Bulutoğlu ve Pekin, İstanbul 2010'dan bu yüzden istifa etti

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu üyeliğinden istifa eden Halim Bulutoğlu ve Faruk Pekin'in istifa gerekçeleri şöyle:

 

HALİM BULUTOĞLU'NUN İSTİFASIYLA İLGİLİ AÇIKLAMASI

17 Nisan 2009 tarihinde Sivil Girşim Grubu’nu temsilen seçildiğim İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu üyeliğinden, 17 Kasım 2009 tarihinde Yürütme Kurulu Başkanlığına teslim ettiğim mektupla istifa etmiş bulunuyorum.

Kararım, 2010 Girişim Grubu üye çoğunluğuyla da paylaşılmış ve onlar tarafından da benimsenmiştir.

Danışma Kurulu üyeliğim ve bu kurul üzerinden 2010 çalışmalarına katkım devam edecektir.

Saygıyla duyururum.

İstifamın yürütme kurulu ile de paylaştığım gerekçeleri özet olarak aşağıdadır:

Kuşkusuz burada yazdıklarım, düşüncelerimin bir bölümünü kapsıyor.

Ama bu aşamada yeterli olacağını düşünüyorum.

 

2010 çalışmalarına, 2004 yılında Tarih Vakfı’nı temsilen ve büyük bir heyecanla başladım. Bildiğiniz gibi Tarih Vakfı, 2000 yılı Temmuz ayında oluşan Girişim Grubu’nun kurucu üyelerindendir.

Hepimiz, 2010 AKB adaylığını, İstanbul için büyük bir şans olarak gördük.

İlk kez, bu denli iddialı bir kültür projesi sivil girişim tarafından başlatıldı ve ilk kez hem yerel yönetim ve hem de siyasi iktidar bu girişime sahip çıktı,

Proje için yaratılacak parasal kaynak ve bütçeden önce, asıl bu birliktelik hepimizi heyecanlandırdı. Adaylıktan başkentliğe geçiş de, İstanbul’un kültürel olarak dönüştürülüp bir üst lige taşınması da, bu birliktelikle gerçekleşecekti.

İlk adım başarıldı. Brüksel’de İstanbul’un adaylığını değerlendirenler, en çok bu birliktelikten ve onun yaratacağını umdukları sinerjiden etkilendiler.

Danışma Kurulu’nun ilk toplantısını hepimiz hatırlıyoruz.. Çok farklı kesimleri temsilen kürsüye çıkan konuşmacıların hemen tamamı, buna dikkat çekiyordu. 2011’e kalacak olan en büyük miras da, bu birlikteliğin yarattığı sinerji ve onun herkesi, her kurumu dönüştürücü etkisi olacaktı. Sanıyorum ilk toplantının üçüncü konuşmacısıydım ve ben de, epeyce heyecanla yaptığımı anımsadığım konuşmada bunu vurgulamıştım.

Danışma Kurulu toplantılarının ogünlerdeki katılım coşkusu ve heyecanından geriye fazla bir şey kalmadı.

Yürütme Kurulu üyelerinden çalışanlara, 2010 Ajansı’nı oluşturan her halkada, bu büyük hayal kırıklığı ve isteksizlik kendisini belli ediyor.

Proje desteği alamayanlardan hiç söz etmiyorum. Ama bizden katkı alan proje ortaklarımızın hemen hiç biri, göğsünü gere gere ve 2010 projesinin ortağı olduğundan söz etmiyor. Birlikte görünmek bile istenmeyen duruma düştük.

Basında aleyhimize çıkan yazıların bu tabloya yol açtığını düsünüyorsak, en büyük hatayı yapıyoruz. Basındaki tablo neden değil sonuçtur.

Ve bu sonucu, dünyanın en büyük halklar ilişkiler uzmanı, hadi moda deyimle söyleyelim gurusunu da getirsek değiştirmek mümkün değildir.

Basına neyi açıklayacağız?

Ajans yasasına konulan üç başlıktan AKM’yi mi? Rami Kışlası’nı mı? Maslak Kültür Merkezi’ni mi?

Yıkılsın mı, yıkılmasın mı diye yapılan onca tartışmanın ardından, yıkılmadan yenilenmesine karar verilen ve Ajans Yasası’na konulan AKM yenilemesinin geldiği sona bakın. Son noktayı sayın Başbakan koydu: “AKM yıkılmalıdır, yenileme adına yapılan her harcama israftır...”

Tıkanıklığı aşmak için yürütme kurulu başkanımızın yönetiminde ve son derece iyi niyetle yürütülen onlarca görüşme, harcanan onca zamanın sonrasında gelinen nokta, kocaman bir hayal kırıklığı.

Ya Rami Kışlası. Yürütme Kurulu’nun önüne konuşmaya değer bir proje bile gelmedi. Kültür Bakanlığı, Büyükşehir ile Ajans arasında top gidip geliyor. Her üç tarafın da oynamaya niyeti olmadığı o kadar ortada ki..

Maslak’la ilgili ise benim diyebileceğim hiç bir şey yok.

Göreve başladığım günden beri bütçeyi ve ne kadar paramızın olduğunu ya da kaldığını konuşuyoruz.

Geldiğimizde de gerçekleşmelerini izleyebildiğimiz gelir gider ve nakit akış bütçelerimiz yoktu, bugün de...

Son toplantıda resmi mali tablolarla değil, elle yapılan hesaplamalarla çıkarılmış bir notla harcanabilecek olası miktarın ne olduğunu anlayabildik. Bu nota güven duyabilir miyiz bilmiyorum.

Ama öyle olduğunu varsaydığımızda, durum daha da vahim. Not diyor ki: Paramız var ama harcayamıyoruz.

Garip bir şekilde, 2009 ve 2010 Projeleri diye projeler icat ettik. Sanki hepsi 2010 projeleri değil ve 2010 için zamanımız varmış gibi...

Ve bu anlamsız ayrımla, iki ay öncesine kadar, bir çok projeyi paramız yok diye reddetmek zorunda kaldık. Yönetmen ve direktörlerimize, elindeki kaynak şu, bu kadar harcayabilirsin, ona göre en fazla şu kadar proje getir dedik. Hatta kimilerini eksiye geçtin diye hırpaladık.

Şimdi ise tam tersini söylüyoruz. Elimizde para olduğu anlaşılıyor ama bu defa harcayabileceğimiz anlamlı, yetiştirilebilir proje derdine düşmek zorunda kalıyoruz. Öte yandan, Genel Sekreterimizin ifadesiyle, paramız olduğu halde yenilerini taşıyacak ve yönetecek gücümüz yok diye, var olanları bile gönül rahatlığıyla ele alamıyoruz.

Takke düştü, kel göründü.

Bir türlü hazırlayıp açıklayamadığımız 2010 takviminden söz ediyorum.

Son Yürütme Kurulu konuşmaları ve gündemleri de gösteriyor ki, bundan böyle sanat ve kültür projeleri yerine, içinde kültür işlevi olmayan yapım ve restorasyon projeleri imzalayacağız. Ama yapım projelerine 2010 takviminde yer veremiyoruz ki. Bu projeler takvimde bir şey ifade etmiyor ki.

Sanat ve kültür projeleri küçük bütçeli ve küçük bütçeli 100 işi yapmaya ajans bünyesi kaldırmaz diye, büyük bütçeli ve ajansa yük yüklemeyen az sayıda restorasyon ya da kültür projesi imzalamak tek doğru yol olarak önümüze konuyor.

Bunun anlamı şu: Düne kadar Vakıflar Genel Müdürlüğü, İstanbul İl Özel İdaresi, bakanlıklar ya da belediyeler tarafından yapılan restorasyon projeleri, 2010 Ajansı tarafından fonlanacak.

Restorasyon projelerinde beklenen 2010 farkı da olmayacak. Bu alanda 2010’un bir fark getireceği, 2011’e kalan önemli miraslardan birinin de bu yaklaşım farkı olacağını konuşuyorduk, onu da kaybettik. UNESCO’nun dikkat çektiği hatalı uygulamalar, dün nasılsa bugün 2010 şapkası altında aynen devam ediyor. Çünkü şartname ve ihale sürecindeki sakatlıklar ve sorunlar, 2010 Ajansı’nın tüm yasal olanaklarına ve avantajlarına rağmen iyileşmedi, aynen ihaleye tabi tüm devlet kurumlarında olduğu gibi devam ediyor. Elbette hatalı uygulamalar da... (Surlar örneği. Bitmeyen ve süresi uzatılan onlarca iş...) Daha bilmediğimiz neler çıkacak kimbilir?

Ajansın idari yapısını, devletten gelen uzmanların eline teslim ettik.

Yürütme Kurulu kararlarını ete kemiğe büründürecek Bütçe ve İhale Komisyonu ve kurullarını da.

Bu kurulları sivillere zinhar kapattık. Bunun en güzel ifadesi, Yürütme Kurulu üyesi bir Girişim Grubu üyesinin karşısına, bir devlet görevlisi YK üyesinin, “Devletin parası ancak devletten gelenlere teslim edilir” gibi bir veciz ifadeyle Bütçe ve İhale Komisyonu’na aday gösterilmesiydi. Üstelik de, Ajans Yasası’nda, beş kişilik Bütçe ve İhale Komisyonu üyesinin ikisinin sivil toplum temsilcileri olması zorunlu tutulmuşken.

Kimseyi yargılamak istemiyorum. Ne dün ün Genel Sekreterini, ne de bugünün gayretlerini takdirle izlediğim Genel Sekreterini ve diğer idari uzmanlarını.

Biliyorum ki, gecelerini gündüzlerine katarak ve büyük bir özveriyle çalışıyorlar.

Ama onlar, devletten geliyor. Bu işi de amirlerinden aldıkları görev ile ve aynı kural ve disiplinle yürütüyorlar.

Satın almayı yapanlar, önlerine gelen projelere, restorasyon ya da kültür projesi diye bakmıyorlar. Müteahhitlere nasıl davranıyorlarsa, kültür projesi sahiplerine ya da müelliflerine de aynı şekilde davranıyorlar. Satın almalar, aynı mantıkla ve prosedürle yapılıyor.

Sıkışıldığı zaman, alım yapsın diye devlet ya da belediye şirketleri işin içine sokuluyor.

Çok önem verdiğimiz açılış etkinliğinin haline bakın. İstanbul için dünyanın ve Türkiye’nin önemli organizasyon şirketlerini yarıştırmak ve bu yarıştan İstanbul’un kazançlı çıkmasını sağlamak yerine, bir belediye şirketi üzerinden basit bir satın almaya dönüştürdük işi. Soz konusu belediye şirketini de zor durumda bırakarak ve komisyoncu durumuna düşürüp haksızlık ederek... Bu duruma tepki gösterip istifa eden Büyük Etkinlikler Koordinatörümüzün neden istifa ettiğini bir türlü anlamayarak. Anlamayıp yanlış enformasyonla suçlayarak...

O zaman biz bu işi neden belediye ya da bir devlet birimi altında örgütlemedik de, özel statüye sahip bir ajans kurduk.

Neden bu projeyi, kamu, özel sektör ve sivil toplum ortaklığı gibi büyük bir iddia ile ortaya koyduk? Neden sayın Başbakanımız, aldığımız Kültür Başkenti unvanını kamuoyuna duyurmak amacıyla gerçekleştirdiği basın toplantısında Vali, Belediye Başkanı ve ilgili Bakanın yanına, üç sivil toplum kuruluşu temsilcisini Girişim Grubu adına oturttu?

Girişim Grubu, Ajans Yasası’nda neden özel bir önemle vurgulandı?

Ne yazık ki, hatırlayan bile yok.

Girişim Grubu sembolik bir gruptu ama onun sembolik olmaktan öte bir anlamı vardı.

2010 bir sivil toplum projesi olarak ortaya çıkmıştı ve Girişim Grubu projenin bu özelliğini yasal güvenceye kavuşturuyordu.

Şimdi onun esamisi bile okunmuyor.

Bu proje, zaman içinde sivillikten arındırılmıştır.

Çok uzun zamandır bu rotadan sapılmıştı zaten. Ajansı uzun süre kilitleyen, Genel Sekreterlik - Yürütme Kurulu çatışmasının ardında bu sapma vardı. Ama anlaşılamadı. Kişiselleştirildi. Kişiler değişirse, sorun ortadan kalkar sanıldı.

Yürütme Kurulu’ndan dört istifa (Nuri Çolakoğlu, Görhan Ertür, Metin Sözen, İskender Pala) büyük hataydı. Gerekçelerini kamuoyuyla paylaşmadan istifaları daha da büyük hataydı. Danışma Kurulu bu istifaları görüşüp, yeniden aynı dört kişiyi aday göstermek yerine, yenileri, içinde bizlerin de bulunduğu yeni dört kişiyi seçerek yanlış yaptı. Aynı yanlışa Girişim Grubu da ortak oldu.

Eğer o zaman direnilseydi, bugüne gelinmezdi. Eğer o gün direnilseydi, Ajans kuruluş amacında ifade edildiği üzere sivilleşirdi. Ya da yol ayrımı o zaman gerçekleşirdi.

Şimdi Ajans devletin herhangi bir biriminden farklı değil.

Devlet anlayışı ve alışkanlıklarıyla, bu boyuttaki bir kültür projesinin yürütülmesi mümkün değil. Mümkün olsaydı, bugüne kadar olurdu.

Şimdi kendi aramızda (süreci başlatan Girişim Gurubu içinde), keşke bu girişim başladığı gibi devam etseydi diyenlerimiz çoğunlukta.

Daha az bir bütçeyle, çok daha etkili ve başarılı olunabilirdi diyenlerimiz çoğunlukta.

Bugün bulunamayan sponsorlukların daha büyük ölçekte bulunabileceğini dile getirenler çoğunlukta...

İstanbul’un önemli kültür organizatörleri, 2010 Ajansı’na İstanbul 2010 etkinliklerini birlikte sırtlayacakları bir ortak olarak değil, kendi etkinliklerini fonlayacak bir finansal kaynak olarak bakıyor.

Tıpkı Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın baktığı gibi. Tıpkı İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere diğer belediyelerin baktığı gibi. Tıpkı Vakıflar Genel Müdürlüğü ya da diğer devlet kurumlarının baktığı gibi...

Bu role evet diyenlerin yolu açık olsun. Ben evet diyemiyorum...

 

2010 Ajansı dönüştürücü bir kurum değil artık. Herhangi bir yönetim danışmanlığı almadan, tıkandığımızı düşündüğümüz her yere, niteliği uygun olup olmadığını yeterince incelemeden onlarca insanı doldurduğumuz hantal bir kurum.

Devlette kocaman yapılar nasıl hantallaşıp, iş göremez hale geliyor, çok güzel anladık.

Umutlar bu konuda tüketildi.

Yeniden diriltmek için de zaman geç.

Başlangıçta heyecanla dile getirdiğimiz sözlerin arkasında duracak ne bir yapı, ne de kimse var.

Göğsümüzü gere gere 2011’e devredeceğimiz en büyük mirasın üzerinde yeller esiyor...

Bu durumun müsebbipleri arasında ben de varım.

Özür diliyorum.

 

Saygılarımla,

 

 

FARUK PEKİN’İN İSTİFA DİLEKÇESİNİN ÖZETİ



AVRUPA KRİTERLERİNE UYULMUYOR…
KAMU-YEREL YÖNETİMLER – SİVİL TOPLUM YÖNETİŞİMİ SAĞLANAMIYOR.


AKBA (Avrupa Kültür Başkenti Ajansı) içinde benim için bir yol ayrımı oluşmuştur. AKBA YK’nin (Yürütme Kurulu) bugünkü yaklaşımı, 2010 Girişim Grubu’nun YK ve genel Ajans çalışmalarından inatla dışlamak istenmesi; Avrupa Kültür Başkenti kriterlerine, Avrupa Birliği ile Avrupa Komisyonu’na bu konuda verdiğimiz taahhütlere, Sayın Başbakanın ilgili ilk sözlerine, ilgili Sayın Bakanın açıklamalarına karşı alınan kararlar ve de özellikle Bütçe ve İhale Komisyonu’nun (BİK) oluşumunun yasa dışılığı nedenleriyle YK üyeliğinden istifa ediyorum.

İstanbul’un ilgili Avrupa kurumlarınca, Avrupa Kültür Başkenti seçilmesinden sonra Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan 12 Nisan 2006 tarihinde İstanbul Conrad Oteli’nde konuya ilişkin bir basın toplantısı yaparken oturduğu masada İstanbul Valisi ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının yanı sıra İstanbul 2010 Sivil Girişim Grubu’ndan da 3 kişiye yer vermişti. Medyada çok büyük ölçüde yansıyan bu görüntüde, ilk kez bir konuda, sivil toplum böylesine bir yüksek oranda temsil ediliyordu. Sayın Başbakan yaptığı konuşmada sivil toplum temsilcilerine, Girişim Grubu’na canı gönülden teşekkür ettikten sonra kamunun, yerel yönetimlerin ve sivil toplumun birlikte ortaklaşa önemli işler yapacağından söz etmişti.

Ben de bu inançla Şubat 2008’de İstanbul Odakule’de yapılan Danışma Kurulu’nda söz alarak toplantı tutanaklarına geçen konuşmamda özetle şunları söylemiştim: “ 2010 Yılında belki büyük etkinlikler, festivaller, konserler, sanat olayları sergiler vb gerçekleştirebiliriz, ama önemli olan bunlar değildir, önemli olan kamu, yerel yönetimler ve sivil toplum arasında yaratmamız gereken ortak çalışma ilkeleridir, bir yönetişim planıdır. Geriye tek kalacak olgu budur.”


SANATA SAYGI YOK

Ne yazık ki Avrupa kültür başkentlerine ilişkin Avrupa kurumlarının, Brüksel’in de beklediği bu olguyu gerçekleştiremedik. Bugünkü YK’ye egemen olan anti-sivil toplum, anti-sanat ve “ satın almacı ” yaklaşım ile böylesi bir işbirliğinin gerçekleştirilmesi artık mümkün görünmemektedir.
Neysi ki, bazı olumlu projeler ne olduğu anlaşılamadan, tartışılmadan hızla YK’den geçerken, YK tartışmalarında o kadar diretmemize rağmen entelektüel enerjiye hiç gerek duyulmadı. Kamu-özel sektör- kültür sektörü işbirliği, sanatçılar, kültür politikaları, kültür operatörlüğü, kültürel dinamizm, çağdaş sanatlar konuşulamadı. Söylediklerimiz güleryüzle dinlendi. Ancak yalnızca dinlendi.

Oysa konumuz, kentlilerin yaşam kalitesinin kültür-sanat yoluyla yükseltilmesine ve kentlilik bilincinin oluşmasına katkıda bulunmak, kültürel çeşitliliği desteklemek ve kültürlerarası diyalogu geliştirmek idi.

Biz ise hep satın alma konuştuk. Arkeolojik işler, restorasyonlar müteahhitlere bırakılmayacak kadar önemli konular iken, biz ehliyetsiz firmalara, belediye şirketlerine iş dağıttık. Onlar da tarihi yapılara zarar verdiler. “Kamu kuruluşu olarak zorunlu iş almamız gerektiği” belirtilen bu firmaların çoğu işlerini zamanında bile bitiremedi. Sürekli “ mehil ” istiyorlar.

 



ŞEFFAF OLUNAMADI… DENETÇİLERİN UYARILARI DİKKATE ALINMIYOR
18 Nisan 2009 tarihinde İstanbul’da Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Sayın Hayati Yazıcı
gerçekleştirdiği basın toplantısında çok sayıda basın mensubunun önünde kamu kaynaklarının çarçur edilmeyeceğini ve yanlışların üzerinin örtülmeyeceğini söyleyerek şu üç konuda kamuoyuna söz verirken YK’ye de ışık tutmuştu: “ ŞEFFAFLIK, AÇIKLIK, DÜRÜSTLÜK.”

Şeffaflık ve açıklık konusunda hâlâ bir yol aldığımızı düşünemiyorum. Medyayı bırakalım 2010 AKBA DK’yi oluşturan kurul üyeleri bile bu konudan şikâyetçi.

29 Nisan 2009 günü Başbakanlık Denetleme Kurulu müfettişleri, YK üyelerine işleyişe ilişkin, yol gösterici, uzun ve kapsamlı bir sunum yaptılar. Ne yazık ki onların geçmiş döneme ilişkin eleştirdiği konular, büyük ölçüde aynen devam ediyor, özellikle ihale ve satın almalar konusundaki önerileri dikkate alınmıyor. İdari, mali hukuki bir dış denetim yok. Demirbaş listesi yok. Gerçek bir nakit akış tablosu yok. Denetçilerin önerdiği suiistimali önleyici önlemler alınmış değil.

Kendi payıma, YK toplantılarında görüşlerimi dile getirirken ayrıca bir de YK üyelerine 15 Mayıs 2009 tarihinde yazılı önerilerde bulundum ancak bu önerilerim de büyük ölçüde dikkate alınmadı.

Kanımca, YK toplantılarına ilişkin üç önemli zaaf var: Birincisi, alınan kararlarda oybirliğinin zorlanması, karşı görüşlere itibar edilmemesi; ikincisi BİK üyesi olmayan YK üyelerinin karar verdikleri konunun akıbeti hakkında sonradan bilgi sahibi olamamaları; üçüncüsü YK toplantılarında DK toplantılarında yapıldığı gibi zabıt tutulmaması.

Bu üç zaaf, Ajans’ın niye kurumsallaşamadığını, işlerin hâlâ niye yürümediğini büyük ölçüde açıklamaktadır.

 



DEVLETÇİ “O KAFA” SÜRÜYOR… YK’nin BİK üyesi olmayan üyelerince alınan kararların, BİK sonrasında bilinemediğine ilişkin YK toplantılarında açık açık görüşlerimi söylediğimde; bu, haksız ve anlamsız bir biçimde kişisel güvensizlik, BİK üyelerine şahsi itimatsızlık gibi yorumlandı. Şahsi itimatsızlık derdim olsaydı onu da açık açık söylerdim. Oysa ben konulara kurumsal ve genel yaklaşımlar düzeyinde değiniyorum. YK üyelerinin hiçbiriyle kişisel bir sorunum yok. Hepsine saygı duyuyorum. Dile getirmeye çalıştığım şu gerçek: Sakat doğmuş bir yasada yanlış kurgulanmış bir Ajans’ın “yaratıcı bazı çözümler” ortaya konmadan düzeltilemeyeceği. Ajans işlerinin fiilen yürütülmesine, bazı çalışanlara hakim olan “devletçi” “o kafa” ile de bu yapının düzeltilmesinin mümkün olmadığı. Bazı kişiler ayrıldı, ama Kültür ve sanat dünyasını anlamayan, hiçbir zaman da anlayamayacak “o kafa” devam ediyor. İktidar YK’de değil; devlet kökenli bürokratlarda. Parayı onlar harcıyor, YK değil. Ama sorumlu görünen YK.

 



MALİ KONTROL KONUSUNDA DIŞARIDAN PROFESYONEL DESTEK İSTENMİYOR
Başbakanlık Denetleme Kurulu müfettişlerinin mali konularda dışarıdan profesyonel destek alınmasına yönelik önerileri de dikkate alınmadı. Bu konuya ilişkin YK üyesi Halim Bulutoğlu’nun özel bir çalışması tartışılmadı bile.

Bir BİK üyesi, görevinden istifa etti, istifasının nedenleri bile sorulmadı. Oysa bu istifa bazı kurumsal nedenler içeriyor olabilirdi. Büyük Etkinlikler Koordinatörü onca uzlaşma çabasından sonra istifa etmek zorunda kaldı. Yalnızca suçlandı. İstifa nedenleri sorulmadı, araştırılmadı.

Şu anda YK üyeleri ne karar alırlarsa alsınlar, sayıları yüz otuzu aşmış çalışanlar ne yaparsa yapsınlar, Ajans, satın almacı ya da kamu kaynağı yönetimini çok biliyor olduğu sanılan kişilerce yönetilmeye devam edecektir. Bu kurumsal zaafın hangi vahim sonuçlara ulaşabileceği ise, 2010 Mart’ından sonra çok daha net görülecektir. Medyada suistimal yazıları daha çok çıkacaktır.

Yeri gelmişken şunu da belirtmeliyim ki; Ajans, personel politikası ve iş verimliliği açısından felaket durumdadır; sorumluluklar, yetkiler, cezalar ve ödüllendirmeler belli değildir. Ajansa uğramadan para alanlar, geç gelenler, erken çıkanlar, verilen işi yapamayanlar, yaratıcı çalışmada bulunmayanlar, iç kavgalar, bürokratik engellemeler… Değerli Arkadaşımız Ajans Genel Sekreteri bezmiş durumdadır, çözümü proje sayısını azaltmakta görmektedir.

Ajans eski genel sekreterinin görevden ayrılmasıyla birlikte ortaya çıkan avantajlı durum çok planlı ve programlı bir yeni kadrolaşma ve personel politikası uygulama şansı yaratmışken, gelişi güzel, duyurusuz, yapılacak işin kapsamına göre bir aday araştırması yapılmadan ve çoğu bilinen taleplerle gelen başvurularla elemanlar alındı. Böylesi bir politikayla Ajansta iş verimliliği sağlanamazdı, sağlanamadı. İşler yürümeyince aynı yöntemlerle eleman alınmaya devam edildi.

 



DANIŞMA KURULUNA DANIŞILMIYOR

Ajansın en önemli kurullarından Danışma Kurulu, gerçek anlamda çalıştırılmamaktadır. Danışma Kurulu gündemine, bu kurulun tartışması gerekli olan konular getirilmemekte, yeterli bilgi verilmemekte, DK üyelerinin sürece katılımı sağlanamamaktadır. Daha da vahimi her konuda bilgi sahibi olması gereken DK Başkanına gerekli bilgiler verilmemekte, DK Başkanı habersiz kılınmaktadır. Gördüğüm kadarıyla DK Başkanı olaydan büyük ölçüde dışlanmıştır.

YK üyeleri arasında da ortaya dökülmeyen ancak tek tek konuşmalarda dile getirilen rahatsızlıklar davardır. YK Başkanı her konuda tek başına ilişki kurmakla ve tek başına kararlar vermekle suçlanmaktadır. YK Başkan Vekili ya da YK Başkan Yardımcısına hiçbir iş düşmemektedir. Ajansın her yerde tek kişi ile temsili ciddi bir diğer sorundur.

Kentlilerin ulusal ve uluslararası kültüre erişimi, kamusal alanların dönüşümü ( Hasanpaşa Gazhanesi, tersaneler … gibi ), kültürel mirasın sahiplenilmesi ( UNESCO İzleme Komitesi Yönetişim Planı hâlâ yapılamamıştır ve bu AKBA’yı çok yakından ilgilendirmektedir), geçmişe sahip çıkarken güncele, çağdaş sanatlara olanak tanıma konuları, ne ilgili yönetmenlerin ya da uzmanların çalışmasına bırakılmış ne de YK’de tartışılmıştır.

Kanunda sözü geçen üç konunun akıbeti belli değildir. Rami Kışlası’nın ne olacağını bilmiyoruz. Ayazağa Kültür Merkezi konusunda bildiğim kadarıyla bir YK kararı yoktur. AKM süreci iyi yönetilememiştir ( bu konuda ilgili sendikanın suçlanması Ajans’ı kurtaramaz) .

 



HER ŞEYE KARAR VEREN BÜTÇE VE İHALE KOMİSYONU YASA DIŞI
Gelelim benim YK’den kopmamı hızlandıran ana konuya. BİK’ten bir kişinin istifası gündeme geldiğinde daha önceki uygulamaya göre bir centilmenlik uygulaması olarak ve ilgili yasa gereği 5 kişilik BİK’te bir kişinin sivil Girişim Grubu’ndan olmasını talep ettim. Bu talebim de diğer bir çok talebim gibi ciddiye alınıp tartışılmadı; oylama ile, ilgili yasadaki açık hükme rağmen sivil Girişim Grubu BİK’ ten yasa dışı bir biçimde dışlandı.

5706 Sayılı Kanunun 13-1.Maddesi gereğince YK’nin seçtiği Bütçe ve İhale Komisyonu’ndaki 5 kişiden 2’si sivil toplum temsilcisi olmak zorundadır. İTO ve İSO zorunlu meslek kuruluşu olup, insanların özgür iradesi ile üye olduğu TUSİAD, MÜSİAD… gibi sivil toplum kuruluşu sayılamaz. Bu nedenle henüz YK ‘nin 4 üyesinin seçilmediği sırada seçilen BİK yasa dışıdır.

YK üyesi Ataman Onar’ın BİK’ten istifasından sonra tamamlanan ve şu anda görev yapan BİK ise daha net biçimde yasa dışıdır ve BİK’ in bugüne kadar aldığı kararlar da yasa dışıdır, kadüktür. Böylesi bir yasa dışı çerçevede kalmayı, aşırı İstanbul sevgim nedeniyle bile, daha fazla uzatamazdım.

Dahası bugüne kadar medyada duayeni diye adlandırıldığım “kültür turizmi” konusunda ileri sürdüğüm görüşlerimin hiç birinde sonuç alıcı olamadım. Ayrıca yukarıda da belirttiğim gibi Girişim Grubu da YK’den dışlanmıştır. Kısacası bu YK bünyesinde bir üye olarak Ajans’a hiçbir katkım olamıyor.