merkeze almam gereken karakterin erkek olduğu sonucuna vardım. Bu erkeği merceğe alıp yüzünün perdesini kaldırırken, biraz üzerinden bir yargılama yapmayı da doğru bulmuyorum. Bir İnanışlar, gelenekler, görenekler, törelerdir bu insanları bu noktaya getiren süreçler. Bu yüzden bunun arkasını anlamak lazım. Dolayısıyla buradaki karakterin de geçmişindeki bu tür izleri ortaya koymaya çalıştım.

Karakterlerin adının olmaması da bu bakışın sonucu sanırım
Evet. Çünkü bireyin olmadığı bir toplumdan bahsediyoruz. Ümmetçi bir kavram var. Aşiret, din, siyaset, parti adına yapıyor. Kişi yok. Kişinin olduğu toplumlarda demokrasi olur. Bir de ülkenin her hangi bir yerinde olagelen bir durum bu.

Erkek karakter biraz fazla anlayışlı değil mi?
Kaba bir karakter karikatür olacaktı çünkü. Çocuk yaşta bir kadınla evlenmeyi ve gerdek odasına girmeyi kabullenen bir erkekten bahsediyoruz sonuçta. Sistemi kabullenmiş, boyun eğmiş. Bu durumdaki bir erkeğin kurbanlık durumundaki bir hayvan gibi kendini teslim etmesi söz konusu. Bu kadar şey yaşamış bir erkeğin çok ince bir tarafı yok aslında. Onu vicdan muhasebesine sokan şey karşısındaki masumiyettir. Vicdanı ve vahşiliği aynı anda barındıran tuhaf bir toplumuz biz. Yorumlaması zor bir durum. Bu toplumun ne kadar büyük çekişliler içerisinde olduğunun basit bir ifadesi aslında bu durum. Ortak yargıyı kaybetmiş durumdayız bir anlamda. Birisi kötü bir şey yaptığında etraftaki insanlar bir araya gelip “Sen ne yapıyorsun” diye sormuyor. Bu ar kayboldu. Hukuk sisteminde bir dil vardır. Der ki: “Bir toplumda suçlular çoğunluktaysa, suç unsuru ortadan kalkar.” Bu ülkede suçlular topluluğu çoğunluktadır. Ve suç unsuru kalkmıştır.

Peki yüzde 80’i tek mekanda geçen bir hikaye anlatırken oyuncuların önemi de çok öne çıkıyor. İlyas Salman hepimizin malumu. Genç oyuncu Dilan Aksüt oldukça başarılı. Seçimler nasıl oldu?
Yüzlerce kişiyle görüştüm ama bir türlü istediğim duyguyu alamadım. Son olarak asistanım bir akrabasından bahsetti. Dilan’ı daha merdivenlerde gördüğümde “Bu” dedim. Hem zeka pırıltısıyla hem rahatlığıyla. İlk kez kamera karşısına geçti ama zaman zaman İlyas Salman’ı zorladığını da söyleyebilirim. İlyas Salman hemen hemen 25 yıl sonra başrol oynuyor. O oyunculuk açısından çok önemli bulduğum bir isim.

Erkek dünyasına hakimsiniz. Kadın karakteri yaratırken başından benzer deneyimler geçen insanlarla konuştunuz mu?
Çok uzun konuşmalar yaptım. Çocukluğumdan bu yana çok karşılaştığım bir konu. Akrabalarımdan çok hikayeler dinledim. Hem de filme karar verdiğimde Ağrı’da, Van’da, Kars’ta, Tokat’ta konuştum. Kızlarla konuştum, sığınma evlerindeki kadınlarla konuştum. İlginç hikayeler dinledim. İlginç olun şu: Bazı kadınlarda tuhaf bir memnuniyet vardı. “Bu benim kısmetimdir. Bundan daha güzel ne olabilir? Siz biliyor musunuz benim ailem kaç kişi ve ne kadar yoksul?” diye konuşanlar da oldu. Ama tam tersi zorla evlendirilen ve ölüm korkusundan dolayı evliliklerini sürdürmek zorunda olanlar, kaçanlarla da konuştum. Bu tür evlilikler yapmış olan ve artık yaşlanmış insanlarla da konuştum.

Bir de filmi çekebilmek için evinizi sattığınızı duydum?
Doğru. Çünkü filme destek bulamadım. Kültür Bakanlığı’nın destekleme fonuna başvurdum. Ben de o fonun kurucularından birisiyim. Destek alamadım. Ama bunun hep şöyle algılarız “Kültür Bakanlığı destek vermedi.” Hayır, bakanlıkla hiçbir alakası yoktur. Net söylüyorum. Bir filmin destek alıp almaması sektörün kendisiyle alakalıdır. Kurul 11 kişiden oluşur, bakanlığını bir temsilcisi vardır. Diğerleri sektör temsilcileridir. Her kabatin de bakanlığa atılması doğru değil. Bir de o dönemki arkadaşlar okumuş ve beğenmemiş olabilirler. Bu çok normal.

Peki evin parası filmi kurtardı mı?
Hayır. Evi satmakla ancak filmi çekebildik. Ama post porodüksiyon kısmı için ayrıca kaynak bulmak gerekti. Bakalım evi kurtarabilecek miyiz.

Vizyon tarihi belli mi?
İstanbul Festivali’nden sonra düşünüyoruz