'Cannes benim için bir köşe taşı mı olacak yoksa öylesine bir taş mı henüz bilmiyorum'

'Cannes benim için bir köşe taşı mı olacak yoksa öylesine bir taş mı henüz bilmiyorum'
'Cannes benim için bir köşe taşı mı olacak yoksa öylesine bir taş mı henüz bilmiyorum'

FOTOĞRAFLAR: ERHAN ARIK/NARPHOTOS

4555 film arasından sıyrılarak Cannes Film Festivali'nde kısa film dalında yarışmaya hak kazanan 'Salı'nın genç yönetmeni Ziya Demirel'den sinema yolculuğunu, filmi 'Salı'yı ve kişisel öyküsünü dinledik.
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Çarşamba günü başlayan 68. Cannes Film Festivali’nin Kısa Film Bölümü Resmi Seçkisi’nde bu sene Türkiye ’den bir film yarışacak. 4555 film arasından seçilen dokuz kısa filmden biri olan ‘Salı’, genç yönetmen Ziya Demirel’in dördüncü kısa metraj işi. 1988 doğumlu Demirel’in edebiyat, tiyatro ve sinemaya olan alakası çocukluk çağında beliriyor, lise yıllarında, kendi deyişiyle “Anlatma isteği yüksek olan bir genç.” Filmlere merakı kuzeniyle yaptığı sohbetlerden, tiyatroya ise lisede ‘bulaşmış’. Anne-babası tarafından küçüklükten itibaren edebiyata yönlendirilmiş bir sinemacı, dahası ismini taşıdığı dedesi Ziya Demirel de 40’lardan 80 sonuna kadar tiyatro yapmış olan bir sanatçı…
Ziya Demirel, Galatasaray Üniversitesi’ndeki endüstri mühendisliği eğitiminin üstüne Prag Film Okulu’nda yönetmenlik ve senaryo yazarlığı okuyor. ‘Salı’dan önce üç kısa filmi, o filmlerle gelen çeşitli ödülleri var. ‘Salı’da liseli genç bir kadın aracılığıyla şehirle gün boyu kurduğumuz temas anlarına dokunuyor.
Ziya Demirel ve ekip bugün, Kısa Metraj Film dalında Altın Palmiye Ödülü için yarışmak üzere Cannes yolcusu. Filmin Cannes’daki basın gösterimi 19 Mayıs’ta, 23 Mayıs’ta ise resmi gösterim gerçekleşecek. Demirel Cannes öncesi hummalı bir koşturmaca içindeyken sorularımızı yanıtladı. 

Cannes Film Festivali’ne başvurmaya nasıl karar verdiniz?
Kısa filmler, hatta uzun metrajlı filmler de son yıllarda biraz festivallere bağımlı hale geldi, özellikle de internet dışında bir platformda filmlerinizin seyirciyle buluşmasını istiyorsanız. Bu sebeple biraz da zorunluluktan filmlerin bir festival stratejisi olması gerekliliği ortaya çıkıyor. Yapımcım, arkadaşım, çok güzel insan Anna Maria Aslanoğlu’yla beraber bir festival stratejisi oluşturduk ve ilk olarak büyük festivallere başvurma kararını verdik.

'HAYALİM CANNES'DI DİYEBİLECEĞİM BİR DURUM YOK...  
'Salı' dördüncü kısa filminiz, sinema geçmişiniz boyunca bir hayaliniz var mıydı; “Bir gün Cannes’a giderim filmimle” gibilerinden…

“Sonrasında sinema yapacağım” diyerek başladığım bir mühendislik lisansım vardı. Öncesinde pratik olarak daha çok tiyatroyla uğraşıyordum. Tiyatro ekibimizle yaptığımız bazı filmler oldu. Bu sırada, hatta öncesinde de kendi adıma belli bir memnuniyet eşiğine ulaşmış bir film çekmeyi istiyordum. Bu istek doğrultusunda da “Cannes'da bir filmin gösterilmesini ister misin?” diye sorsalar, “Hayır” demezdim tabii, fakat “Hayalim, hedefim Cannes'dı ve ulaştım” diyebileceğim bir durum kesinlikle yok. ‘Salı’yı, yalnızca Cannes Film Festivali'nde yarıştığı için bu eşiğe ulaşmış saymak doğru olmaz. Öyle dersem, hem önceki bazı filmlerime haksızlık etmiş olurum, hem de genel olarak, olmuşluk hissini biraz zararlı buluyorum.

4555 filmden sıyrılan dokuz filmden biri olmak yürek çarptıran bir durum. Haberi nasıl aldınız, ne hissettiniz?
Çok film çekiliyor. Bu hem iyi, hem kötü bir durum. Sayılar biraz korkutabiliyor. Bu sayıların arasında kaybolan –festival seçiçi kurulları nezdinde– birçok çok iyi film var. Filmin seçilmesi ve seçilmemesi oradaki birkaç insanın kararlarına bağlı. Bu sebeple bir beklenti yaratmamak daha sağlıklı bir durum. Daha önce birçok kez red yemiş biri olarak bunu iyi biliyorum. Cannes’a başvurduğumuz süreçte de bunun farkındaydım. Fakat günler ilerledikçe almadığımız red e-maili ister istemez bilinçaltında, üstünde, arada bir yerlerde, önleyemediğiniz bir beklenti yaratıyor. O gün de kardeşimle evde otururuken +33’lü bir telefon gelince, Fransa’da yaşayan arkadaşlarımdan olabileceğini de düşünerek temkinli bir şekilde açtım telefonu…

SMOKİN ZORUNLULUĞU GİBİ KONULAR VAR KAFAMDA ŞU AN
Bugün ekiple birlikte Cannes yolcususunuz, nasıl duygu durumunuz? Aklınızdan neler geçiyor? Ödül ihtimaline karşı bir konuşma hazırladınız mı mesela?
Çok fazla bürokratik ve teknik iş var şu an.  Bunların arasında bir kafa karışıklığı yaşıyorum sık sık. Bu strese de varabiliyor. Ödül almakla ilgili herhangi bir hissim yok şu an. Smokin giymek zorunluluğu gibi başka konular da var kafamı yoran.  Oturup bir konuşma hazırlamadım. Daha önce de hazırlamamıştım. Bu konuşmalarda da çok iyi değilim.

           FOTOĞRAF: ERHAN ARIK/NARPHOTOS

‘Salı’nın öyküsü ne zaman, nasıl düştü aklınıza?

Buket Coşkuner bana başından geçen bir günle ilgili yazdığı bir metin gösterdi. Metinde gün içinde temasın farklı boyutları mevcuttu. Önceki kısa filmlerinden ‘Evicko’dan da biraz haşır neşir olduğum temas meselesi kafamda bir şeyler uyandırdı. ‘Evicko’da teması daha spesifik bir hikâyede işlemiştim. ‘Salı’nın içinde ayrıca şehrin teması vardı. Bir de İstanbul’u bir karakter olarak kullanacağım bir film çekmek gibi bir isteğim vardı. Buket’in bu anısı üzerinden hareketle beraber bir senaryo yazmaya başladık. Kendi anılarımdan ve gözlemlerimden de bir şeyler ekledim. Çekimlerden bir iki hafta öncesine kadar değişen, gelişen bir senaryomuz vardı.

Filminin merkezinde lise öğrencisi, genç bir kadın var. Temas meselesini ve şehrin temasını bir kadın üzerinden anlatma ihtiyacı nasıl oluştu? Bana sorarsanız en ürpertici temas anı, otobüsteki sahne. Haliyle izlerken kadınların Türkiye’deki bitmeyen taciz gündemine bir selam yolladığını düşündüm. Ne dersiniz bu konuda?
Şehrin teması herkesin başına gelebilecek bir şey olmakla beraber kişi kadın olduğunda evden çıkar çıkmaz daha belirgin bir çatışma başlıyor. Türkiye’de bu çatışma –kadınların yaşadığı–  çok baskın ve sık. Bunu değişken boyutlarda yaşamayan bir kadınla tanışmadım. Filmdeki ikinci temas, yani otobüste yaşanan temas, bariz olan tiksinti ve ürperi hislerinin yanı sıra çevredekilerin müdahalesiyle bir boyut daha kazanıyor. Şehrin teması tam da bu aslında. Taciz gündemine selam yollamak istemem.

Başrol oyuncunuz Melisa Balaban hayli başarılı, onun filme dahil olma öyküsü nedir?
Geçtiğimiz sezon, içinde bulunduğum tiyatro ekibi Sarı Sandalye ile Georges Perec’in metninden uyarladığımız bir oyun sahneye koyduk. Melis (Balaban) bu oyunda benim yardımcılığımı yaptığı için onu yakından tanıyordum. Proje ilk şekillenmeye başlarken Melis’in kayıtsız ve hırssız halinin bu rol için uygun olabileceğini düşündüm, fakat aynı zamanda arkadaş olduğumuz için ne kadar objektif kalabildiğimden emin değildim. Birçok yetenekli oyuncuyla görüştük. Sonunda ilk düşündüğüm, oyuncu olmayan Melis’in rol için en uygun aday olduğuna karar verdik.

DEDEM DEMANS HASTASIYDI AMA YÖNETTİĞİ OYUNLARI ÇOK İYİ HATIRLARDI 
Sizi tanımayı en sona saklamış olduk. Kimdir Ziya Demirel, anlatır mısınız?
Adana'da doğdum fakat İstanbul’da büyüdüm. Liseyi de İstanbul’da okudum yani. Anneannem ve dedemin yanında yaz aylarında kalırdım Adana’da. Kendimi bildim bileli onlarla paylaşımımız yüksek bir düzeydeydi, halen de anneannemle bu değerli paylaşımı sürdürürüz. Annem ve babam küçük yaşlarda beni edebiyata yönlendirdiği için kendimi şanslı bulurum. Babamın babası, diğer dedem Ziya Demirel, bir tiyatro rejisörüydü. Tiyatroya olan merakım ondan mı kaynaklanıyor bilmiyorum. Anlatma isteği yüksek olan bir gençtim ve filmlere kuzenimle yaptığım sohbetlerden ötürü çok meraklıydım. Bu sebeple lisede sonradan sinemaya evrilir düşüncesiyle tiyatroyla ilgilendim. Sonrasında tiyatro daha merkezi bir yere geldi, sinemayı unuttum diyebilirim bir süre.
Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’nda devam ettim tiyatro çalışmalarına. Okuduğum bölümü –endüstri mühendisliği– matematik dersleri dışında sevmiyordum. Bu sıralar sinema düşünceleri tekrar belirdi kafamda. Gizem Kastamonulu’nun cesaretlendirmesiyle amatör olarak tiyatro ekibiyle bir film çektik. İçinde hataların her düzeyde bulunduğu o film bana büyük bir cesaret verdi ve mühendislikle 3. sınıfta ruhen vedalaştım. Fakat yine de bölümü bitirmek istedim. Aileyi memnun etme çabası olabilir bu. Alttan çok dersim vardı, bu sebeple çalışmam gerekti. Bu çalışmalar sırasında kimi derslerden zevk aldım fakat diplomayı aldıktan sonra bir daha mühendislikle bir bağım olmadı. Yine de bazı hocalarımla ara sıra haberleşiriz.Geriye döndüğümde de psikoloji, sosyoloji ya da bilgisayar mühendisliği okusaymışım daha iyi olurmuş gibi geliyor.

Hakkınızda web taraması yapınca çıkıyor karşımıza dedeniz, tiyatro sanatçısı Ziya Demirel. Kendisiyle ve onun tiyatro deneyimiyle nasıl bir ilişkiniz oldu?
Ben lise hazırlıkta tiyatroya bir Shakespeare oyunuyla başlamıştım. ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’... Demans hastası olan dedemle oyunla ilgili konuştuğumuzu hatırlıyorum. Unutmadığım bir şey, dedemin hastalığı sebebiyle aile bireylerinin isimlerini unuturken Shakespeare ve Haldun Taner’den sık sık bahsetmesi, yıllar önce yönettiği ve oynadığı oyunları, ekip arkadaşlarını çok iyi hatırlamasıydı. Tiyatroyla ilgilenmemin dedemle ilgili olup olmadığını bilmiyorum. Çünkü o zaman çok farkında olmadığım bir şanstı. Fakat ilgimi keşfettikten sonra onun ve diğer dedemin, Tahir Dedemin kütüphanelerinden çok faydalandım, hâlâ da faydalanırım. Sinemaya olan ilgim kuzenimle yaptığımız film sohbetlerinden geliyor diye düşünüyorum.

Önceki kısa filmlerinizden ‘Evicko’da yine ‘kadın tarafından’ nefis bir öykü anlatılmış… ‘Erkek iktidarı’ üzerine kafa yorduğunu, rahatsızlıklarınızı filme döktüğünüzü hissettim, öyle midir?
‘Evicko’ya dair kimi tartışmalar olabiliyor. Çıkış noktam erkek iktidarı değildi. Ama ilişkilerdeki sinsi iktidar, filmin temalarından bir tanesiydi. 'Evicko’da ikili ilişkilerdeki bazı dinamik/değişken hisleri anlatmak istiyordum. İkili ilişkilerde devam etmenin kolaylığı, kayıtsızlık gibi hisler bunlar. Özellikle bu ikisi, kendi deneyimlerime göre tek bir cinsiyete özel değiller. Bir cevabım yoktu aslında, öyle göstermek istemiştim ya da sormak diyelim.

‘Evicko’da Cehov’dan çıkmışsınız yola, başka kimler vardır zihninizi çelen edebiyatçı, sinemacı olarak?
Birçok isim var ve dönem dönem haklarında hislerim değişebiliyor. O yüzden birilerini söylemekte zorlanıyorum. Şu dönemde çok Ionesco okuyorum.

Bundan sonrası için neler var aklınızda? Cannes’ı bir tür ‘köşe taşı’ olarak görüyor musunuz mesela sinema kariyerinizde?
Bazı süreçlerin daha kolaylaşacağını düşünüyorum. Fakat ben ne yapacağına, nasıl yapacağına karar vermekte zorlanan bir insanım, bu yine çok zor olacak. Şimdiden bir köşe taşı mı olacak yoksa öylesine bir taş mı bilmiyorum. Öyle bir mesafe alamıyorum kendime. Belki…