Burak Sergen: 'Çingene Boksör'ün duygusu inanılmaz!

Burak Sergen: 'Çingene Boksör'ün duygusu inanılmaz!
Burak Sergen: 'Çingene Boksör'ün duygusu inanılmaz!
Usta oyuncu Burak Sergen, Hitler'i anlatan 'Adolf' oyununun ardından bu kez de 1944'te toplama kampında öldürülen 1933 orta siklet Almanya şampiyonu Rukelie (Ruki) Trollmann'ın çarpıcı hikayesini anlatan 'Çingene Boksör'le yeniden sahnede. Tek kişilik oyunda 7 ayrı karakteri canlandıran Sergen, "Özellikle 'Adolf'ü ve 'Çingene Boksör'ü oynarken hissettiğim duygu inanılmaz. Her ikisi de duygu seviyesi çok yüksek oyunlar diyebiliriz" diyor.
Haber: CAN TOGAYHAN / Arşivi

Büyük ilgi gören ve oldukça beğenilen 'Adolf’ten hemen sonra 'Çingene Boksör’de sahnede yine tek başınızasınız. Bu sizin seçiminiz mi yoksa bir tesadüf mü?
Evet, doğru ‘Adolf’ çok büyük bir ilgi gördü. Yaklaşık 2.5 sezon boyunca neredeyse tüm oyunlarımı kapalı gişe oynadım. ‘Adolf’ bittikten sonra bir arayışa girdim. Aslında bu bir tesadüf değil galiba. Tek kişilik oyunlarda daha rahat ediyorum. ‘Çingene Boksör’ün bana ulaşması aslında bir tesadüf değildi. Selen Birkiye buldu, getirdi. Okudum ve çok beğendim. Yine bir Alman bir yazarın (Rike Reiniger) imzasını taşıyordu ama işin bu kısmı elbette bir tesadüftü... Genelde tek kişilik oyunlara yöneliyorum. Tüm sorumluluğu alıyorsunuz. Tek kişilik oyunlarda, reji, dekor ve kostüm aklınıza gelebilecek her şey içiçe. Tek kişilik oyunlarda her şeyi oyuncu olarak siz temsil ediyorsunuz. Oyuncunun sahnedeki başarısı, aynı zamanda rejinin, kostümün ve ışığın da başarısı demek. Bu ensemble bir oyunda da böyledir kuşkusuz ama tek kişilik oyunlarda bu durumu daha yoğun hissediyorsunuz. Özellikle ‘Adolf’ü ve ‘Çingene Boksör’ü oynarken hissettiğim duygu inanılmaz. Her ikisi de duygu seviyesi çok yüksek oyunlar diyebiliriz.

Tek başına sahnede olmanın avantaj ve dezavantajları neler size göre?
Çoklu oyunlarda rol anlamında her zaman bir paylaşım vardır. Rol arkadaşlarınız vardır, metin paylaşılmıştır. Herhangi bir aksilikte, biri devreye girer ve o durumu kurtarır. Bu oyunlarda çok sıkılmazsınız çünkü arkadaşlarınızla birlikte oynamanın keyfi de söz konusu. Günümüzde özel tiyatroların koşulları düşünüldüğünde de mümkün olduğu kadar kadrosu az olan yani tek kişilik ya da iki kişilik oyunlara bir yönelim olduğunu görebilirsiniz.
Şu anda Kerem Kuraner’in Deep Blue Ideas/Derin Mavi Fikirler, Ustaların Sahnesi adlı tiyatroda sahne alıyor olacağım. Bağımsız ve black box oyunlar prodüksiyon maaliyetleri düşünüldüğünde durumu çok daha kolay kotarabiliyor. Üstelik bu tip oyunların, kalabalık ekipli oyunlara kıyasla turneye çıkması da çok daha kolay.
Tüm bu sebeplerden tek kişilik oyunlara yöneldiğimi söyleyebilirim. Ancak öte yandan bunun bir dezavantajı da yok değil. Turneye çıktığınızda daha yalnız hissediyorsunuz. Zaman zaman sıkılabiliyorsunuz. Tiyatro dünyasında turneye çıkmak bir gelenektir. Çünkü, turne olmadan tiyatro olmaz. Avantajı ise tamamen kendi egonuzla sahnede olmanız. Güzel sanatlarda söz konusu olan tiyatro ise sahnede büyük egolar söz konusu olur. Bu egolar sahnede başka karakterlere bürünerek karşınıza çıkarlar. Ama sonuçta bunlar da sanatçı egolarıdır. Yaklaşık 30-35 yıldır sahnede olan bir sanatçı olarak bu durumdan oldukça sıkıldım. Bunun için de tek kişilik oyunları tercih ediyorum. Kendi başınız, kendi aşınız diye bir söz vardır; tam da böyle bir durum.
Tek kişilik oyunlarda aktör kendi limitlerinin ne kadar olduğunu oldukça net bir şekilde görebiliyor. Çünkü tek kişilik oyunlarda limit çok önemli. Bazen aynı anda beş kişiyi canlandırdığınız da oluyor. Örneğin ben ‘Neyzen Tevfik’te tam 17 karakteri birden canlandırdım. ‘Çingene Boksör’de de yine 7’nin üzerinde karakter canlandırıyorum. Keza ‘Adolf’te de durum aşağı yukarı böyleydi. Aktör ve aktrisler böylece limitlerini daha iyi görebiliyor. Bu da tek kişilik oyunların en avantajlı noktalarından biri. Öte yandan 30 yıldan fazla sahnede olan biri olarak profesyonel anlamda ulaştığınız nokta, metinlere daha ‘monolog’ olarak bakmaya başlıyorsunuz. Bu da çok hoşuma gidiyor elbette. Sanki bir kitabın ilk sayfasını açıp okurken, ezberlemeye başlıyor son sayfasından çıkıyorsunuz. Bütün karakterleri giyiyorsunuz, üzerlerine ışık sıkıyorsunuz. Onları dekorların üzerine oturtup, seslendiriyor, güzel şarkılarla besliyorsunuz. Bu karışımdan ortaya, yeni bir olgu çıkıyor.

Oldukça deneyimli bir oyuncusunuz peki buna bağlı olarak nasıl bir izleyicisiniz?
Size ilginç bir şey söyleyeceğim. Bugünlerde en çok dikkat ettiğim şey, oğlum Cansın’ın gittiği oyunu beğenip, beğenmediği. Elbette yaşı itibarı ile daha çok çocuk oyunlarına gidiyoruz eşim Işıl ile birlikte. Cansın’ın hangi oyunu nasıl izlediği ve değerlendirdiğine önem veriyorum. O bir oyunu soluksuz izliyorsa, bu oyun gerçekten diyebiliyorum. Zira, Cansın’ı daha altı yaşında olmasına rağmen şimdiden bir tiyatro gurusu olarak görüyorum. Örneğin ‘Çingene Boksör’ü soluksuz olarak izledi. Yaşına oranla bu kadar ağır bir oyunu, böyle dikkatle izleyip, son derece ilginç sorular sorduğunu söylebiliyorum. Bazen onu neredeyse Brecht ve Sartre ile tanıştırmak istiyorum; işin şakası bu elbette!

Peki bir oyun izlerken nelere dikkat edersiniz? Beklentileriniz neler olur?
Tiyatro izlemeye gittiğim zaman, önce söz konusu oyunun ciddiye alınmasını isterim. Çünkü tiyatro ciddi bir iş ve ciddi yapıldığında izleyiciyi oldukça etkileyen bir iş. Yönetmeninden set ekibine herkesin profesyonelce ve titizlikle seçilmiş olması çok önemli. Örneğin biz ‘Çingene Boksör’de yönetmen olarak Emrah Elçiboğa ile çalışıyoruz. Emrah, sınıfın gözlüklü en çalışkan çocuğu olarak rahatlıkla nitelendirilebilir. Bu oyun için inanılmaz bir çalışma ortaya koydu. Ben genç isimlere de yol açmak istiyorum. İnsan ustalık ve deneyim seviyesini yükselttikçe, muhakkak el vereceği birilerinin olması gerekiyor diye düşünen aktörlerden biriyim. Bana göre, dünyanın en kutsal şeylerinden biri ‘mesleğini öğretmek’tir. Kısacası tiyatronun her aşamada profesyonel olması gerek. Yüksek bir matematik durumu söz konusu. Hiçbir aşamada aksamaması gerekiyor. Işıkta/müzikte aksama ya da kostümlerden birinde oluşmuş bir yırtık, dekorun yan durmuş olması bile oyunun genelini etkiler. Tüm bu unsurların çok düzgün işliyor ve sahnede düzgün kullanılması gerekiyor.

‘Çingene Boksör’e sizi çeken ne oldu? Johann Rukelie Trollmann’ın izini sürerken neler hissettiniz?
Biliyorsunuz, ‘Adolf’ü çok yakın zamanda oynamıştım. Diktatörlük ya da faşist rejimlerde insanlar dahil tüm canlıların temel hak ve özgürlüklerinin nasıl ihlal edildiği, keyfi uygulamalarla sınırların nasıl aşıldığı ve yaşamlara karışıldığı malum. Günümüzde sorgulayıcı tüm metinler yaşanan bu olaylara ışık tutmaya çalışıyor. Irkçılık tarihin en derin kanayan yaralarından biri. Oyunun broşüründe de belirttiğimiz üzere; diktatörlüklerin en önemli noktalarından biri ayrımcılık. İnsanları ötekileştirme, yabancılaştırma, aileleri yok etme ve parçalama... Irkçılık tüm bunların başında geliyor.

RUKİ’NİN MUHAMMET ALİ’DEN DAHA BÜYÜK OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM

Trollmann’ın biyografisi yakın tarihin en büyük acılarından birini merkez alıyor. Bunun sahneye uyarlanma sürecinde neler yaşadınız?
Aslında oldukça naif ancak bir o kadar da insanın içini burkan bir hikaye var burada. Ruki’nin izini sürmeye başladığımda tüm bunlar beni oldukça derinden etkiledi. Almanya, yakın zamanda Ruki Trollmann’a bir iade-i itibar yaptı. Almanlar, zamanında kendi halkından insanlara karşı uygulanmış olan adaletsizlikler için özür dilemeye devam ediyor. İşte Ruki de bunlardan biri. Bana göre boks tarihinin en önemli ve ilginç figürlerinden biri... Eğer onun yaşam hakkı elinden alınmasaydı, belki de günümüzde ismi Muhammed Ali ile birlikte hatta ondan daha da yukarıda anılabilecek bir boksör olduğunu düşünüyoruz. Ring’de ilk dans eden, bu özel savunma tekniği ile rakibinin darbelerinden sıyrılarak onu yenen bir boksördü. Büyük bir hikayesi ve kocaman bir kalbi olan biriydi Ruki... 21. yüzyıla gelindiğinde onun ismini aklamanın verdiği his bir aktör olarak söyleyebilirim ki, çok güzel. Onun peşinden gitmek gerçekten çok ayrıcalıklı hissettirdi. Umarım seyirci de bu macerada bizimle birlikte olur. Hatta böyle olacağına eminim diyebilirim, çünkü ülkemizde oldukça iyi bir tiyatro izleyicisi var. Oyun beğenilecek mi diye şimdiden büyük bir merak içindeyim...

‘Adolf’ten sonra Rukelie Trollmann gibi perdenin diğer tarafındaki bir karakteri canlandırmak nasıl bir duygu? Birbirine tamamen zıt bu iki karakter arasında siz kendi içinizde nasıl bağlantılar kurdunuz?
Yaklaşık 30 yıldır sahnede biriktirdiğim insanlardan yansıyanlar var. Ben eskiden beri şunu savunan bir aktörüm; bir karakteri canlandırıp ondan kurtulamamaya hatta işi psikolojik destek almaya vardırmaya kesinlikle inanmıyorum. Bir aktör gelir, karakterini giyer sonra da onu çıkarıp yerine asar ve evine döner. Fakat düşünüyorum da, belki biraz büyük konuşmuşum. Adolf’ü oynadığım 2.5 sene oldukça gerilimli geçti. Eşim Işıl ile de bunu sık sık konuştuk. Bu süreçte sürekli bir diktatörün aynasına, onun gözlerine baktım. Dolayısıyla bu rolü, kuliste yerine asıp eve dönemedim bir türlü. Bu da bende sinirli bir ruh haline neden oldu. Öte yandan elbette rolümü çok severek oynadım. Ruki ise bunun tam karşıtı bir karakter. Yine de iki karakter diktatörlüklerin en önemli meselelerinden biri olan ‘ırkçılık’ meselesinde yakınlaşıyor. Biri söz konusu doktrini ortaya koyan, diğeri de buna maruz kalan iki kişi... Zorlukları seçmeyi seviyorum galiba. Işıl’a Adolf’ten sonra daha kolay bir oyun alacağıma dair söz vermiştim. Ama bu sözü tutamadım, onu kandırmış oldum. Geçenlerde provayı izlemeye geldi ve bana ‘kolay’ dediğin rol bu mu diye sordu... Kısacası sahnede Ruki’yi canlandırmak da en az Adolf kadar zor olacak elbette.

SEYİRCİ ‘KARA SEVDA’NIN HAKKINI TESLİM ETMEYE BAŞLADI
Bir yandan yeni bir dizide rol alıyorsunuz. Görünen o ki, ‘Kara Sevda’ yeni sezonun en çok izlenen dizilerinden biri olacak. Tiyatro ve dizi oyunculuğunu aynı anda sürdürmek nasıl hissettiriyor? Fazlasıyla yorulduğunuzu tahmin ediyoruz...
‘Kara Sevda’ başarıyla yönetilen, prodüksiyonu oldukça iyi yapılmış, yönetmeni, yapım şirketi ve cast’ı çok iyi olan bir çalışma. Seyirci de yavaş yavaş ona hakkını teslim etmeye başladı, bu durum beni çok mutlu ediyor. İyi olarak nitelendirebileceğimiz dizi, film ve tiyatro eserlerinin içinde bulunmak tamamen seçicilikle ilgili. Menajerim Cem Tatlıtuğ ile birlikte devamlı bir arayış içinde olduk. Sonucunda hep ‘iyi bir iş’ peşinde olduk. Dikkat ederseniz tutan bir iş değil, iyi bir iş diyorum. Esasında iyi bir işin karşılığı genelde tutan bir iş oluyor zaten. Kara Sevda’nın oldukça iyi bir noktaya ulaşacağına inanıyorum. Tüm bunları birlikte sürdürmek elbette yorucu oluyor. Merkezde tiyatro var ancak dizi ve sinema gibi yan projeleri de hayata geçirmek zorundayız. Üstelik bunları bizler yapmalıyız. Bu yüzden bunu hem maddi hem de manevi olarak bir zorunluluk olarak görüyorum. Kendi dinamikleri içinde hepsi ayrı ayrı keyifli çalışmalar.

Günün birinde emekli olup tüm bu yoğunluktan uzak bir yaşam sürmeyi hayal ediyor musunuz? Yoksa sonuna kadar sahnede olmayı mı yeğlersiniz?
Sanatçının emeklisi olmaz. Kral Lear 80 yaşının üzerinde. Umarım, o günlere ulaşırım ve Kral Lear’ı da oynarım. Çünkü her şey kendi yaşında güzel. Sahnede ölmek isterim elbette. Emekli olmayı düşünmüyorum. Bir oyuncu olarak bedensel bazı gereklilikleri yerine getiremediğim noktada, o zaman memnuniyetle yönetmen olarak devam edebilirim. Usta-çırak ilişkisi olan mesleklerde bu durum hep böyledir. Bilginizi ve deneyiminizi bir sonraki kuşağa aktarmanın bir yolu hep vardır. Esasında üç farklı üniversitede öğretim üyesiyim ancak ne yazık ki gidemiyorum. İleride bu çalışmalara daha çok vakit ayırabileceğimi düşünüyorum. Kısacası niyetim hep sahnede olmak.

Neredeyse genetik anlamda tiyatroyla içiçe bir ailenin üyesisiniz. Bu size nasıl hissettiriyor?
Operacı bir anne ve tiyatrocu bir babanın çocuğuyum... Ancak ailede kardeşim dahil çok sayıda kişinin tiyatrocu olması genetik olarak kişiyi etkiliyor. Mesela oğlum Cansın’ı da gözlemliyorum ve şimdiden çok güzel bir sese, iyi bir kulağa sahip olduğunu söyleyebilirim. İfadeleri, anlatımı ve mimikleri de oldukça başarılı. Dolayısyla bunun genetik bir durum olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün. Cansın’ın ileride tiyatroyu seçip seçmeyeceğini bilemeyiz elbette ama bu mesleği seçecek olursa bunu Türkiye’de yapmasını istemem. Sanatın daha değerli olduğu bir ülkede bu işi yapmasını tercih ederim. Doğrusunu söylemek gerekirse başlangıçta bu genetik kodların peşinde gitmemeye çalıştım aslında ama sonunda yine bu yolu seçtim. Ne kadar kaçsanız da yine bir yerinden yakalanıyorsunuz gibi bir durum söz konusu. Yeniden dünyaya gelseniz neyle uğraşmak istersiniz diye sorsanız, muhakkak yine sahne sanatlardan biri yanıtını verebilirim. Sanatçı olmak bir ayrıcalık. Ve bu ayrıcalığı çok güzel yaşadığımı düşünüyorum.

DeepBlueIdeas Sanatsal Yapımlar prodüksiyonu olan ‘Çingene Boksör’, 4 Kasım ve 18 Kasım saat 20:30’da Duru Tiyatro’da (Kadıköy), 14 Kasım ve 21 Kasım saat 20:30’da ise Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nda (Şişli) izlenebilir. Biletler: 40 TL/ 50 TL
Oyun, aralık ayında Türkiye turnesine çıkacak.