Burhan Doğançay'ın 'Muhteşem Çağ'ı

Burhan Doğançay'ın 'Muhteşem Çağ'ı
Burhan Doğançay'ın 'Muhteşem Çağ'ı
116 ülkede 500 şehrin duvarlarındaki toplumsal birikimi, yaşadığı çağın tarihini resme yazan bir sanatçı: Burhan Doğançay. Sanatçının 50 yıla yayılan çalışmaları İstanbul Modern'deki 'Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı: Burhan Doğançay Retrospektifi' sergisinde bir araya getirildi
Haber: MÜGE BÜYÜKTALAŞ / Arşivi

Burhan Doğançay uzun yıllar sanat hayatını New York’ta devam ettirdi. Şimdilerde Turgutreis’teki ev atölyesinde eşi, eserleri, kütüphanesi, iki köpeği ve iki kedisiyle beraber çalışmalarını devam ettiriyor. Soho’daki atölyesi ise hâlâ açık. Doğançay 50 yıllık sanat hayatından 87 senesinde yapmış olduğu eserine verdiği isim gibi şimdi tam da ‘Muhteşem Çağ’ını yaşıyor.
Sanatçı duvarların dilini okumanın önemini şöyle anlatıyor: “İnsan imajinasyonunun sonu yoktur. Duvarlarda öyle bir resim görüyorsunuz ki bazen, bunu ben hayatta düşünemezdim dedirtiyor size. Bugün duvarlara bakıyorum bomboş. Her yerde tek bir şey var yazılı olan, o da ‘Buraya Çöp Atmayınız’. Bana öyle geliyor ki 21. yüzyılda terörizm artacaktır. Ekonomik olarak gelişmiş memleketlerle fakir memleketler arasındaki fark gittikçe açılıyor. Afrika’dan, Afganistan’dan ölümü göze alarak göç ediyor insanlar. Bu realitenin farkına varmak gerekli.” 

50 yıllık sanat hayatınız boyunca üretmiş olduğunuz eserler dünyanın farklı yerlerindeki müzelerden toplanarak oluşturulan bir sergi bu. Neler düşünüyorsunuz?
Sergi amiyane tabiriyle ‘cuk’ oturdu. Bizim çocukluğumuzda şimdiki gibi oyuncaklar yoktu. Kemikle oynadığımız bir oyun vardı, havaya atıp yerine tam denk getirdiğinizde ‘cuk’ oturdu denilirdi. Bu sergi de tam öyle oldu. Bazı eserler var ki ben bile senelerdir görmemiştim. Misal 1964 senesinde yaptığım 1967’de müzeye girmiş olan ve o zamandan beri görmediğim bir eser var bu sergide. 

Kariyerinize baktığımızda sanatla beraber farklı alanlarda da çalıştığınızı görüyoruz. Hukuk eğitimi almış biri olarak sanatınız bu durumdan nasıl etkilendi?
Hukuk okudum, futbol oynadım, Paris Üniversitesi‘nin Hukuk Fakültesi’nde iktisat doktorası yaptım. Sonra döndüm Turizm Genel Müdürü oldum. İzmir Fuarı’nın komiserliğini yürüttüm, Brüksel sergisini hazırladık, sonra New York’a diplomat olarak gittim. 67 senesinden itibaren New York’ta kalarak tamamen sanatla uğraşmaya başladım. Hukuk benim vizyonumda 180 derecelik bir açılım yarattı. Sadece resim yapsaydım bir yere kadar olurdu. Hukukla sanat ilişkisine baktığınızda tarih boyunca birçok isim var. Cezanne gibi birçok önemli ressam hukuk okumuştur. Kandinsky de hukuk mezunudur. 

Duvarların sanat hayatınızdaki önemi malum ama Manhattan’da 86. Cadde’de gördüğünüz bir duvar var ki diğerlerinden biraz daha farklı bir yeri var...
Duvarlar beni her zaman çok etkilemiştir. Sanatımı bunun üzerine kurdum. Anadolu’yu gezdim. Anadolu duvarlarını inceledim. Duvarlara karşı ilgim hep vardı ama 86. Cadde’deki duvarı gördüğüm zaman, muazzam, çok büyük bir duvar, kolajlar her şey var, çok etkilendim. Duvarlar mevzuu ondan sonra öne çıktı. Ama onun öncesinde gençken Ankara ’da yaptığım suluboyalarda Ankara Kalesi, dar sokaklar ve evler, evlerin duvarlarını çizerdim. Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Han Duvarları’ diye şiiri vardır. Duvarlar bir toplumun aynasıdır. Türkiye ’de de duvarlar çok önem taşır. Bir dönem gençliğin kendini ifade edebilme alanıydı duvarlar. Şimdi bakıyoruz artık gençlerin arabaları, sevgilileri ve bilgisayarları var. Duvarlara bir şey yazacak vakit kalmıyor. Biz okuldan çıkar, yürüyerek kahveye giderdik. Bir şeylere kızdığında insanlar bunu duvarlara yazardı. Halen ekonomik anlamda az gelişmiş ülkelerde bu geleneğin devam ettiğini de görebilirsiniz. Resmin genlerimizde olduğunun da bir işaretidir duvarlar. Her çocuk duvarlara bir şeyler çizer. 

Üç eser var yan yana asılı olan, üçü de 87 senesinde yapmış olduğunuz. Özellikle ‘Mavi Senfoni’ açık arttırmadaki fiyatıyla bir dönem gündeme gelmişti. Bu üçlüyü özel kılan nedir?
‘Mavi Senfoni’ Sultanahmet Camii’nin mavi çinilerinden esinlenerek yaptığım bir eser. Muhteşem Çağ Kanuni Sultan Süleyman dönemini anlatır. Aslında bir tane de Mimar Sinan hakkında yaptığım vardı ama onun nerede olduğu ne yazık ki bilinmiyor şu an. Sultanahmet, Kanuni ve Mimar Sinan Türk tarihinin önemli figürleridir. Aynı dönem Madonna’yı da yapmıştım. 

Grego serisi var bir de, sizin etkilendiğiniz söylenen bir graffitti sanatçısı olduğu da söyleniyor. Nedir Grego’nun hikâyesi?
Grego bir devirdir. Duvarlar biliyorsunuz hep tuğla, pis, kahverengi, kirlidir. Birisi gelmiş oraya sarı, kırmızı gibi primeri renkleri kullanarak bir şey yapmış ve altına bir imza atmış ‘Grego’ diye. Bundan etkilenerek ‘Grego’nun Duvarları’ diye bir sergi yaptım. Çoğu zaman Grego ben oldum aslında. Çünkü o bir tek ufacık bir şeydi bir duvarda. 

2009 senesinde Halil Altındere bir video çalışması yaptı. Sizin bir resminizi bir koleksiyonerin kafasına geçirip bunu Contemporary İstanbul Fuarı’nda sergiledi. Bu çalışmanın öncesinde haberiniz olmuş muydu?
Sansasyon yaratmak için yapılmış bir şey olduğunu düşünüyorum. Bana yöneltilmiş eleştirilere de hiçbir zaman cevap vermedim. İsteyen istediğini yapabilir, yazabilir. Bu tür işlerde birçok zaman gaye budur, bütün dünyada polemik yaratmak üzerinedir. Benim resmim olmuş, başka resim olmuş önemi yok. Zaten aynısı yıllar önce yapılmıştı, biliyoruz. O bakımdan pek orijinal bir tarafı da yok. 

Paris ve New York’a gittiğiniz ilk zamanlar modern çağı etkileyen büyük olayların, örneğin pop-art’ın yükselişe geçtiği, Andy Warhol gibi sanatçıların öne çıktığı dönemler. Nasıl bir etkileşim oldu bu dönemde, ciddi bir rekabet ortamı vardı şüphesiz.
Paris’in en iyi zamanıydı, üç asır dünyanın sanat merkeziydi. Ondan önce yedi asır Roma’dır. İkinci Dünya Harbi’nden sonra bu New York’a geçti. Ben bunu çok evvelinden gördüm ve dedim ki New York’a gitmek lazım. Şarkı da vardır ‘New York’ta yaparsan her yerde yaparsın’ diye. İstanbul’da araba kullanırsan her tarafta kullanırsın. Bunun gibi. Bana çok şey öğretti. Türkiye’de 62 senesinde müzenin M’si yoktu. Biz Rönesans’ı atlamışız bir defa. Beş asır geriden geliyoruz. Kolay kolay kapanmaz. Rönesans’ı yaşamış memleketlere bakın, hepsinde bırakın şehirleri kasabalarında bile müze vardır. Rönesans yalnız sanatta değil hayatın bütün alanlarında yaşanan bir devrimdir. Fransızca ‘yeniden doğuş’ demektir zaten adı üstünde. 

Türkiye’de genç sanatçıların heykel, resim gibi klasik mecralardan çok daha kavramsal video, enstalasyon gibi alanlara yöneldiği malum. Bu yönelimi neye bağlıyorsunuz?
Bütün mesele herkesin çok maddiyatçı olması bugün. Herkesin gayesi kısa zamanda köşeyi dönüp zengin olmaktan ibaret. Araba alayım, şunu alayım bunu alayım. Dünyada en fazla cep telefonu alan memleketiz. Lükse karşı muazzam bir zaaf var. Olmaz böyle tabii ki. 

Yıldız Holding’in sponsor olduğu ‘Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı: Burhan Doğançay Retrospektifi’ 23 Eylül’e kadar İstanbul Modern’de.