'Cazla insanlara doğrudan ulaşıyorum'

'Cazla insanlara doğrudan ulaşıyorum'
'Cazla insanlara doğrudan ulaşıyorum'

Harry Connick Jr. konserde İstanbul maceralarını anlatarak izleyicileri neşelendirdi. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Önceki gece İstanbul'da konser veren üç Grammy ödüllü Harry Connick Jr., 'Dinleyici ihtiyaçlarını gözetsem caz söylemezdim, çok zor bir müzik. İnsanlara doğrudan cazla ulaşıyorsunuz' diyor
Haber: ERAY AYTİMUR / Arşivi

İSTANBUL - Üç Grammyli müzisyen ve aktör Harry Connick Jr., İKSV’nin ING BANK Özel Bankacılık sponsorluğunda düzenlediği konserle önceki akşam İstanbul Kongre Merkezi’ndeydi. Bilet fiyatlarının tuzluluğuna karşın kalabalık bir kitleye seslenen Harry Connick Jr., konser boyunca başta çok sevdiği Frank Sinatra’nın ‘For once in my life’ı olmak üzere yeni albümü ‘Your Songs’ ağırlıklı bir repertuavar seslendirdi. Parça aralarında anlattığı İstanbul maceralarıyla seyirciyi neşelendiren sanatçının anlattıklarına bakılırsa Türk kahvesi satan adamı unutması kolay olmayacak.
Harry Connick Jr. ile suratındaki ‘Uyku biraz uyku... Bütün isteğim buydu’ ifadesine aldırış etmeden konserden bir gün önce kaldığı otelde söyleştik. İlk tespitimde meğer ne kadar haklıymışım; bu adam, küçük kız rüyası Barbie’nin ‘konuştuğu çocuk‘ Ken’e çok benziyor.

Cazın gelişimindeki en büyük rezervlerden biri olan New Orleans doğumlusununuz. Bu şehirde doğmuş olmak müzikal perspektifinize neler kattı?
İnanılmaz etkilediğini söyleyebilirim. Kimi zaman, başka bir yerde doğmuş olsam ne olurdu diye düşünüyorum. Mesela İstanbul’da doğmuş olsam ailemin de etkisiyle yine müzsyen olurdum fakat Türk müziğiyle uğraşırdım. New Orleans’taki kültür, çevrem ve tabii ki eğitmenlerim müzikal gelişimimde büyük fırsatlar yarattılar. Çok şanslı olduğumu düşünüyorum. 

Yeni albümünüz ‘Your Songs’ta birlikte çalıştığınız prodükisyon gurusu Clive Davis sizce albüme neler kattı?
Birlikte çalışmayı Clive teklif etti ben de memnuniyetle kabul ettim. Çünkü daha önce dışarıdan bir prodüktörle hiç çalışmamıştım ve bunun nasıl bir deneyim olduğunu bilmiyordum. Fakat 25 albüm kaydetmiş biri olarak iyi bir değişim olacağının farkındaydım. Sonuç olarak her biri çok tanınan parçaların tümünü birlikte seçtik. Beatles’ın ‘And I Love Her’inden çok emin olarak yaklaşık 15 parçayla stüdyoya girdik. Kayıtlar taş çatlasa bir hafta sürdü ve albümün tepeden tırnağa oluşumu  iki ay aldı. Özellikle tercih ettik hızlı hareket etmeyi.

Muhtemelen tüketimi de kolay olduğu için cover yapmak günümüzün en çok tercih edilen ‘müzik üretim’ yollarından biri. Sık sık cover yapan biri olarak elinizdeki malzemeye ne gibi boyutlar eklediğinizi düşünüyorsunuz?
Herhangi bir boyut ekleme veya yenilik peşinde değilim. Sadece söylemek istediğim şekilde söylüyorum. Örneğin ‘And I Love Her’e boyut kattığımı söylesem bana “Sen kimsin ulan” demezler mi? Burada önemli olan, parçayı bu kez ‘senin seslendiriyor’ olmandır. Tam olarak hissettiğim şu; oturuyorum ve içimdeki dağlardan duyguların sürekli dışa çıkışını bekliyorum.

Peki çok merak ediyorum; bir müzisyen Frank Sinatra’yı niye bu kadar sever?
Çünkü o, tarzının en büyüğü. 30’lar, 40’lar, 50’ler deyince benim aklıma gelen daha büyük biri yok. 

Pop, caz , soul, blues derken farklı türlerde şarkı söyleyebiliyorsunuz. Bu türleri sadece kişisel seçimleriniz mi belirler yoksa dinleyici ihtiyaçlarıyla da şekillenir mi?
Dinleyici ihtiyaçlarını gözetsem caz söylemezdim, çok zor bir müzik. Çok küçük yaşta piyano ile başladım ve hep o yönlendirdi beni. Oradan genişleye genişleye yeni türlere ulaştım. Gospel, pop, rock’n’roll, country, klasik ve farklı farklı bir çok tarz. Fakat yaptığım şeyin kökünde caz yatıyordu. Beş, on, onbeş kişiye ulaşması fark etmiyor. İnsanlara doğrudan cazla ulaşıyorsunuz. Örneğin küçük bir kulüpte çalarken çok samimi ve farklı bir hava yakalayabiliyorsunuz değil mi? Büyük konser salonlarında ise seyirciyi cazla eğlendirmek mümkün olmuyor. Farklı bir şeyler yapmanız gerekiyor. Yabancılaşarak seyirciyi biraz itip sonra onları çekmek... Tabii it-çek yaparken dozu ayarlayamazsanız  ittiğinizin geri gelmesi mümkün olmayabilir.

Farklı bir grup formatındansa çoğunlukla big band tercih ediyorsunuz. Zor olmuyor mu mu?
Böyle ‘big band takılmak’ aşırı pahalı. Demek oluyor ki başarılı olamazsanız altından kalkmanız mümkün değil. Ama başarılıysanız insanlar sizi kalabalık olmanıza aldırmadan konsere çağırıyor.  Mesela bakın benim bir piyanist olarak tek başıma gelmem mi big band olarak gelmem mi maliyetli? Hem organizatör çok daha az para verir kurtulurdu hem de ben kazandığımı kırışmak zorunda kalmazdım. Ama işte öyle değil. Ekonomik boyutu dışında hiç bir zorluğu yok, o da başarıya zorladığı için iyi bir şey. Big band oldunuz mu her şeyi akustik olarak halletmek durumunda olduğunuz için monitörsüzlükte bazen birbirinizi duymakta zorlanırsınız vs. Bir de tabii herkesin ayrı ayrı konserleri olduğu için toplanmamız kolay olmuyor.
Olsun. Nasıl olsa herkes size bu kadar bayılıyorken konserlerinizin sponsor bulması zor olmuyordur.
Ben de anlamıyorum bazen. İki gün önce Abu Dabi’deydik. Tıklım tıklım dolu. Herkes parçaları bir ağızdan söylüyor. Ben daha önce hiç gitmedim ki o kente, “Nereden biliyorsunuz” diye geçirdim tabii içimden. Şimdi İstanbul’da da öyle. Çok çalışıyorum ve şu an çok istediğim halde size daha geniş zaman ayıramıyorum çünkü insanlar benden müzik bekliyor. Bunu hak etmem gerek. Çünkü ben bu ilgiyi istiyorum ve seviyorum.

Sıkı bir aktörlük geçmişiniz de olduğunu düşünürsek; oyunculuk ve müzisyenlik birbirini olumlu-olumsuz nasıl etkiler?
Benim için birbirine çok benzeyen iki şey. Tekniğini bildikten sonra her ikisinin de kaynağı aynı. Piyano çalmak veya şarkı söylemek veya oynamak. Hangisini yaparsam yapayım o sırada dürüstsem eğer sonuç hep aynı oluyor. Hem kendimde hem de karşımdakinde aynı etkiyi bırakıyorum.


    ETİKETLER:

    caz