Cannes'da devasa hayal kırıklıkları

Cannes'da devasa hayal kırıklıkları
Cannes'da devasa hayal kırıklıkları
68. Cannes Film Festivali'nde büyük ödül Altın Palmiye yarışının henüz yarısına gelmesek de hayal kırıklıkları devasa boyutta. Yine de burası Cannes, her an her şey olabiliyor; iddialı Gus Van Sant'ın yarattığı hüsranı ilk filmiyle genç bir Macar sinemacı giderebiliyor.
Haber: ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR - esin.sinema@gmail.com   / Arşivi

Altın Palmiyeli Gus Van Sant’ın bu yıl yine büyük ödül için yarıştığı “Ağaç Denizi/Sea of Trees” filminin başlarında bir uyarı levhası var: “Lütfen yeniden düşünün, kendinize yine de mutlu bir hayat kurabilirsiniz!” Olabilirdi tabi ki, bu uyarıyı dikkate almadan Tokyo yakınlarındaki ünlü ‘intihar ormanı’na ölmeye giden Amerikalı Matthew McConaughey’nin peşine iki saat boyunca takılmasaydık. Amerikan bağımsızlarından Gus Van Sant, belli ki inceliklerine özendiği doğu felsefesi karşısında bocalamış. Görüntüler şahane ama bir Max Frish ‘tesadüfü’, Şinto inancı ve Park-Bahçeler büroşürü arasında kalan kalmış gibi görünen spiritüel mana arayışındaki acemiliği şaşırtıcı!

Aynı kayıp, yas ve suçluluk duyguları bir başka Altın Palmiyeli yönetmen olan İtalyan Nanni Moretti’de ise samimi bir sorgulama sürecine dönüşüyor. Son dönem “Caveman” misali politik kaygılı filmlerin başarısızlıkları ardından “Annem/Mia Madre” ile özüne dönen Moretti, ikinci bir Altın Palmiye olmasa da bir ödül alabilir. Kadın bir yönetmenin annesinin ölümcül hastalığıyla yaşadığı süreci gündelik hayat üzerinden anlatan filmde, ünlü Amerikalı aktör rolüyle John Turturro şahane!

Bir yuvarlak masa söyleşisinde bir araya geldiğimiz Turturro “Vallahi ben çılgın adam değilim, filmde kendimi oynamıyorum!” derken sohbet ve kahkahalarıyle Cannes koşuşturmasında şimdiden yorulan bizleri de rahatlatıyor. Bu yılın jüri başkanları olan Amerikalı Joel ve Ethan Coen kardeşlerin favori oyuncusu olduğu kadar onlarla kanka, zaten akşama buluşacakmış. Coen kardeşlerin Altın Palmiyeli “Barton Fink” filmindeki rolüyle kendisinin de burada en iyi aktör ödülünü kazanmasının üzerinden tam 24 yıl geçmiş. “Jüri olmaları çok komik bir durum. Nasıl olur bilmiyorum ama benim rolümün ödül alması zaten imkansız, buluşup muhabbet edeceğiz işte” diyerek işi dalgaya vuruyor.

“Annem”deki yönetmeni konusunda ise çok şevkatli, “Nanni Moretti belli ki yetişme çağında annesinden çok destek almış, yoksa böyle duyarlı bir senaryo yazamaz insan” diyor. Huzursuz bir insan olduğunu bizzat söyleyen Moretti ise görüşmemizde annesinin söz açarken bir yandan tırnaklarını yerken bir yandan duygusalaşıyorsa da lafı hemen filme çevirip sinemada kadın karakterlerin öneminden söz açıyor.

“Carol” ve diğer kadınlar


Altın Palmiye yarışındaki 19 filmin henüz yarısına gelmesek de hayalkırıklıkları devasa boyutta. İlk filmiyle yarışmada yer almayı başaran genç Macar yönetmen Laszlo Nemes’in “Saul’un Oğlu” doğrusu beceriyle yapılmış! 2. Dünya Savaşı’ndaki Yahudi soykırımından sinemada anlatacak daha ne kaldı ki duygusuyla boğuşarak girdiğimiz film, gaz odalarının yani katliamların mekaniğiyle tanıştırarak doğrusu müthiş bir etki yaratıyor.

Kampta çalışan Yahudilerden (Sonderkomando) birisi olan Saul’un kerhen parçası olduğu müthiş acıdan kendisini korumak adına üstlendiği misyonun peşinde her aşamayı izliyoruz, bir ödül alması kesin gibi. “Dogtooth” ile baştacı ettiğimiz genç Yunan yönetmen Yorgos Lantimos ise ilk İngilizce filmi ‘The Lobster’a şahane başlayıp sonra dağılıyor. Filmi beğenen çok, doğrusu Colin Farrell da şahane ama bu gayet gotik zamane meselindeki ironi bir süre sonra gayet mekanik kalıyor.

Yarışmadaki bir başka ABD ’li bağımsız sinemacı Todd Haynes ise yapımı yıllardır yılan hikayesine dönen “Carol” filmiyle hiç hayalkırıklığına uğratmıyor. (Eleştirmenlerin yıldız tablosunda da birinci) Bilakis iki kadın arasındaki aşk ilişkisini anlatan Patricia Highsmith romanından uyarlanan film, hayli ‘cool’ yaklaşımı nedeniyle zaman zaman mevzuya mesafeli gibi görünse de hisler detaylarda gizli. Eve gelen kocayı ‘üsturuplu’ karşılamak için telaşla giyilen topuklu papuçlar, bir bakış yakalamak uğruna aşılması gereken sayısız erkek yüzleri gibi detaylarlar eşsiz. Film, 1950’li yılların New York dekorundaki kadınların sıkışıklığını da zarifçe aralara sıkıştırıyor. Bob Dylan biyografisi olan ‘I’m Not There’den sekiz yıl sonra yaptığı bu filmle Haynes, özellikle başrolündeki Cate Blanchett’in performansıyla gelecek yılın Oscar ödüllerinde öne çıkabilir.

Japon üstad Hirokazu Kore-eda yine aile ve çocuk ilişkisine incelikle gözlemlediği “Küçük Kızkardeş” filmiyle yarışmada. Fransız kadın yönetmen Maiween’in yönettiği “Mon Roi” ise bir çiftin dramı olarak maalesef taze bir ruh taşımadığı gibi vasat altı bir film olarak zaman kaybı yaratıyor. Altın Palmiye yarışındaki ‘meşhur Italyanlar’dan Matteo Garrone’nin gayet iddialı ama başarısız “Masalların Masalı/Il Racconto dei racconto” ise Salma Hayek gibi kadınların bu hayattaki çocuk, aile ve kariyer gibi ‘yüksek’ beklentilerini terbiye etmeye kararlı sanki.