Cannes Film Festivali'nin konutunda 6 ay

Cannes Film Festivali'nin konutunda 6 ay
Cannes Film Festivali'nin konutunda 6 ay
Sinema dünyasının en prestijli festivallerinden Cannes Film Festivali, bütün sinemacıların mutlaka bulunmak isteyeceği bir ortama sahip. Festivalin, yeni yönetmenleri sektörle buluşturan programı The Residence du Festival programına seçilen Serhat Karaaslan 6 ay Fransa'da yaşadıktan sonra ilk uzun metraj filmini çekmeye hazırlanıyor.
Haber: Naz Vardar - nazvardar93@gmail.com / Arşivi

RADİKAL - Serhat Karaaslan, Cannes Film Festivali’nin bünyesindeki Cinefondation’un 2000’den beri düzenlediği The Residence du Festival Programı’na Türkiye ’den seçilen ikinci yönetmen. Eczacılık okuyup kariyerine sinemayla devam etmeye karar veren 31 yaşındaki Karaaslan’ın kısa filmleri ‘Bisiklet’ ve Toronto’da prömiyerini yapan ‘Dondurma’, 50’den fazla ödül alarak Türkiye’de ve yurtdışında çok kez gösterilmişti. İlk uzun metrajlı filmi 'Görülmüştür’ü yazmaya ve çekmeye hazırlandığı sırada genç bir yönetmenin karşısına çıkabilecek belki de en güzel fırsatı yakaladı.

Projesini bitirip çekime hazır hale getirebilmek için 6 ay boyunca Cannes Film Festivali’nin Paris’teki konutunda yaşamaya davet edildi. İlk ya da ikinci uzun metraj filmi üzerinde çalışan yönetmenlerin ağırlandığı The Residence du Festival programı sayesinde yönetmen ve yapımcılarla sık sık bir araya geliyor. Dünyanın farklı köşelerinden gelen kendisi gibi diğer beş yönetmenle Fransa, İspanya, Meksika ve İsviçre’deki dünyanın en önemli film festivallerine katılıyor. Kendi projesini yapımcılara anlatırken aynı zamanda beklenen filmlerin prömiyerlerini festival atmosferini soluyarak izleme şansı buluyor.

Bu fırsat karşısına çıkmasa belki hala senaryo sürecinde olacak ‘Görülmüştür’, artık uluslararası arenada da beklenen filmler arasına girmiş durumda. Serhat Karaaslan, sona yaklaşmış olan The Residence du Festival macerasını ve filminin ilerleyişini anlattı.
Cinefondation’un The Residence du Festival programına başvurmaya nasıl karar verdiniz? Başvuru süreci nasıl gerçekleşti?

Geçen sene Locarno Film Festivali’ne katıldım. Locarno’nun Cinefondation’la bir iş birliği var. Cinefondation’a seçilen yönetmenler Locarno’nun “Summer Academy” programına davet ediliyor. Cinefondation, orada bize The Residence du Festival programını biraz anlattı. Daha once adını duymuştum ama nasıl bir program olduğunu ve nasıl başvurulacağını bilmiyordum. Türkiye’ye dönünce yapımcıma başvuralım dedim. Hatta yapımcım onların kendilerinin yönetmen çağırdığını ve başvuruyla olmadığını söyledi. Cinefondation yönetmen çağırıyor ama kendinde direk başvurabiliyorsun.  Zor olduğunu biliyordum ancak ben yine de şansımı denemek istedim. Berlinale’e başvurduğumuz dosya hazırda vardı, onu kısa filmlerimle beraber gönderdim.  Hiçbir beklentim olmadığı için de unuttum. İki ay kadar sonra e-mail geldi ve ön elemeyi geçtiğimi, ilk 6 için jürinin karşısına çıkacağımı söylediler. Sonra Skype görüşmeleri ve final için jüri toplantısı oldu.

Kabul olduğunuzu nasıl öğrendiniz? Neler hissettiniz?

Önce e-maille ilk 12’ye kaldığımı öğrendim. Sevindim ancak bir yandan da İngilizcem iyi olmadığı için endişelenmeye başladım.  Jüriyle önce Skype’ta görüşüp jüri toplantısının nasıl olacağını ve genelde neler soracaklarını öğrendim.  İngilizceme güvenmediğim için iyi hazırlandım ve jürinin karşısına çıkınca sorulara rahatlıkla cevap verdim.  Bana aynı gün saat 5’e kadar arayıp sonucu söyleyeceklerini ve telefonumu açık tutmamı önceden söylemişlerdi. Geç saatlere kadar telefon gelmeyince seçilmediğimi düşünerek umudu kestim.  Akşam geç bir saatte aradılar ve seçildiğimi söylediler.

Çok sevindim. Sonuçta senaryoyu her şekilde burada da orada yazardım ama Cinefondation’a seçilince işler biraz daha kolaylaşabiliyor. Birtakım kapılar size daha kolay açılıyor. Kısa filmleriniz olsa da ilk filminizi yaparken insanları ikna etmek için biraz fazla çabalamanız gerekiyor. Cannes Film Festivali sinema dünyasında çok önemli bir platform olduğu için oraya seçilince bir şekilde birilerini projenize ikna etme çabasından biraz kurtulup diğer tarafa geçebiliyorsunuz. Projeniz talep edilen ve yapımcıların senaryonuzu okumak için size ulaşmaya çalıştığı bir proje haline gelebiliyor.  Ayrica 6 ay Paris’te yaşamak da çok çekici gelmişti.

Programın içeriğinde neler var?  Projenizi geliştirebilmeniz için Cinefondation ne gibi imkanlar sağlıyor? Paris’te hayatınız nasıl geçiyor?

Program yaklaşık 6 ay sürüyor.  Paris’in merkezi yerlerinden Montmartre’da çok güzel tarihi bir binada dünyanın farklı yerlerinden gelen 6 yönetmen beraber kalıyoruz. Herkesin kendine ait calışma odası var ve ortak kullanılan bölümler var. Yazmak için sizi serbest bırakıyorlar ve kendi başınıza senaryonuzu yazıyorsunuz. Herhangi bir danışman gibi bir şey yok. Projenin son teslim tarihi de yok. Ne zaman isterseniz o zaman senaryonuzu teslim ediyorsunuz. Ortak yapım marketlerinde projenizi sunmanız için “pitching” eğitimi veriliyor ve pitching için pratik yaptırılıyor.

İsteyenlere Fransızca dersi veriliyor. Paris’in birçok sinemasına abonelik kartları veriliyor ve bu sinemalara ücretsiz gidebiliyorsunuz. Program yoğunluğuna göre ayda 2-3 defa müzelere götürüyorlar. Bu sayede Paris ve civarındaki bütün müzelere gittik.

Zaman zaman sektörden yönetmen ve yapımcılarla buluşturuyorlar. Onlarla filmleri ve sinema üzerine sohbet ediyorsunuz. Önceki filmleriniz Paris Cinematheque’te gösteriliyor.

Yine Normandiya tarafında sanatçılar için eve dönüştürülmüş eski bir değirmen olan Mouline d’Ande’a gidip bir süre kalabiliyorsunuz. Beraber sinemaya gidiyoruz. Paris’in sokaklarında dolaşıyoruz. Seine nehrinin kenarında pikniğe gidiyoruz.  Ara sıra da yazıyoruz.
Program dahilinde hangi festivallere gittiniz? Bu tür uluslararası festivallerde bulunmak nasıl hissettiriyor, nasıl bir ortam var? Türkiye’deki film festivalleriyle nasıl bir karşılaştırma yapılabilir?

Cannes, Guanajuato, Paris’te yapılan Champs-Elysee ve Locarno film festivallerine katıldık. Yine bu festivallerin ortak yapım marketlerinde Residence’da üzerinde çalıştığımız projelerimizin sunumlarını yaptık. Sektör profesyonelleriyle buluştuk. Kısa filmlerimizin bu festivallerde gösterimleri yapıldı.

Bu festivallerde bulunmak her anlamda iyi tabi ki. Hem dünyanın her yerinden gelen yılın filmlerini görme ve yönetmenleriyle filmleri üzerine konuşma imkanımız oluyor hem de network için faydası oluyor. Özellikle sinema dünyasından herkes Cannes’da oluyor.  Sektör için çok önemli buluşmaların olduğu bir festival.

Bir yandan da zaman zaman kendinizi kaybolmuş hissedebiliyorsunuz. Dünyanın her yerinden farklı yol ve yöntemlerle film yapan ve yapmaya çalışan insanları ve filmlerini görüyorsunuz.  Kendi yolunuzu nasıl bulacağınızı ve neden film yaptığınızı sorgulamaya başlıyorsunuz.

Gözlemlediğim kadarıyla bu festivallerin her birinin kendine has bir tarzı ve kimliği var. Bizdeki festivallerde olmayan şey bu galiba. Mesele bu festivallerin büyük veya popüler olmalarında değil bence.  Zaten Türkiye’de İstanbul Film Festivali dışında uluslararası bir festival de yok.

Projenizden biraz bahsedebilir misiniz? Proje sunumlarınız nasıl geçti ve nasıl ilgi gördü?

Projenin adi  ‘Görülmüştür’. Hapishanede sansürcü olarak çalışan bir gardiyanın bir mahkumun karısına olan saplantılı aşk hikayesini anlatıyor. Arka planda hapishanelerde geçen bir takım absürd durumlar var. Ana hikaye drama olsa da mizahi bir yanı da var. Hapishanede yatmakta olan politik hükümlü bir yakınımla mektuplaşırken ve onun ziyaretine gidip gelirken etkilendiğim birtakım durum ve duyduğum bazı gerçek hikayelerden yola çıkarak yazdığım kurmaca bir hikaye. 

Senaryo üzerinde çalışmaya devam ediyorum. Çekimlerini önümüzdeki yıl İstanbul’da yapıp yılsonuna kadar filmi bitirmeyi planlıyoruz. Senaryo tam hazır olmadığı için düşündüğümüz oyuncularla henüz görüşmedik. 

Projemiz baştan beri ilgi görüyordu ancak Cinefondation’a seçilince ilgi daha çok arttı. Sunumlarımız genel olarak iyi geçti. Görüştüğümüz yapımcıların nerdeyse hepsi ikna oldu ve senaryoyu okumak istedi. Onlardan aklımıza yatan bazılarına senaryonun ilk taslağını yeni verdik,  ortak yapım için görüşmelere devam ediyoruz.

Program süresince projenizi nasıl geliştirdiniz? Programın, projenize ve ilerideki sinema hayatınıza nasıl katkı sağladığını düşünüyorsunuz?

Paris’e gittiğimde elimde hikayenin henüz içime tam sinmemiş kabataslak bir hali vardı. İlk 2-3 ay biraz aylaklık ettim ve pek çalışmadım. Nasıl olsa yazarım diye düşünüyordum. Cannes’dan dönünce işler ciddiye bindi ve görüştüğümüz yapımcılar senaryoyu istemeye başladı. Haziran ortasından itibaren oturup düzenli bir şekilde yazdım ve bir ay gibi bir sürede ilk taslağı bitirdim. Programın benim için en güzel yanı yazmak konusunda beni disipline etmesi oldu. Bir yandan günlük hayatın işleri ve dertleriyle uğraşıp akşam gelip bir iki saat başında oturmakla senaryo bitirmek kolay değil. En azından benim için öyle. Residence’dayken düzenli olarak yazmasanız bile güne başladığınızda aklınızın bir köşesiyle hikayeyi, karakterleri düşünüyorsunuz. Burada olmanızın tek sebebi o senaryoyu yazmanız. Başka işiniz yok. Bir yıldır bir türlü bitiremediğim senaryoyu burada bir şekilde yazıp bitirdim.

İlerdeki sinema hayatıma nasıl bir katkısı olacağını bilmiyorum. Ama Cannes Film Festivali önemli bir mecra ve kariyer açısından etkisi çok. Bu projemin ilgi çeken ve beklenen filmler arasına girmesini sağladı. Projeyi görünür kıldı.
Meksika Guanajuato Film Festivali’nin bu seneki konuk ülkesi Türkiye’ydi. Orada hem festivalin konuğu hem de Cinefondation programı dâhilinde bulundunuz. Festival ortamından ve Türk sinemasının nasıl karşılandığınızdan ayrıca bahsedebilir misiniz?

Bu sene konuk ülke Türkiye olduğu için her yerde Türkiye’yle ilgili bir şeyler ve her yerde Türkiye’den gelenleri görmek mümkündü. Ben Mexicannes programında olduğum için Türkiye’den gelenlerle çok vakit geçiremedim. Bizim katılmamız gereken atölye çalışmaları ve gösterimler vardı. Bizi Meksikalı ve başka yerlerden gelen bazı yönetmenlerle buluşturdular. Onlarla küçük çalışmalar yaptık. İki ayrı şehirde yapılan çok güzel bir festivaldi. İki şehirde de Baba Zula konseri vardı. Türkiye sinemasına çok büyük bir ilgi vardı ancak Baba Zula daha çok akılda kaldı.

Türkiye’de yapılan filmlerin Meksika’da vizyona girmesi pek mümkün olmuyor. O yüzden birçok kişiden ilk kez bir Türkiye filmi izledim lafını duydum.