Çapraz geçen şair

Çapraz geçen şair
Çapraz geçen şair

Marc Delouze: ?Ben elbette Rimbaud değilim ama, şiir yazıyorsam eğer, yazmaya değmesi için Rimbaud?dan daha iyi olmasını hedefleyerek yazmalıyım.? FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Şiir Festivali için İstanbul'a gelen Fransız şair Marc Delouze, 'Şiirin yolu diğer tüm sanatlardan geçiyor, çaprazlama geçiyor. Diğer tüm sanatların yolu da şiirden geçiyor. Çünkü şiir tüm sanatları sorgular. Ama bence tüm sanatlar da şiiri sorgular' diyor
Haber: NECMİYE ALPAY / Arşivi

İSTANBUL - Fransız şair Marc Delouze’un en belirgin özelliği Türkçe şiiri bir hayli iyi bilmesi değil elbette, ancak, etnosantrizm bu ya, onun Yunus Emre’den başlayıp Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan çıkması çoklarını şiirinden daha çok büyülemiştir. 11-15 Mayıs 2010 Uluslararası İstanbul Şiir Festivali’nin çağrılısı olarak geldiği İstanbul’da sohbet ederken, ‘İkinci Yeni’ sözünü Fransızcaya çevirerek konuştuğumda bu akımın Türkçe adını söyleyerek beni de bir kez daha etkilediğini eklemek zorundayım.
Yaşamöyküsünde, “kaçınılmaz olarak şair ve yolcu” diye yazıyor (“po ete et voyageur ‘par la force des choses’”). 1968 rüzgârıyla donanmış olarak, 1969’da Ankara’ya gelmişti Marc ve yaşıtı olan şairlerin peşine düşüp, o sıralar ön planda olan İsmet Özel ile Ataol Behramoğlu’nu bulmuştu. Sonraki yıllarda da ilgisini eksik etmedi, 1970’li yıllarda benim yaptığım birkaç şiir çevirisini, daha sonra Güzin Dino’nun yaptığı, kitap olarak da yayımlanan Yunus Emre çevirilerini şiirsel açıdan elden geçirdi, vb, vb.
Delouze’un dünya şiirine olan ilgisi Türkçeyle sınırlı değildi elbette. En ilginç kitaplarından birinin adı ‘C’est le monde qui parle’ (Burada Konuşan Dünyadır) ise, boşuna değil. Belki bir gün Türkçeye de kazandırılır bu yapıt. Delouze, 1982’de Paris’teki önemli şiir çevrelerinden, ‘şiir avluları’ anlamına gelen ‘Les Parvis Poétiques’i, 1990’da da Paris’in 18. bölgesindeki ‘Kesintisiz Festival’i kurup yönetmeye başlamış, her iki işini de sürdürüyor. Yanı sıra, Lodève kentinde düzenlenen, ‘Akdeniz’in sesleri’ diye çevirebileceğimiz, Türkiye’den de epey şairin katılmış olduğu ‘Les Voix de la Méditerranée’ adlı şiir festivalinin kurucusu ve  edebiyat danışmanı. Bu yıl temmuz ayında yapılacak olan festivale Türkiye’den kimi çağıracağını soruyorum, ‘Lâle Müldür’ diyor...
Onun bu alandaki deneyimini de düşünerek, Uluslararası İstanbul Şiir Festivali’ni nasıl bulduğunu soruyorum. Herkesin nezaketini ve ilgisini çok övüyor. Açılış gecesini fazla bürokratik, program değişiklikleriyle ilgili duyuruları ise yetersiz bulduğunu söylüyor. Bir de, Türkçe şiirlerin yabancı konuklar için yeterince çevrilmediğini...
Sonra teybi açıp kayda geçiyoruz:
Senin ilk şiirlerinin ‘Lettres Françaises’ dergisinde Louis Aragon tarafından bir sunuş yazısıyla birlikte yayımlandığını hatırlıyorum, dergi gözümün önüne geliyor. Hangi yıldı o?
1970.
Aragon üç kez sunuş yazdı senin için. Onunla senin yazdığınız şiirler pek aynı türden sayılmaz. Nasıl oldu da seni fark etti?
Aragon, kendi şiirlerine benzemeyen şiirleri fark edebilecek nitelikte biriydi. İlk şiirlerimi dergiye postayla göndermiştim, Aragon görmüş, “burada bir şeyler var” demiş ve beni telefonla aramış. Seni aradı dediklerinde ilk anda inanamamıştım... İyi edebiyatla kötü edebiyatı ayırt etmek meselesi.
Bu aynı zamanda senin de niteliğin, öyle değil mi, sen de birbirinden ve kendininkinden çok farklı şiirlere ilgi gösteriyorsun, hatta dünya şiirine...
Çünkü festivaller, şiir toplantıları filan düzenliyorum, böyle durumlarda davetlerimi yalnızca kendi zevkime göre yapamam, olabildiğince geniş bir ilgiyi yansıtmayı başarmak zorundayım. Ödemeler insanların vergileriyle yapılıyor, dolayısıyla, herkesin beğenisini de az çok yansıtmak benim görevlerim arasında, bir tür hizmet sunma söz konusu. Deyim yerindeyse, şairlerin nesnel kalitesine göre davranmam gerekiyor.
İlk şiirlerinden beri, ‘sözcük’ sözcüğüyle çok karşılaşıyoruz senin şiirlerinde. İlk kitabının adı bile ‘Sözcükler Evinden Anılar’dı (Souvenirs de la maison des mots). Şiirlerinin çoğunda ‘söz’ ya da ‘sözcükler’ sözcüğü geçer. Şimdi, Uluslararası İstanbul Şiir Festivali kitapçığı için seçtiğin şiire bakıyorum, aynı durum geçerli: ‘Kelimelerin Buharlaştığı Çöl’ diyorsun! Nereden geliyor bu, dilin içinde olma durumu ya da duygusu?
Sanıyorum bütün edebiyatın niteliğiyle ilgili bir durum: Sözcükler edebiyatın aracı. Ve örneğin çekiç gibi şekillenmiş, bitmiş bir araç değil bu. Çekiç kesin biçimini almış, işlevini edinmiş durumdadır, olduğu gibi alırsın ve belirli amaçlar için kullanırsın. Sözcüklerin ise şiir tarafından sürekli olarak yenilenmesi, yeniden yaratılması gerekir. Dil sürekli hareket halinde olan bir araç. Yazarın işi de bu aracı kesinleşmiş gibi alıp kullanmak değil, dönüştürmektir. Neden? Araçtan beklenebilecek olandan daha fazlasını söyleyebilmek için.
Evet ama, sende dil yalnızca yeniden yaratılan araç değil. Sen dili aynı zamanda konu ediniyorsun, hatta izlek haline getiriyorsun, terimlerine başvuruyorsun onun. Gerçi son dönemlerde dilden söz etme modası var biraz şiirde, ama sende baştan beri özgül bir tür kaygı var, dolaysız olarak dilin kendisine ilişkin, dar anlamda bir kaygı.
Elbette, çünkü dilin başlıca işlevi, düşünüleni söylemek değil, gizlemektir. Şairin paradoksu (aslında genellikle yazarın, ama daha özel olarak şairin paradoksu) ise, dile, gizlemekle görevli olduğu şeyi söyletmeyi başarmaktır. Dili biraz itip kakarak, ondan biraz daha fazlasının çıkmasını sağlamak. Bütün büyük yazarlar, sözgelimi Fransızlara bakacak olursak, Rimbaud olsun, Baudelaire, Artaud ya da Michaux olsun, dili zorladılar biraz. Dilde bir şeyleri değiştirdiler. Demek istediğim, ben elbette Rimbaud değilim ama, şiir yazıyorsam eğer, yazmaya değmesi için Rimbaud’dan daha iyi olmasını hedefleyerek yazmalıyım.  
Ama aynı zamanda bir tereddüt hissediliyor şiirlerinde. Tereddüt ediyorsun, söylediğin söze geri dönüyorsun, söylenmeye hazır sözlerin söylenmiş olmadığını hissediyor insan okurken. Bu hep bir şeyleri gizlemek anlamına mı geliyor?
Şiir yazmak paradoksal bir şey. Şiir yazmakta olan şair için kendi dili yabancı bir dildir. Bu yabancı dil karşısında endişeli, kırılgan olmak gerekir; rahat olmamak, dilin içine rahatça yerleşmemek... Dil, benim söylemek istediğimden fazlasını söylemelidir. Şimdi, ben öyle üstün zekâlı biri filan değilim. Bunu biliyorum. Ancak, sahte bir tevazuya başvurmadan şunu söyleyebilirim: Arada bir, dile benden çok daha zeki olan şeyler söyletme yetisine sahibim. Bu da, toplasan birkaç kez gerçekleşmiştir, birkaç şiirde. Şu kırk yılın içerisinde, dört ya da beş kez (gülüyor).
Parvis Poétique’ten söz edelim. Yayın da yapıyor musunuz, yoksa yalnızca şiir olayları mı düzenliyorsunuz?
Yayın yok, yalnızca olaylar, okuma günleri, karşılaşmalar var, ama diğer alanlardan gelenlerle birlikte: Müzisyenler, dans sanatçıları, ressamlar, hatta sokak etkinliklerinde hokkabazlar, soytarılar... Ama her zaman şiir çerçevesinde, her zaman şairlerle birlikte. Çünkü şiirin yolu diğer tüm sanatlardan geçiyor , çaprazlama geçiyor. Diğer tüm sanatların yolu da şiirden geçiyor. Çünkü şiir tüm sanatları sorgular. Ama bence tüm sanatlar da şiiri sorgular. Dolayısıyla şiir, sorgulanmayı kabul etmelidir, bir şarkıcı tarafından, hokkabaz, dansçı, müzisyen tarafından... Hatta, bilimciler tarafından. Bir seferinde Bourdieu ile çalıştım örneğin. Sosyologlar... Şiir üzerine düşüncelerini almak için. Arada bir de eleştirel düşüncelerini. Önemli bir şey bu.