'Cehaletle birlikte iyi niyet tehlikeli'

'Cehaletle birlikte iyi niyet tehlikeli'
'Cehaletle birlikte iyi niyet tehlikeli'

Todd Solondz, ?Amerikalı olduğunuzda dünyanın geri kalanını hatırlamayacak kadar bir yalıtılmışlık hali içindesiniz? diyor. FOTOĞRAF: MAHMUT CEYLAN

Amerika'ya dair Todd Solondz kadar tekinsiz şeyler anlatan az yönetmen var. İyi niyetin arkasının dolu olması gerektiğini düşünen Solondz, 'Cehaletle birlikte iyi niyet tehlikeli bir şey' diyor
Haber: FATİH ÖZGÜVEN / Arşivi

İSTANBUL - Todd Solondz, festivalin en önemli konuğuydu. Günümüz Amerikasına dair onun kadar tekinsiz şeyler anlatan pek az yönetmen var bence. Konuşması da filmleri gibi. Tedirgin ve eğlenceli. Yeşil çerçeveli gözlükleri var ve New York’lu bir Yahudi ama Woody Allen değil. Ticari sinemada hiçbir zaman yeri olmayacak gibi görünüyor. Gerçi arkadaşı Drew Barrymore ‘Charlie’nin Melekleri’nin yeniden çevrimini o çeksin istemiş vakti zamanında. “İlgilendim de” diyor “Ama yapamadım. Ben çeksem bambaşka bir film olurdu, tanıyamazdınız zaten.” Ne kadar da ilginç olurdu, Melekler’in ergenliklerinin zalim birer portresi mesela! Solondz’un fena halde tehdit altında çocuklarla ilgili filmleri bana Nâzım Hikmet ’in ‘çocuklar ölmesin şeker de yiyebilsinler’ini hatırlatır. Şu farkla ki, onun çocukları şeker de yiyebilseler çoktan ölmüş gibidirler. Yeni projesinde ‘aile, çocuk falan olmayacakmış’ kendi deyişiyle. Ama huylu huyundan vazgeçmez, gene bir yerden girecekler mutlaka. Onunla iki çift laf ettik...

Filmlerinizde hep çocuklara yönelik bir tehdit duygusunun aciliyeti var. Taciz, pedofil babalar, zayıf anneler. Eskiden de vardı, son filmde daha da çok var. Nedir bu?
Her film birbirini doğuruyor. Filmler de benim için entelektüel süreçler değil, yaratıcı süreçler. Çocuklara daha çok yetişkinler hakkında birer eskiz gözüyle bakıyorum. İlerde nasıl yetişkinler olacaklarına dair birer fikir. Aslında yetişkinlik endişeleri üzerine düşünüyorum onlar vasıtasıyla. Endişeli yetişkinlerin olası çocukluk portreleri.
Sadece yetişkinlerden değil, kendi yaşıtları çocuklardan, hatta bazen kardeşlerden gelen bir tehdit de var. Bu filmdeki (Savaş Sırasında Yaşam) oğlan Bar Mitzvah’ı dolayısıyla yetişkinliğe adım atmak üzere. Onun için de korkunç bir babayla hesaplaşmak durumunda.

‘Savaş Sırasında Yaşam’ adı sanki bu oğlanın kendi büyüme savaşından öte toplumsal bir duruma da işaret ediyor.
Amerikalı olduğunuzda bir yalıtılmışlık hali içindesiniz. Dünyanın geri kalanında bir şeyler olup bittiğini kendi kendinize hatırlatamayacak kadar yalıtılmış olabiliyorsunuz. Olanları fark etmek de neredeyse bir post-travmatik duruma eşit. Bu filmde pedofil bir baba, ama ayrıca kendini travmatik bir durumdan yalıtıp yeni bir hayat kurmak isteyen bir anne var. Florida’ya yerleşip yeni bir hayat kurmak istiyor. Ama geçmişin hayaletleri hep yanımızda tabii. Tehdit ve aymazlık. Filmin dramatize ettiği ‘savaş’lar da hem içimizdeki hem de çevremizdeki savaşlar tabii. Çocuk için umutluyum aslında, çünkü sorular soruyor ve bir baba bulma peşinde. Oysa annenin geleceği yok.

Ya baba nasıl?
O sadece ortalıkta gezinen bir hayalet. Boş bir kabuk. Öteki yetişkinler de aşağı yukarı aynı durumdalar ama baba kesinlikle bir hayalet. Anne ise şaşkın. İyi niyetli ama tek başına iyi niyet çok tehlikeli bir şeydir. Şey derler ya...

‘Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşeli’dir mi?
Evet aynen, mesela politikacılarımız Irak’a gidiyorlar, sanki ertesi gün barış olacakmış gibi davranıyorlar. Oysa işler o kadar basit değil. Bu savaşın sonunu senelerce göremeyeceğiz. İyi niyetin arkası dolu olmalı. Cehaletle birlikte iyi niyet tehlikeli bir şey. Kötü bir masumiyet söz konusu o zaman. Bu durumda gelişmesi durdurulmuş bir çocuk gibi olursunuz. Büyümek lazım.

Favorim olan filminiz neredeyse kavramsal bir sanat işine yaklaşan ‘Palindromes’dur. Oradaki küçük kız ya da kızlar mesela, onlar nasıl bir arayış içindeydiler, bir şey arıyorlar mıydı?
O kız çocuk doğurmak istiyordu. Yaşı müsait değil, ama gene de istiyordu. Kürtaj karşıtlarıyla yanlıları arasında sıkışıp kalıyordu. Amerikada canalıcı bir konu bu. Orada güya liberal bir bakışın da tutucu olabileceğini, çocuklara zarar verbileceğini göstermek istedim. Oradaki en iyi, en ideal karakter de çocuklara bakan, kollayan Mama Sunshine karakteri.

Bu koşullarda çocuk sahibi olmak istemek bir paradoks, hatta acı bir şaka mı?
O bir metafor aynı zamanda. Kız biraz da ailesinin onun için yarattığı boşluktan dolayı rahatsız. Güya liberal bir aileden geliyor ama çocuk sahibi olmak istediğinde ona gerçekten destek olacak kimsesi yok.   

Karakterlerinizin bir ölçüde karikatür olduğunu düşünür müsünuz?
Umarım değillerdir. Onlara alayla olduğu kadar duyguyla da yaklaşmaya çalışıyorum. Benim filmlerim birer komedi ama tabii çok hüzünlü hatta yaslı birer komedi. 

Zalim misiniz karakterlerinize karşı biraz da?
Benim zalim olmamla karakterlerin zalim olması arasında fark var. Benim dramatize etmeye çalıştığım bir sürü zalimlik var diyelim filmlerde, ama dünyada böyle zaten zalimlik her yerde. Ben sinemaya yazıdan gelmiş bir adamım. Sevdiğim yazarlar da bu zalimliğin farkında olan yazarlardır. Flannery O’Connor, Thomas Bernhard... 

Peki ‘Obama Sırasında Yaşam’ nasıl Bush’a oranla?
Hâlâ ‘savaş sırasında yaşam’ diyebilirim. Değişik bir cumhurbaşkanımız olabilir ama sorunlar daha da büyüdü. Sağ Obama’dan nefret esiyor, sol hayal kırıklığına uğradı. Gene iyi niyetler ve iyi niyetlerin arkasının dolu olması meselesi diyeceğim. Sırf iyi niyetle bir şey olmuyor. Bush’un avantajı bir yazar için çok daha zengin bir malzeme olmasıydı, gülünç bir karakterdi. Obama ise bir komedyen için çok daha zor bir malzeme!


    ETİKETLER:

    Nâzım Hikmet