'Bugün radyoculukta öylesine frekans kirliliği var ki'

'Bugün radyoculukta öylesine frekans kirliliği var ki'
'Bugün radyoculukta öylesine frekans kirliliği var ki'
İstanbul Caz Festivali'nin bu yılki yaşam boyu başarı ödülünü alan Hülya Tunçay, aralıksız 41 yıldır Radyo 3'teki programlarıyla Türkiye'de cazın tanınması ve benimsenmesinde büyük emeği olan isimlerin başında geliyor. Tunçağ, 'Özel radyolarla birlikte kulaklar ucuz müziklere alıştı' diyor
Haber: ERAY AYTİMUR / Arşivi

İSTANBUL - Caz Festivali’ni Hülya Tunçağ’la bir söyleşi yapmadan hayatta bırakmayız dedik. Çünkü Türkiye’de cazın tanınması ve benimsenmesinde büyük emeği olan Tunçağ, festivalin bu yılki Yaşamboyu Başarı Ödülü’nün sahibi oldu. Bana kalırsa, ki bu konuda yalnız olmadığımı biliyorum, bu ödül, bugüne kadarki en doğru adreslerinden birini buldu cazın prenses ruhlu kraliçesinin elinde. Çalışkanlık ve iyi niyet bazen de ödüllendirilen şeylermiş hem, iyi oldu hatırladığımız. Bir de şunu söyleyeyim; yenmesi gereken kırk fırın ekmeğimiz bir yana, biz izini sürenlere, her beş dakikalık sohbetiyle en az beş yıllık ömür katar Tunçağ. 

Farklı türlerde müziklerin icra edildiği, dinlendiği ve küçük yaşınıza rağmen sizinle paylaşıldığı bir aileden geliyorsunuz. Dolayısıyla sizin için caz, zorunluluğun değil seçimin karşılığı. İstisnai özelliklerinizi bir tarafa koyarsak, herhangi bir çocuk neden caz gibi komplike bir müziğe kendini kaptırır?
Bunu ben de hep sordum kendime, bir çocuk cazdan nasıl etkilenir diye... Sanırım yanıtı, daima iyi müziğin dinlendiği bir evde edindiğim kulak eğitimi ve cazın özgür, yaratıcı özelliği ki yetişme çağımda kişiliğimin gelişmesinde büyük rol oynadı. Çocukluğum Antalya’da geçti. Bana sinema sevgisini de aşılayan annem, çarşambaları yarım gün olan okulumdan beni alır ve hemen yakınında, parkın girişindeki Elhamra Sineması’na götürürdü. Burada Hollywood, Avrupa ve Hint filmlerini izlerdik. İçlerinden en çok, caz sanatçılarının yer aldığı ya da  caz çalınan filmleri severdim. Özellikle Big Band’lerin görkemli sound’ları uzun zaman kulağımdan gitmezdi. Ya Louis Armstrong ya da Count Basie orkestralarıydı. Fikret ağabeyimin yönlendirmesiyle Voice Of America radyosunda Willis Conover’ın  ‘Jazz Today’ progmanını dinlemeye başladığımda on yaşındaydım. Miles Davis’i de ilk kez bu programda duymuş ve çok etkilenmiştim. 

2010’da 41. yılı geride bıraktığınız radyoculuk yaşamınıza başlamanın hemen öncesinde Cüneyt Sermet’ten ders aldınız. Cüneyt Sermet, Türkiye’nin ve Hülya Tunçağ’ın aydınlanmaları adına ne gibi anlamlar ifade eder?
Cüneyt Sermet, Ankara konservatuarında kontrbas öğrenimi görmüş, 1940’larda daha sonra caza yönelmiş. Yazar, eleştirmen, radyo program yapımcısı, başta Arif Mardin olmak üzere genç müzisyenlerin akıl hocası. Cihangir ve Gümüşsuyu’ndaki evlerinde dönemin yetenekli müzisyenlerini toplayıp bebop tarzını plak dinleterek öğretmiş, evleri adeta okul gibi olmuş. 1950’lerde kültür merkezlerinde yaptığı plak dinletilerinde cazı sevdirmeye çalışmış. Hem klasik müzik hem de caz alanında derin bir bilgiye sahip bu değerli insan 1967 sonunda İzmir Radyosu’nun açtığı prodüktörlük sınavı sonucu kazananlara caz kursu vermek üzere geldiğinde nasıl  bir otorite ile karşı karşıya olduğumuzun farkında değildik. Sekiz kurs arkadaşım arasında yalnızca beni caz programlarına yönlendirmesi, yaşamımın dönüm noktasıdır. İkinci sınavı da kazanıp prodüktör olduktan sonra yaptığım ilk caz programlarında rehberim yine Sermet’in Ankara Radyosu’ndan gönderilen caz programları oldu. Kendisi, oğlu Hüseyin Sermet’in piyano eğitimi için Paris’e yerleşinceye kadar Ankara Radyosu batı müziği bölüm şefiydi. Sermet’in programlarını dinlerken Eric Dolphy, Oliver Nelson Big Band, Lennie Tristano ve Charles Lloyd’u keşfettim. Keith Jarrett’i de ilk kez Lloyd’un dörtlüsü içinde duymuştum. Başından beri klasik caz yerine bebop ve modern caz ilgimi çekti. Hala da çekiyor. 

Peki ana akımın dışında kaldıkları halde, neredeyse rekor diyebileceğimiz uzunlukta programlar yapabiliyor olmanızı kendiniz, dinleyiciniz ve günümüz medya ortalaması üstünden nasıl açıklarsınız?
İki nedeni var: İlki, TRT gibi bir yayın kurumunda yetişip çalışmam, ikincisi mesleğimden hiç kopmamam. Şans da benden yana oldu sanırım. TRT Radyo-3 Türkiye’nin ilk ve en uzun soluklu, kaliteli müzik kanalı... Özel radyolar açılıncaya kadar klasik, caz, rock ve pop müziğin en iyi örneklerinin bilgilendirerek sunulduğu tek kaynaktı. Şimdi baktığım zaman, o dönemde yetişen genç dinleyicinin müzik zevkinin ne denli yüksek olduğunu görüyorum. Ne yazık ki özeller açılınca kulaklar daha kolay tüketilen, ucuz müziklere yöneldi. Rekabet iyidir ama daha kalitelisini amaçlarsanız... Nerdeyse keşke açılmasalardı diyorsunuz. Demokrasiye inanan bir kişi olarak bunu ironik buluyorum tabi... İstanbul ya da Ankara’daki 2-3 radyonun iyi niyeti ve iyi kalitesi yeterli değil. Öylesine bir frekans kirliliği var ki.

Arto Tunçboyacıyan ile Aydın Esen’in ortak bir albümüne prodüktörlük yaptınız. Ama galiba prodüktörlük radyoculuk kadar ağır basmadı.
Aydın Esen ve Arto Tunçboyacıyan gibi dünya çapında iki müzisyenimizle ilk kez bir proje yapmak beni çok gururlandırmıştı. Sevgili arkadaşım Türk-Ermeni İş Geliştirme Komitesi kurucularından Kaa Soyak’ın  bir dostluk tasarısıydı bu çalışma. Ticari yanı yoktu. Arto, New Jersey’den çıktı geldi. Albümün kayıtları sırasında çok heyecanlı anlar yaşadık. Radyo prodüktörlüğünden oldukça farklıydı. Ama her zaman radyoyu tercih ederim. Bağımsız ve  mükemmelliyetçi  bir yapım var. İnsiyatifin bende olmasını isterim. Ayrıca radyoyla tüm Türkiye’ye ulaşabiliyorum. Şimdi Bodrum’da evimde programlarımı kaydediyorum.

Sinema hep müzikle paralel gitti
12 Eylül’ün sekteye uğrattığı müzikoloji eğitiminin ardından sinema eğitimine devam ettiniz. 
Bazı nedenlerle üniversiteye, iki kez kazanmama rağmen gidememiştim. 1978’de evli, üç yaşında çocuk annesi ve on yıllık yapımcı olarak D.E.Ü. Müzikoloji bölümüne başladığımda amacım müzik konusunda eksiklerimi gidermekti. Sinema ise yaşamım boyunca müzikle paralel gitti. Sinema neredeyse bütün sanat dallarını kapsar. İlk yapımcılık yıllarımda cazın yanı sıra film müziği programları hazırlamıştım. Genel bir bilgim vardı ama bana göre yetersizdi. İkinci kez sınava girip sinema bölümüne girdim. Yaşamımın en keyifli dönemlerinden biriydi. Ciğerci dükkanındaki kedi gibiydim. Birbiri üzerine eklenen her bilgi, mesleğimin ilerlemesini sağladı. O zamanlar yapımcı arkadaşlarımla öğrendiklerimizi paylaşır, klasik, caz ya da pop olsun gerekirse programlarımızı eleştirirdik. Kimse de kendisini kasmazdı. İşte bu birikimlerimi Akademi İstanbul, Pera Müzik ve Yıldız Teknik Sanat Tasarım bölümünde verdiğim dersler aracılığıyla gençlerle paylaştım.  Öğrenmenin sonu yok. Beni hala yeni bir şey öğrenmek heyecanlandırır.

Bol bol dinlesinler
İstanbul Caz Festivali’nin Türkiye’nin caz yaşamına katkılarına ilişkin neler söylemek istersiniz?
17 yıldır cazın ustalarını ayağımıza kadar getirdikleri için müteşekkiriz. Ayrıca gelen sanatçıların tarzlarına uygun İstanbul’un tarihi mekanlarındaki konserlerin sağladığı ortamla da dünya caz festivalleri içinde ayrıcalıklı bir yere sahip. Genç Caz projesini de çok seviyor ve destekliyorum. Genç müzisyenlerin önüne kapılar açıyor.

Caz kültürü edinmek isteyenlere başlangıç düzeyinde ne gibi önerileriniz olur?
Öncülerden başlamalı. New Orleans orkestraları, Louis Armstrong, ilk blues şarkıcıları, ardından gelen ekoller; Count Baise ve Duke Ellington, Benny Goodman, Woody Herman, Dizzy Gillespie, Charlie Parker, Miles Davis, Dave Brubeck... Boyut’un böyle bir caz klasikleri  derlemesi var... Kitap olarak Cüneyt Sermet’in ‘Cazın İçinden’ ve Joachim Berndt’in ‘Caz Kitabı’nı öneririm. Bol bol dinlemeli. Radyo 3, Açık Radyo, NTV.


    ETİKETLER:

    caz

    ,

    Cihangir