Burkayla ölen kadınlara yolculuk

Şimdilerde çöküşünü naklen izlediğimiz Taliban rejiminin Afgan kadınları üzerinde kurduğu baskı malum.

AYIN ARDINDAKİ GÜNEŞ: KANDAHAR
SAFAR E GHANDEHAR
Yönetmen: Mohsen Makhmalbaf
Senaryo: Mohsen Makhmalbaf
Görüntü: İbrahim Ghafori
Müzik: M.R. Darvishi
Kurgu: Mohsen Makhmalbaf
Oyuncular: Nilüfer Pazira, Hasan Tantai, Sadou Teymouri, 2001
Fransa-İran, 85 dk. (Denk Ajans)
***
Şimdilerde çöküşünü naklen izlediğimiz Taliban rejiminin Afgan kadınları üzerinde kurduğu baskı malum. Verilen değer konusunda son sıralarda (belki de son sırada) yer alan bu kadınların, uzun yıllar boyunca yaşadıkları 'kimliksizlik', ne yazık ki bugüne kadar giderilebilmiş bir sorun değildi. Taliban rejiminin yönetimden
'çekilmesi'nin ardından belli ölçülerde de olsa 'özgürlük naraları' atması beklenen kadınlar, bunca ezikliğin üzerine 'o eski güzel günler'e geri dönebilecek mi, göreceğiz...
İran'daki İslam cumhuriyeti rejimiyle birlikte büyüyen ve şiirsel sinemasıyla Batı'da büyük prim yapan Mohsen Makhmalbaf, Afgan kadınının yaşadığı dramı beyazperdeye yansıtmak gibi 'görev' olarak kabul edilebilecek zor bir projeye soyunmuş 'Ayın Ardındaki Güneş: Kandahar'la (Safar e Ghandehar).
Güneş tutulması ve intihar
Makhmalbaf'ın filmi, tümüyle gerçekleri yansıtmasa da, gerçeklerden yola çıkılarak çekilmiş bir yapım. Kanada'da yaşayan Afgan kadın gazeteci Nafas (Nilüfer Pazira), Afganistan'daki kız kardeşinden bir mektup alır. Mektupta, Taliban'ın baskısına dayanamadığını ve güneş tutulmasından hemen önce intihar edeceğini söylemektedir genç kadın. Bunun üzerine harekete geçen ve kardeşine ulaşıp onu ülke dışına kaçırmak için elinden geleni yapan Nafas'ın Kandahar'a doğru yaptığı zorlu yolculuğu izleriz film boyunca. Önce kalabalık bir Afgan ailenin arasına karışan, ardından Khak (Sadou Teymouri) adlı bir çocuğun rehberliğinde yoluna devam eden, sonrasında ise Afganistan'da yaşayan bir Afro-Amerikalı olan doktor Sahid'in (Hassan Tantai) yardımıyla Kandahar'a ulaşmaya çalışan Nafas, son olarak da tek kollu bir adamın rehberliğine sığınır. Kendisini de giderek Afgan kadınlardan biri olmaya doğru iten yazgısı, Nafas'ı içinden çıkılması zor bir girdabın içine çekmektedir...
'Ayın Ardındaki Güneş: Kandahar', gerçekliği üzerine tartışmaya gerek duyulmayacak çarpıcı görüntüler ve saptamalarla etkileyici bir yapıt. Yaşam standartları ve düşünce yapısıyla çağın çok gerisinde kalmış bir rejimin yarattığı 'ilkelliğin' panoramasını çiziyor film. Nafas'ın yolculuğu sırasında yaşadıkları, karşısına çıkan karakterler ve en önemlisi de burka içinde kaybolup giden, adeta birer 'yaratık' görünümündeki kadınlar, bu panoramanın keskin hatlarını belirginleştiren unsurlar oluyorlar. Afgan kadınların, yazgılarına boyun eğmekten başka çareleri olmadığını hissettiren trajedileri ise, Afganistan'ın yaşamdan kopuk yüzünü gözler önüne seriyor.
Makhmalbaf, filminde dramatik kurgunun izlerini takip etse de, belgesel tadında bir yapıtın ipuçlarını veriyor. Güneş tutulması gibi son derece 'çözümlemeye açık' bir metafordan yola çıkıp, şiirsel görüntüler ve metinler eşliğinde gerçeğe kucak açıyor. Ulaşmaya çalıştığı nokta, her ne kadar 'silik' ve 'uzak' olsa da, 'uzun mesafe koşucusunun yalnızlığı'nı paylaşarak hedefine adım adım yaklaşıyor yönetmen.
Batılı bakış açısı
Bu filmin anlattıklarının yaşamsallığı konusunda söylenecek pek bir şey yok. Ancak işin bir de 'perde arkası' kısmı var ki, 'rahatsız edici' olan da o. Kendi kaderini kendi elleriyle belirleme gibi bir lüksü hiçbir zaman olmayan Afganistan, bugünlerde yine dıştan gelen bir müdahaleyle geleceğini biçimlendirmeye çalışıyor. Kadınlarının kimliksizleşme meselesini sinema yoluyla karşımıza getiren 'Ayın Ardındaki Güneş: Kandahar'da da aynı durum söz konusu. İranlı bir sinemacının bakış açısıyla ve Kanada'da yaşayan bir kahramanın varlığıyla önümüze sürülen film, daha önce birçok yapımda rastladığımız Batılı gözlemlerin yeni bir ürünü. 'Geceyarısı Ekspresi'nde (Midnight Express) Alan Parker'ın, 'Salvador'da Oliver Stone'un, 'Burma'da Gözyaşları'nda (Beyond Rangoon) John Boorman'ın, 'Ateş Altında'da (Under Fire) Roger Spottiswoode'un, 'Arabistanlı Lawrence'ta (Lawrence of Arabia) David Lean'in ve daha birçok yönetmenin birçok filmde yaptığını, bu kez daha küçük ölçeklerde Mohsen Makhmalbaf yapıyor. İyi mi ediyor? Kısmen, ama tam olarak değil...