Büyük sözler yerine çizgileri seçerim

Büyük sözler yerine çizgileri seçerim
Büyük sözler yerine çizgileri seçerim

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Edebiyatçı, gazeteci, müzisyen, yönetmen, oyuncu... Bu kez ressam kimliğiyle karşımıza çıkan Mehmet Güreli, 'Kumsalda Yürür Gibi' sergisini yakın dostu, oyuncu Görkem Yeltan'a anlattı
Haber: GÖRKEM YELTAN / Arşivi

Mehmet Güreli’nin yaptığı her iş incelikli bir dille gezinir aramızda. Bugüne kadar yaptıklarıyla, üretiminin mis gibi kalite kokan her zerresiyle gelecek yıllara nasıl selam yolladığını bilip, bu işlerin lezzetini bugün yakalayanlar onu büyüteçlerinin altında tutarlar. Bazen resimlerindeki kadınlar, kuşlar ve kurduğu dünyalarla bazen de bir bestesiyle yolculuğa çıkarır onu takip edenleri. Odasında gezdirdiği, tahtalar ve şapkalarla birleşen kadınlarla çıkılan ya da bir yağmur sesine karışan gölgedir buluşturduğu yolculuk. Edebiyatçı, gazeteci, müzisyen, yönetmen, oyuncu, belgeselci, arşivci, her yere bakan ve herkese tevazuyla öğreten adam ya da başka bir tanım onun için tek başına yeterli değildir. Başka bir dünyadır yarattıklarıyla keyif içinde dolanan Güreli. Bu kez de bizi 1 Haziran’a kadar görebileceğimiz Artium’daki ‘Kumsalda Yürür Gibi’ sergisi ile keyifli, taptaze bir yürüyüşe çıkartıyor. 

Bu kadar çok alanda üretim vermenin sırrı nedir, Mehmet Güreli nasıl üretir?
Ben evin içinde dolaşırken, evimde bulunan her şey bana ayrıcalıklar yaşatır. Her şey birbirinin içinden çıkar ve hayat aslında bir bütündür. Bu bütün, beyninin içine yerleşmiştir. Hepsi ayrı ayrı odalarda yaşayan şeylerdir ve birdenbire ortaya çıkarlar. Hangisinin penceresi açılır, ne zaman çıkar bunu kestirmek mümkün değildir. O çıkanı filme, öyküye, müziğe dönüştürmek benim görevimdir. Onun neye dönüşeceğini ben bilemem. Hiç ummadığım yerden bir şey çıkabilir. Belki de işin sırrı burada! 

‘Kumsalda Yürümek’ nasıldır Mehmet Güreli’nin dünyasında. Biz izleyenleri nasıl bir yürüyüşe davet ediyor bu sergi?
Sahilde bir yerde, bir tatil kasabasında kurduğum hayallerden biridir bu. Bütün gün çalışmış, sonra evden çıkmış, serseri serseri dolaşırken sanki sahile vuran dalgaların sesi çeker beni ve birdenbire kumsalda yürürken bulurum kendimi. Bu yürüyüş bir anlamda yaptıklarımı gözden geçirmek için birebir iyi gelir bana. Eğer yazıyorsam, yeni kelimeler aramaya çıkmışım demektir. Resim yapıyorsam… Ve odadan çıkarken aklımda bir renk kalır gözüme takılan, henüz bir şekle dönüşmemiş olan. Kumsallar bana yürümenin, yol almanın ya da kendi olmanın zorluğunu hatırlatır. Her adım bir tepeyi aşmak gibidir. Ve hafızamızın belirli bölümlerine, beynin tenha hücrelerine bir yolculuk başlar. Dalga sesleri o hücrelere ulaşır, solmuş renkleri kışkırtır, geri dönülmenin imkânsızlığını haber verir usulca. 

Bu sergide sennelier başrolü aldı diyebilir miyiz?
Sennelier de geç kullanmaya başladığım boyalardan biridir. Bu sergide yer alan resimlerin bazılarında kendilerini çok belli ediyorlar sanırım. Ama topu topu sadece iki renk kullanmışımdır. İşte bazı renklerin büyüsü buradadır. Gizlice odanıza girebilir bütün dengeleri altüst edebilir, diğer boyalarla, renklerle yeni hikâyeler yaratırlar ki o hikâyeler sizin aklınızdaki, anlatmayı düşünmedikleriniz olabilir. 

Resim hangi yıllarda başladı? Nasıl ressamlığa doğru bir yolculuğa çıktı Güreli? Nasıl devam edecek bu yol?
Yıllar önce karikatürle başladı her şey, sonra her yere çizilen desenler takip etti. Sempe, Bosc, Steinberg, Turhan Selçuk, Tan Oral gibi çizerlerle sürdü yolculuk. Her gün yeni bir ressam katıldı kervana. Kendimi tanımlamaktan hep uzak durdum, bir boya buluyorsunuz ve her şey yeniden başlıyor. Kendime resim yapan biri diyebilirim ancak. Beni ilk heyecanlandıran resmin Henri Matisse’in ‘Kemanlı Oda’ tablosu olduğunu hatırlıyorum. İçimden belki işte resim bu demişimdir. Daha sonra yıllarca duvarımı süslemiştir. ‘Matisse’in Penceresi’ adlı bir öykü de yazmıştım. 

Her şey birbirinin içinden çıkıyor, birbirini besliyor elbette. Resmin özel olarak hayatın ya da sanatın içinde tuttuğu bir kesitten bahsetmemiz mümkün mü?
Resimle, gitarla uğraşan insanlar bilir, bir tehlike söz konusu olduğunda önce elleri korumayı düşünür insan. Ve mizahı, oyunu unutmamak, o yüzden bir de yalnız kalmak istemezler. Eller, bu yürüyüşün yol göstericisidir. Ve yürürken sahilde gözleri Picasso’nun dediği gibi, ‘bulunmuş zaman’dan koparır onları, bilmedikleri bir alana bırakır. Çünkü mesele her daim ‘keşfedilecek zaman’dır.
Her sergide Güreli takipçilerinin içini titreten değişimlerle çıkılan bir yolculuk söz konusu...
Kendimi bir dama oyuncusu gibi görüyorum. Amacım, sadelik içinde kendime verdiğim sözleri tutmak… Büyük sözler yerine çizgileri seçerim. Bazen uzaklaşır her şey sizden, uçar gider. Bir filmin afişi önünde duranların o filmi ne yazık ki görmediklerini bir tek siz bilirsiniz, yine de tek kelime etmezsiniz. Film başlamak üzeredir. Düşündüğünüz resim bile henüz yoktur ortada. Şimdi başladığınız resim, yıllar önce başka bir resme dönüşmüştür bile… Sergi açılmıştır çoktan… 

Van Gogh, Teo’ya kızıyor renklerden haberi olmadığı için... Kızgınlıklar sanatçıyı başka yerlere götürebilecek duygular mıdır? Başka bir ülkede yaşayan Mehmet Güreli ve işleri farklı mı olurdu?
İnsanın kendi olmadan önce kendiyle uzun uzun konuşması gerekir, ne olacağını kestirebilsin diye en azından. Ve kızgınlık, başkaları gibi olamamaktır, ötekiyi ölü sanmaktır. Boşluk, canavarlarını bir daha geri çağırmaz. Başka bir ülkede yaşasaydım farklı olmazdı işlerim, durumum farklı olurdu belki ama nasıl olurdu bilemem. 

Bir ressam için bugün, dün ve burada olmakla başka ülkede olmak arasında nasıl farklar vardır?
Artık öyle bir zamana doğru gidiyor ki hayat, imkânsız buluşmalar, çarpışan kuşlar ve bitmemiş şarkılar tarih oluyor. Siz daha ne çarpmış anlamadım derken başka bir sahneye geçiyor hayat. Treni kaçırdığınızda nelerin gittiğini hatırlamıyorsunuz artık. 

Ülkemizde, hatta dünyadaki birçok şehrin duvarlarına asılı Mehmet Güreli tabloları... Unutulan ve sonra karşılaşıldığında hatırlanan, varlıklarıyla mutluluk veren tablolar var mı?
Bana sunulan o kadar hediye var ki evimde. Şimdiye kadar duyduğum sözler, kitaplar, filmler, albümler benim hayatımı tamamlıyor. Unuttuğum tablom yok ama yeniden görmek istediklerim var. Napoli’de, Thames’e bakan bir evde ya da Tunus’ta… Bazılarının diaları olmadığı için özlüyorum onları ama onlara iyi bakıldığından da eminim. Bir parça sevincimden söz etmem gerekirse, resimlerimin hep hoş insanların, saygı duyduğum insanların duvarlarında olmasıdır. Bu da bana fazlasıyla yetiyor.


Öyle bir dönem ki bu...

Sanat ölümsüz müdür, sahtekâr sanatçı var mıdır, Güreli’nin sanatın her dalına duyduğu merak yanında spor , siyaset gibi alanlar ve dünyada olan biten her şeyi takip etmesinin altında neler yatar?
Dünya bir yandan da kümelerin ya da kitlelerin henüz farkına varmadığı büyük yanılgılar çağını yaşıyor. Öyle bir dönem ki bu; sessiz bir gömme töreni gibi. Mezarlıktakiler ölenleri tanımıyor bile ama yüzlerinde garip bir memnuniyet. Okul, dershane sahipleri, satıcılar, reklamcılar, midyeciler, dernek dernek koşturanlar… Hepsi burada. Belki de yanılgı değil, sahte botanikçilerin bir gösterisi ya da bir tuzak olarak da düşünülebilir. Onların istediği ama bundan sonra birer vida olarak devam edecekleri bir dönem… Sanki dünyanın istilasından söz ediyorum gibi. Gerçek sanatçılar yerine birileri hazırlanmış. Arkalarında bankalar ve medya var, tezgâha kimse inanmıyor. Çizgi-roman kahramanları öldürülmüş, Elvis’in internet sitesi kazınmış. Tuhaf bir çağ. Resmin yerini meşrubat kutuları, müziğin yerini ise teneke kutuları almış ve komedi filmleri artık sadece gülme efektleriyle yüklü. Orwell’in mezarının yeri değiştiriliyor. Bunu niye yaptıklarını ben de anlamadım.