Bunları kaçırırsanız üzülürsünüz!

Bunları kaçırırsanız üzülürsünüz!
Bunları kaçırırsanız üzülürsünüz!

Seyyit Han'ın gösterimine Nebahat Çehre de katılacak.

Ne varsa eskilerde var! Şaka şaka, ne varsa gençlerde var tabii de, 34. İstanbul Film Festivali'nin yedinci gününde, kaçırırsanız büyük ihtimalle bir daha hiçbir yerde göremeyeceğiniz önemli şahıslarla bizzat tanışma, sohbet etme imkanınınız var.
Haber: ELÇİN YAHŞİ / Arşivi

‘Onur’lu ustalardan üç film birden 

Bu yıl İstanbul Film Festivali’nin açılış gecesinin en komik anları beklenmedik bir biçimde, Yeşilçam ustalarına onur ödüllerinin verildiği anlardı. Salonda olanlar ya da evde izleyenler hatırlayacaktır. Yılmaz Atadeniz, ödülünü beraber çalıştığı emekçiler adına alırken “Yıllarca onları esirrr gibi çalıştırdım,” dediğinde salonla beraber sahnede Cem Davran da kopmuştu. Süleyman Turan’ın şarap gibi yıllandıkça hoşlaşmış olması, Nebahat Çehre’nin güzelliği gözlerden kaçmadı.
Ben olsam bugünü tamamen bu şahane ustalara ayırır ve bir daha kolay kolay ele geçmeyecek bu fırsatı değerlendirirdim. Düşünün, beyaz perdede üç ikonik Türk filmi izleyeceksiniz, yetmedi, filmlerden sonra yaratıcılarıyla sohbet edeceksiniz. ‘Dikkat Kan Aranıyor’un gösterimine Süleyman Turan ve yönetmen Temel Gürsu, ‘Maskeli 5ler’in gösterimine yine Süleyman Turan ve yönetmen Yılmaz Atadeniz, ‘Seyyit Han’ın gösterimine de Nebahat Çehre katılıyor.
83 yaşındaki delikanlı Yılmaz Atadeniz açılış gecesi filmlerindeki atlarla mücadelesinden, onlara nasıl istediğini yaptıramadığından söz etmişti. Meksika’daki beş kovboyun maceralarını izleyeceğiniz bu filmden sonra kimbilir neler vardır anlatacağı. (İstanbul Modern, 13:30, 16:00, 19:00)

Onur Yürüyüşü’nü başlatanlar
Onur / Pride / Akbank Galaları

1984, Demir Lady iktidarı. Margaret Thatcher, işe yaramadığı gerekçesiyle 20 kömür madenini kapatmaya karar verince, Madenciler Sendikası ülke çapında greve gidiyor. Bir yıl sürecek olan bu mücadelenin ilk günlerinde Londralı genç bir gay aktivistin önderliğinde, sesinizi nasıl kısmaya çalıştıklarını bizden iyi kimse anlamaz diyen lezbiyen ve gayler madencilerin direnişine destek olmaya karar veriyor. Böylece, LGSM (Lesbians and Gays Support Miners) hareketi başlıyor. Sonrası, hem her tarafın kendi hikayesi hem de iki tarafın birbirleriyle anlaşıp kaynaşma hikayesi ve “Dayanışma nedir?” sorusunun cevabı. Eğlenceli, sıcak ve tamamen gerçek bir film, The Wire’ın McNulty’si Dominic West’in masa üstlerinde dans sahnesi unutulmaz.
Filmle değil hayatla alakalı olsa da, The New Yorker’da okuduğum David Denby yazısından bir cümleyi mealen aktarmadan geçmeyeyim: “Geçtiğimiz 30 yıl içinde gayler eşit haklar mücadelesinde kazanımlarını sürdürürken, 1984-85 grevinden yenik çıkan madenciler, İngiltere’deki ve ABD’deki diğer sendikacılar gibi kan kaybetmeye devam ettiler. Pride/Onur bir zaferle bitiyor ama hemen ardından insan içini çekmeden edemiyor. Dayanışma ne yazık ki para ve iktidarın öğütücü manevralarının üstesinden çok nadir gelebiliyor.”
O dönemi yaşayan ve filme de ilham veren aktivistlerden üçü bu gece Rexx’deki gösterime katılıyor. Bir tanesi, filmde LGSM hareketinin karargahı olan küçük kitapçının sahibi, 16 yıl görüşmediği annesiyle madenci kasabasında barışan Gethin Roberts. Eski ekibin Onur’un özel bir gösterimi nedeniyle toplandığı bir gecede “O madenci kasabasına giden minibüsten inen 17 kişiydik, daha sonra aramızdan sekiz kişi AIDS’ten öldü,” demiş. Onların da kimbilir neler vardır anlatacağı. (Atlas ve Rexx, 21:30)

Zorunlu bir açıklama

İlgi çekmek için attığım bir başlık, hiç de zorunlu olmayan bir açıklama esasında ama paylaşmak istedim. Postacının Beyaz Geceleri için ‘uzman’ izleyiciler bu yıl tek bir film görülecekse o da bu olmalı diyorlar demiştim, Ekranella’nın Festival Ajanı’ndan şöyle bir cevap geldi: “... sinema otoritelerinin ‘Festivalde tek film görecekseniz bu olsun’ dediği Postacının Beyaz Geceleri’. Keşke o sinema otoriteleri de bu filmin geçtiği yolu izi olmayan Rus köyüne gidip orada yaşasalar da, bir daha onlardan asla haber alamasak. İmgelere, simgelere, dolaylamalara doyduk.” Ben de dün izleyebildim filmi ve iki yorumun arasında, ilkine bir parça daha yakın bir yerdeyim. “Senin sinema zevkin benimkiyle uyuşuyor” diye bir kalıp var gerçekten. Tek bir filmde herkesin başka bir şey yaşaması çok güzel değil mi sizce de?