Cengiz Çekil: Sanat yazanların ilgilendiği sanatçılardan değilim galiba...

Cengiz Çekil: Sanat yazanların ilgilendiği sanatçılardan değilim galiba...
Cengiz Çekil: Sanat yazanların ilgilendiği sanatçılardan değilim galiba...

Cengiz Çekil, 'Tabaklanmış Ceketler', 1994

70 yaşında hayata veda eden Cengiz Çekil, Türkiye çağdaş sanat tarihinde üretimlerinin özgünlüğüyle ayrıcalıklı bir yere sahip, buna karşın pek de tanınmayan büyük bir sanatçı. 45 yılı aşkın süren sanat yaşamı boyunca sanat dünyasının gösteriş ve hızından etkilenmeden geçmişten geleceğe bugünden bir şeyler taşıyabilmek için uğraş veren Çekil, Niğde Bor'da geçen çocukluğundan "İdolüm" dediği babasına tüm hayatını ve sanatını İstanbul ArtNews dergisinden Özlem Altunok'a anlatmıştı...

Rampa Galeri, Mayıs 2010’da kapılarını sanat dünyasına açtığında, pek çokları için Cengiz Çekil’in dünyasını görmek de ilk kez mümkün oldu. Vasıf Kortun küratörlüğündeki sergi, Çekil’in ‘70’lerden bugüne uzanan sanat üretiminden, üstelik kimi İstanbul’da ilk kez sergilenen 17 işini bir araya getiriyordu. Çekil’in dünyasına girmek mi kolay değildi, yoksa onu sanat dünyasından uzağa düşüren ‘başka bir hayat’ mı söz konusuydu? İkisi de ve hiçbiri. 

Tercihler vardı, sonra merak, arayışlar, sorumluluklar, romantizm ve inanç, geçmiş ve gelecek. “Romantikler için ‘burada ve şimdi’ yoktur. Çünkü içinde bulundukları zaman ve mekanla ilgili mutsuzluk duyarlar” diyordu. Kim bilir belki de bu yüzden ‘ilacı’ çalışmaktı. Tembellik haktı ama çalışmak gerekti. Yaptığı her şey basit, ürettiği işler oyuncaktı ona sorarsanız ama idealleri büyüktü. Çünkü serde ‘68’li bir romantik’ olmak vardı.
Niğde, Konya, Van, Ankara, İstanbul, İzmir… Hepsi tamam da, Paris’te içtiği ‘zehir’ bir başka. Bir de en başa konması gereken çocukluk zamanları… Anlattıkları hep oraya doğru uzanıyor, babasının atölyesinde onu model alarak çıktığı keşiflere, hep o geride kalmış ama kaybolmamış zamanlara… Ve hâlâ, inatla, şimdiki zamanın içinde ama hep ‘başka bir hayat’ın peşinde devam ediyor.

Türkiye'de çağdaş sanatın öncülerinden Cengiz Çekil veda etti

Niğde Bor’da doğmak, taşra, bozkır… İşlerinize sirayet eden bir yanı var mı o hayatın, atmosferin?
Bor eski bir kasaba, biz de yedi göbek Borlu’yuz ama benim için yaşadığım yerden çok babam önemliydi. O zamanlar Bor’un nüfusu 10 bin civarındaydı ve tutucu, sıkıcı bir yerdi. Çok fakirlik çekmesek de, o zamanlar memleket fakirdi. Orta Anadolu’nun karakteri bu zaten, zengin bir coğrafya değil. Bor’da da daha çok tarım ve dokumacılık yapılırdı. O yıllarda Adana – Ankara yolu Bor’dan geçerdi. Bir de yazları Bor’a Adana, Tarsus, Mersin’den yaylaya gelirlerdi. Bunlar, insanların davranış modellerini etkiliyordu. Benim için çocukluğumla ilgili önemli iki mekandan biri, bizim de yazın göçtüğümüz bağ eviydi. Bağda orada, burada bulduklarımdan bir şeyler yaratmaya çalışırdım, meraklı bir çocuktum. Mesela kabak yaprağının sapından fıskiye, tahtalarla kayık, su çarkı yapardım. İlginçtir, bir Japon dizisinde görmüştüm o su çarklarından, sonra babamın atölyesinde daha gelişmişlerini yapmıştım. Zaten bir diğer çocukluk mekanım da babamın atölyesi… Babam enteresan bir adamdı. Ona hayrandım, çünkü çok yaratıcı ve zeki, sürekli arayışlar içinde olan biriydi. Bütün hayatı boyunca bir sürü iş değiştirdi ama esas işi tamircilikti. Onda bir kasaba insanının köşelere vuran böcekler gibi çıkış arama halini görüyordum. Bor’un ilk bisikletçisiydi, sonra sıkıldı, dokumacılık yapmaya başladı, ardından su değirmeni çalıştırdı; ağır vasıta şoförlüğü, makine tamirciliği derken en son yaşlılığına yakın, güçten kuvvetten düşeceğini hesap ederek saatçiliği öğrendi. Bütün çarşı kapanır, bir tek onun ışıkları yanar, gece üçlere kadar tutkuyla çalışırdı. Her işi zirveye getirir, orada bırakırdı. Bu, biraz da taşra insanının çıkışsızlığı gibiydi. Bilimsel düşünen bir kafası olduğu için dincilerle de arası iyi değildi. Oruç tutmamak meseledir bizim oralarda ama babam oruç tutmaz, namaz kılmazdı. O dar coğrafyada bizim eve her gün gazete girerdi, düzenli kitap okunurdu. Babamın düşünce sistemi biz çocuklarını yetiştirmesi açısından da önemliydi. Mesela tanrıyı sorduğumuzda elektriği gösterir, “İşte böyle bir şey tanrı” derdi, “etkisi var ama kendisi yok”. Güzel bir eğretileme, öyle değil mi? İşte babamın o atölyesi, orada yaptığı işler benim dünyamın oluşmasında, ileride yapacağım işlerde çok etkili oldu. Babamın hayata bakışını Duchamp’a da benzetirim ben…

Zaten bir röportajda size idolleriniz sorulduğunda Van Gogh, Duchamp ve Beuys’un yanında babanızı da sayıyorsunuz…
İcat merakı, öncülük etme isteği, özgürlük tutkusu, bunlar babamdan kaynaklanan özellikler. O yüzden idolüm, kahramanım babam benim. Normalde erkek çocuklarının vereceği en önemli savaşlardan biri babayladır, onu da hallettim babamı kaybetmeden önce, savaşımı da verdim.

Bir anlamda Köy Enstitüleri’nin devamı olan öğretmen okuluna da babanız gönderiyor sizi, Konya Ereğli’ye…
Evet, Konya Ereğli’de İvri Öğretmen Okulu… Öğretmen okulları çok önemliydi o dönem. Resim, müzik, beden eğitimi dersleri ciddiye alınırdı. Resim atölyesinde modelden desen çizerdik. O dönem yağlıboya çalışmaya başlamıştım, kopyalar yapardım. Derken öğretmen okulu bitti, sonra Gazi Eğitim başladı.

***
Babam enteresan bir adamdı. Ona hayrandım, çünkü çok yaratıcı ve zeki, sürekli arayışlar içinde olan biriydi. Bütün hayatı boyunca bir sürü iş değiştirdi ama esas işi tamircilikti. Onda bir kasaba insanının köşelere vuran böcekler gibi çıkış arama halini görüyordum.”
***

Arada bir mecburi hizmet dönemi yok mu?
Doğru. Gazi Eğitim’in sınavına da o dönem girdim ve kazanamadım. Dünyam yıkıldı. Oysa o sınavda yaptığım boya resmini unutamayan arkadaşlar vardı. Herkes beni listenin başına yazmıştı ama disiplin suçum vardı, sürgün yemiştim. Sicilimi görünce ‘sakıncalı adam’ diye o yıl da, bir sonraki yıl da almadılar okula. Üçüncüsünde pes ettiler ama o zamana kadar ben zaten kendimi deliler gibi iyi öğretmen olmaya adamıştım bile. Fakat bu idealistliğimin ödülü çok ağır oldu, köylüler beni az daha öldürüyordu. İnançsızdım, kendimden vazgeçercesine de çalışıyordum… Bir gece yarısı odamdayken menzile girmem için önce taş attılar içeriye, sonra da evi yaylım ateşe tuttular. Atlattığım o vartayla ilgili bir de iş yaptım sonra, “İletişim Taşı”. Bir yandan da müfettişlerden ‘bölgenin en iyi öğretmeni’ diye tebrikler alıyordum üstelik. Derken Gazi’ye üçüncü denememde, jürideki hocalar da müdüre çıkıp isyan edince girebildim.

Neden ısrarla Gazi Eğitim’i istediniz?
O zamanlar öğretmen okulu çıkışlılar eğitim enstitülerine gidebiliyordu. İstanbul’da henüz enstitü açılmamıştı. Bir de Gazi Eğitim yatılıydı, dolayısıyla ekonomikti. Gazi Eğitim’in yapısı hem avantajlar hem de dezavantajlar barındırıyordu. O zamanlar Avrupa’dan yeni hocalar gelmiş ve öğretmen yetiş- tiren bir program yerine sanatçı - öğretmen yetiştiren bir sistem değişikliğine gitmişlerdi. Bu yenilikçi bir girişimdi. Gazi Eğitim’in en önemli özelliği multimedya eğitimi yapıyor olmasıydı. Ağaç, resim, heykel, grafik, baskı resim, serigrafi, gravür… Çok malzeme ve teknik tanıyor olmak hem boğulup kalmamamızı hem de yeni teknikler icat edebilmemizi, yaratıcı olmamızı sağladı. Olumsuz özelliği ise üç yıl gibi kısa bir sürede yoğun, yüklü bir programın bazı konularda derinleşmeyi engellemesiydi. Sizi donatıyor, ancak “Kendini geliştireceksen sen kendin geliştir” diyordu. Tabii öğretmenlik devreye girince de birçok değerli insan harcanıp gitti.

Kimler var o dönem yolu Gazi Eğitim’den geçen?
Halil Akdeniz, Adem Genç, Hayati Misman, İsmail Saray, Mustafa Altıntaş, Zahit Büyükişleyen, Hasan Pekmezci, Veysel Günay, Osman Dinç ilk aklıma gelenler. Ben ‘65 – ‘68 yılları arasında okudum Gazi’de. 27 Mayıs darbesi olmuş, eskisine göre daha özgürlükçü bir anayasa yürürlüğe girmişti. Kültür, sanat ve politika gündemi müthiş hareketli ve yenilikçiydi. Konferanslar, tiyatrolar, tartışmalar, bir yandan tercüme edilen yüzlerce kitap… Ben de aktiftim politik olarak, Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) üyesiydim. Bir yandan da farklı denemeler yapıyordum resme dair. Söz dinlemeyen, mevcut sistemin dışında arayışları olan biriydim.

Bir yanda köylerde öğretmenlik, bir yanda var olan sistem, bir yanda yaptıklarınız, yapmak istedikleriniz… Nasıl bir sıkışmışlıktı o?
Farklı şeyler denemeyi her yerde sürdürüyordum. Örneğin Van’daki mecburi hizmet yıllarında çatıdaki güvercin gübresini satıp okulun eksiklerini tamamlıyordum. Çocuklarla hangi dersi işleyeceğimize oylama yaparak karar veriyorduk. Çakıl, ağaç dalı, kibrit kutusu… Buluntulardan heykel yapıyorduk. Gazi’deyken de tek renkle yağlıboya resim denemeleri yapardım. Hatta o resimlerden biriyle Devlet Resim Heykel Sergisi’ne kabul edilmiştim ve o iş devlet tarafından satın alınmıştı. Velhasıl babamın kafesteki halinin ötesinde oradan yırtıp çıkmak isteyen bir tavır gösteriyordum. Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi’nde geçen günleri de düşününce eğitimciliğime çok enerji ve zaman harcadığımı düşünüyorum. Bu, öğretmen okulu romantizminden kaynaklanıyor. Çünkü bizler, memleketi kurtaracak eğitimciler olarak tutkuyla yetiştirildik ama başımıza da gelmeyen kalmadı, okulda, sendika toplantılarında, orada, burada…

Paris, ‘kafes’ten çıkmak için iyi bir vesile olmuş olmalı…
Gazi’de 1929’lardan kalma, devlet bursuyla üniversitelere öğretmen yetiştirilmesine yönelik 1416 Yasası vardı. Her yıl 20 kişilik kontenjan dahilinde resim, müzik ve beden eğitimi dallarından Avrupa’ya öğrenci gönderilirdi. 1970’te burslu olarak ben de Paris’e gittim.

***
“Kendimle ilgili şöyle bir tarifim vardı; kafası modern ama davranışları geleneksel. Çelişkili olsa da istek, dert hep yeniye evrilmekle ilgiliydi. O zamana kadar çağdaş heykeltıraşlar olarak tanıdıklarım Giacometti, Henry Moore filandı. Buralardan yola çıkıp da Paris’te Sarkis’in işlerini görünce şaşırdım elbette.”
***

Paris’i siz mi seçtiniz? Nasıl hayal ediyordunuz, ne buldunuz?
İngiltere ve Amerika’ya da gitme şansım vardı ama ben Fransa’yı tercih ettim. Bu tercihimde ‘68 Parisi’nin ve de özellikle edebiyatın etkisi vardı. Bir de Turan Erol’a danışmıştım, o da “Paris dururken başka yere gidilir mi?” deyince Paris’i seçtim. Gazi Eğitim’de resim eğitimi almıştım ama oraya heykel eğitimi almak üzere gönderildim. Hiç unutmuyorum 8 Temmuz 1970 tarihinde yola çıktım. Van’dan çıkıyorsun, pat diye Paris’tesin. Binalar binalara benzemiyor, yollar yollara… Dil de bilmiyorum. Bir kere hayat, sokaklar, caddeler, müzeler, şehrin kendisi, her şey çarpıyor sana. Üstelik ‘68 olaylarının sıcaklığı da hâlâ Paris’in duvarlarında, insanların davranışlarında... École Nationale Supérieure Des Beaux - Arts’da (Bozar) ilk yıl geleneksel eğitim veren bir hocadan ders aldım, sarmadı. İkinci yıl Étienne Martin’in atölyesine geçtim. Cesar ve Étienne Martin, ‘68’de öğrencilerin talebiyle bu okula atanmış iki tanınmış sanatçıydı hali hazırda. Étienne Martin’in iki atölyesi vardı; modelden çalışılan etüt atölyesi ve kişisel çalışmaların yapıldığı “petit chapel” dediğimiz diğer atölye. Önce etüt atölyesinde modelden çalıştım, çünkü Gazi’de kendimi o kısa sürede yeterince geliştiremediğimi düşündüğümden eksiklerimi tamamlamak istedim. Müzeler, sergiler gezmeye başladım bir yandan da. Sonra bir şey daha oldu. Sene ‘71’di galiba, Sarkis’in bir sergisini gördüm. Bir taraftan ilgimi çekiyor o mekanik şeyler, bir taraftan yadırgıyorum… Yaz tatillerinde ise diğer Avrupa ülkelerini, sonra motosikletle kuzey ülkelerini gezmeye başladım. Bazı şeyleri müzelerden aşmak, bizatihi yaparak aşmak gibi bir kavram geliştirmiştim. Bu anlamda hesaplaşmanın hep önemli olduğunu düşündüm. Müzeye giriyorsun, yağlıboya teknikle yapılmış bir resim görüyorsun, “Acaba ben de öyle yapabilir miyim” sorusu düşüyor aklına. Deniyorsun… Bir kısmını böyle kendini sınayarak aşıyorsun, bir kısmını görerek tanıyorsun. Özetle araştırarak, çalışarak, hesaplaşarak geçti o yıllar.

Tüm bu deneyim, nasıl bir kafa karışıklığı olarak döndü size?
Kendimle ilgili şöyle bir tarifim vardı; kafası modern ama davranışları geleneksel. Çelişkili olsa da istek, dert hep yeniye evrilmekle ilgiliydi. O zamana kadar çağdaş heykeltıraşlar olarak tanıdıklarım Giacometti, Henry Moore filandı. ‘68’de Ankara’da bir dada sergisi olmuştu. Bir de Çek Cumhuriyeti, Polonya gibi yabancı konsoloslukların getirdiği sergilere gidiyordum. Buralardan yola çıkıp da Sarkis’in işlerini görünce şaşırdım elbette. ‘73’ten sonra Sarkis’le daha yakın bir arkadaşlığımız oldu, sağolsun çok yararlandım ondan. Paris’te ufkumu açmam konusunda çok önemlidir Sarkis, bana çok değerli şeyler söyledi ama ben onların kıymetini bilemedim, o ayrı.

Neden?
Bana çok önemli iki şey söylemişti Sarkis ama ben onu dinlemedim. Biri, iki aylığına Beuys’un yanına gitmemi önermesiydi. Beuys, Sarkis’in iyi arkadaşıydı, onun referansıyla gidecektim Beuys’un yanına, düşünebiliyor musunuz? Sarkis hiç ısrar etmez, bir kere söyledi, neden bilmem ben peşine düşmedim. Bir de uluslararası çapta bir etkinlikte Türkiye’nin özellikle de o yıllarda rol almasının zor olduğunu, beni, Türkiyeli sanatçıları zor bir gelecek beklediğini söylemişti. O yıllar için haklıydı. O çıta ancak ‘90’lardan sonra atlanabildi. Öte yandan devlet bursuyla orada olmak, memlekete layık olmak gibi tuhaf bir sorumluluk duygusu yüklüyordu. Modelden çalışmalar yapıyordum çünkü Türkiye’ye dönünce dersini vereceğim için kendimi geleneksel anlamda heykeli geliştirmek durumunda hissediyordum. ‘68 romantizmi de bunun üstüne eklenince daha çok bölünüyordum. Ama gelin görün ki, genel olarak bir şey yapıp tatmin olduğum zaman ondan bir daha yapmak istemem. Öyle de bir mizacım var.

Babanıza benziyor olabilir misiniz bu açıdan?
Ondan aldığım kötü huylardan biri olabilir. Avangart sanatçıların çoğu ailenin şımarık çocukları olabilirler diye düşünüyorum. Şımarık çocuk uyumsuzdur, oyunbozandır. Ben sanki biraz o mizaçta biriydim. Hem merak hem sürekli aramak, denemek hem de Türkiye’de solcu olmak… Bunların hepsi yenilikçiliktir. Neyse göre göre, yapa yapa, bir gün, bir hal geldi bana. Atölyeye müthiş bir heyecanla girdim ve hızla çalışmaya başladım. Önce haç şeklinde bir tahta çaktım, bir paltom vardı, haça onu giydirdim. Sonra üstüne alçı atarak korkuluğa dönüştürdüm. Kafasına da bir şapka koydum. “Korkuluk” çıktı ortaya. Bir kriz, trans hali gibiydi, birdenbire, titremeyle beraber bir rahatlama…

“Kendime rağmen dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmış gibi hissettim” sözleriyle tarif etmişsiniz o hali…
Bir kovboy filminden bir sahne hatırlatmıştı bana, o hal. Ailesi haydutlar tarafından öldürülen bir çocuğun bir silahşörün yanında işi öğrendikten sonra ilk kez birini öldürdüğü sahne… Yönetmen o sahnede çocuğun etrafını daireye alıp onun dışındaki yerleri flulaştırıyordu, yani çocuğun artık dönüşü olmayan bir yola girdiğini anlatıyordu. Ben de öyle bir hissiyata girmiştim. Bir kırılma noktasıydı “Korkuluk” ve ondan sonra birtakım farklı işler yapmaya başladım. Bu arada Bozar’da sanat tarihi, mimari, anatomi, ağaç, taş, heykel derslerine devam ediyordum. Bildiğim teknikler yetmiyormuş gibi yeni teknikler öğrendim. Onların da faydasını gördüm. Derken ‘75’te ilk kişisel sergimi açtım Metronome’da. ’73 ve ‘74’te de bizim Devlet Resim Heykel sergileri gibi Salon de Mai’de dönemin önemli sanatçılarının yer aldığı sergiye katılmıştım. Bir de yedi Türkiyeli sanatçıyla açtığımız bir sergi olmuştu.

“Birikim”, “Saplantı”, “Direnç: Ölü Bir Somyanın Anısına”, “Dirençli Alanlar”, “Enerji Plakaları”, “Yer Demir Gök Bakır” hep orada ürettiğiniz işler bildiğim kadarıyla… Sizin sanatınızın ana kanallarında yer alan temel işler. Nasıl ortaya çıktılar?
Bugünden bakınca kendimi naif buluyorum aslına bakarsanız. Bunları Türkiye’de yaptığım zaman bana bir getirisi olmayacağını biliyordum ama bu işleri gençler görsünler, halka halka yayılalım, çoğalalım istiyordum. Bir anlamda öncü bir rol üstlenip “Türkiye’de nelerden yola çıkarak neler yapılabilir”e kafa yordum. Etnolojiye, arkeolojiye, dile merak saldım. Marcel Duchamp’a taktım kafayı, onunla ilgili kitapları, etkinlikleri, işlerini takip ediyordum. Ufuk açan, yollar açan biri olması, hem yaşam tarzı, tavrı hem ortaya koyduğu işler ve o işlerdeki zekâ, yaratıcılık beni çok etkiledi. Düşünce olarak yakın bulsam da Türkiye için bir model olamayacağının da farkındaydım. Duchamp tembellikten yanadır, bilirsiniz. Babamın da meşhur lafıdır, “Tembelliğin gözünü seveyim” der dururdu. Lafargue’ın “Tembellik Hakkı”nı okumuştum, Hitler’in “Çalışmak özgürleştirir” sözüne karşılık ben de elbette tembellikten yanaydım. Fakat durum böyleyken Türkiye kalkınmak ve gelişmek zorunda olan bir ülkeydi, dolayısıyla bizler de çalışmak, üretmek zorundaydık. Kendimi Duchamp’la kıyasladığımı sanmayın, ben sadece o örnekten nasıl dersler çıkarabileceğime bakıyordum. Kendi içimde sürekli bunun gibi tezi - antitezi olan şeylerle boğuştum. İşlerin biçimleri, içerikleri konusunda, sanatın ne olup olmadığı meseleleri üzerine eziyetli, mazoşist bir süreç geçirdim. Bahsettiğiniz işlerin hepsini Étienne Martin’in serbest çalışma atölyesinde yaptım. Étienne Martin bir gün etüt atölyesine geldi ve bana “Sen gidip artık diğer atölyede, serbest çalışma yapılan yerde çalışmalısın, burada işin bitti bence” dedi. “Saplantı”, “Durum”, “Birikim” gibi işler hep orada çıktı. “Birikim”in bir adı da “Akümülasyon”dur aslında. Akünün elektriği depolamasından ve akünün kat kat, dilim dilim yapısından yola çıkarak bu biçimsel ve içeriksel benzerlikten alır adını. Birikimin önemini anlatırken yarattığı enerji ve gücü de vurgular.

***
“Avangart sanatçıların çoğu ailenin şımarık çocukları olabilirler diye düşünüyorum. Şımarık çocuk uyumsuzdur, oyunbozandır. Ben sanki biraz o mizaçta biriydim. Hem merak hem sürekli aramak, denemek hem de Türkiye’de solcu olmak… Bunların hepsi yenilikçiliktir.”
***

“Birikim” sözcüklerle, dille oynadığınız işlerden sadece biri…
“Direnç: Ölü Bir Somyanın Anısına” işinde ‘direnç’, yani ‘rezistans’ı kullanmamın sebebi de Fransızların Nazilere karşı verdiği müthiş direniş hareketinden gelir. Rezistans, en basit haliyle elektriğin metal içinden geçerken gösterdiği direnme sonucunda dönüşerek ortaya çıkan enerjidir. Bu ‘direniş’ motifi çok ilgimi çekiyordu, o yüzden çok sevdiğim kelimelerden biridir. Dil meselesi hem algı hem de bilinçle ilgili, çok önemli bir mesele. Kavramsal sanatçılar açısından da bir iletişim aracı olarak işlevi önemli. Gerçekten dille iletişim kurabiliyor muyuz, yoksa iletişim konuştuğumuz dille değil de alt dille mi kuruluyor ya da aslında dil aracılığıyla birtakım yanılsamalar mı yaşıyoruz?

İşlerinize bütün olarak baktığımızda izleyiciyle ilişki kurarken sözcük oyunlarının yanı sıra sayılar, yazılar, gazete kupürleri, şişe gibi cisimsel ya da simgesel tekrarlara başvuruyorsunuz. Bu da sağlam bir ‘dil’ kurmanın yolu olmalı.
Önce malzemelerin tekrarı meselesine değinirsek, o her şeyden önce bir kolaylık. Anlatacağım hikayeyi, izleyiciyle kurduğum ilişki açısından sağlama alıyor. Çağdaş sanatta en önemli meselelerden biri ortaya konan işlerin anlaşılırlığı. Eskiden böyle bir dert yoktu, aslında vardı da yoktu. Anlaşılmazlık ya da anlamak değişik düzlemlerde değerlendirilebilirdi. Resmin, heykelin konuları belliydi. Portre, figür, kompozisyon vb… Malzemeler de belliydi… Fakat günümüze geldikçe temalar değişti, bireyselleşti. Günümüzde yapılan işlerin seyirci tarafından anlaşılıp anlaşılmadığı meselesi ciddi bir şekilde tartışılmaya başladı. Bu malzemelerin ve bu konuların kullanılıyor olması en azından izleyiciye ortaya konan işi anlamlandırması konusunda ipuçları veriyor. Bir tür Cengiz Çekil ikonografisi oluşmuş oluyor.

Paris’ten Türkiye’ye dönüşünüzle hızlanan ve yolunu daha da netleştiren bir yolculuğun da sağlaması oluyor aynı zamanda…
Garip bir sorumluluk duygusuyla döndüm ‘75’te Türkiye’ye. Önce Ankara’da geçici memur olarak çalıştım, sonra İstanbul Eğitim Enstitüsü’ne atandım. Orada iki yıl çalıştım. Politik ortam, Türkiye ve İstanbul genelinde olduğu gibi, enstitüde de çok kötüydü. Gözümüzün önünde çocuklar vuruluyor, bizler onları atölyelere gizliyorduk. Tuhaftır ki ’76 – ’78 yılları arasındaki o gerilimli ortam beni çok besledi, İstanbul’da geçirdiğim o iki yılda güzel işler ortaya çıktı. Hayatla ölümün sokakta birlikte dolaştığı o gergin atmosferde korkuyla yaşamak garip bir şekilde yaratıcılığı artırıyor, diyordum. Her şeye rağmen bir şeyler yapmaya çalışmanın verdiği heyecandı bu. “Ele Geçirilmiş Mektuplar”, “Bildiriler”, “Yazısız”, “Yaşanmış Bir Yılın Takvimi”, “Günce”, “Bir Ayin İçin Levha” o süreçte ortaya çıktı. Max Ernst’in karşı güç teorisinde formların nasıl rafineleştiğini kömür – elmas örneğiyle açıklaması gibi… Kömür toprağın altında tonlarca baskı yüzünden dışarı doğru genişlemek isterken karşı gücün sıkıştırmasıyla kristalize oluyor, özetle baskı o şeyi mükemmelleştiriyor. Sanattaki mükemmelleşmede de karşı güç çok önemli. Bu yüzden sanatta muhalefetin çok önemli olduğuna inanıyorum. Ve bu yüzden sanatın olgunlaşmasında, kristalize olmasında eleştirinin çok büyük önemi var.

***
"Pek çok işimin çocukluğumla olan bağlantısı da bir tür romantizm, kaçış, çocukluğa sığınma. Çocukluğumdan kalanların tekrardan ortaya çıkmasındaki sebep de romantiklerde ‘burada ve şimdi’ meselesinin olmamasıdır. En önemli özellikleri ise geçmişe gitmeleridir. İçinde bulundukları zaman ve mekanla ilgili duydukları mutsuzlukları vardır çünkü.”
***

O dönem pek çok ret de alıyormuş işleriniz. Bir de “Ele Geçirilmiş Mektuplar” gibi müstehcen bulunduğu için toplatılan işleriniz var. Üstelik gazete kupürlerinden alıntıladığınız yazıları ters olarak sergilediğiniz halde…
Ben ret şampiyonuyumdur zaten, üstelik beni tanıyan arkadaşlarımın jüri üyesi olduğu sergilerde, yarışmalarda reddedildim. O zamanlar Hürriyet’te dertlerini mektupla anlatanların yazdıklarını aktarmıştım, toplumdaki baskıyı sunmanın bir yolu olarak. İnsanlar şimdi telekulak ya da mobese’lerle izleniyor, o yıllarda da mektuplar okunuyordu, insanları gözetlemenin bir formatıydı bu. Buna rağmen rumuzlarla dehşetengiz hikayeler anlatılıyordu gazetelerde. Ben de bu mektupları beyaz karbon kağıda ters olarak aktardım. Taksim Sanat Galerisi’nde sergileniyordu. Birileri gazete kupürlerini sergi alanındaki masanın üzerinde görünce şikayet etti ve sergi toplatıldı.

ODTÜ’deki “Fani Olan” isimli deneysel çalışmanızın da işleriniz içinde ayrı bir yeri var diye düşünüyorum.
ODTÜ’deki kültür merkezinde Jale Özgen’in düzenlediği bir etkinlikti o. Davet ettikleri sanatçılardan orada iş yapmalarını istiyorlardı. Beni de davet ettiler. O alanda bir mezar kazıp içine ayna doldurarak gökyüzünü mezarın içine taşımak gibi bir fikrim vardı. Fakat oraya gidince bir kalıt gördüm. Kampüse kültür merkezi yapılırken inşaat firmasına ait geçici ofisin kalıntısıydı bu. Antik bir sit alanı gibiydi. Oraya müdahale ederek bir iş yapmak istedim. Yere döşenmiş plastik marleyleri söktüğümüzde marleyleri yapıştırmak için kullanılan siyah hatlar ortaya çıktı. O alanı kırık camlarla döşedik. Böylece parçalanmış camlara yansıyan gökyüzü aşağı inmiş oldu. Sonra etrafı araştırırken mutfak bölümündeki duş teknesini fark ettim ve onu da siyaha boyayarak içinde etrafta bulduğumuz malzemeleri sanki teknoloji müzesinden bir bölümmüş gibi sergiledim. Tüm bunları orada bulduğum malzemeleri kullanarak yaptım sadece. İşin adına da “Fani Olan” dedim. İronikti, geçici ve faniydi gerçekten… Sonra duyduğuma göre idare onu uzun süre sergilemiş. İşlerimde tefekküre dalmak, oradan yola çıkarak iç dünyamızda yolculuk yapmak önemli benim için. Siz sanat yapmak istedikten sonra şartlar ne olursa olsun yapabilirsiniz. Oradaki çalışmam biraz da öyleydi. İmkanlar sınırlı olsa da bu yaratıcılığı etkilemez, hatta artırabilir demek istedim.

“Fani Olan”da da gördüğümüz gibi ölüm / ölümsüzlük, geçicilik / kalıcılık, enerji, döngü gibi kavramlar, mezarlarla ortaya çıkıyor işlerinizde. ‘Mezar’a yüklediğiniz içerik nedir?
Ölümsüzlük vurgusu, öteki dünya inancı ve kalıcılıkla ilgili bir durum. Bu nedenle anıt mezarlara birer sanat eylemi ve eseri gibi bakıyorum. Mesela piramitler, anıt mezar şeklinde yapılmış bir tür sanat eseri bana kalırsa. Mezarın geriye doğru verdiği bir mesaj da vardır. Hayatı sorgular ve yeniden ele alır. Öğrenciyken Ankara’daki Gordion antik kentine gitmiş ve çok etkilenmiştim. Sonrasında da kendi işlerimde kullanmaya başladım bu anıt mezar meselesini. Dinsel anlamda tabii ki yaşamın başka bir biçimde yaşanıyor olmasının da önemi var ama benim hissedişim daha çok ölümün, öldürmelerin düşünceleri, duyguları öldüremeyeceği, enerjinin kaybolamayacağı yönünde…

Eserleri, sergileri tarihlendirme biçimleriniz de mezar taşlarındaki doğum – ölüm tarihleri gibi.
İşlerin de bir hayatı var tabii ki… Geçicilik, kalıcılık meselesi de devreye giriyor.

İstanbul’dan gitmek, merkezden uzaklaşmak demek aynı zamanda. Bu tercih, sizin bugüne kadar durduğunuz yeri anlatması açısından da önemli. Nasıl karar verdiniz?
Ben İstanbul aşığıyım biliyorsunuz, ama o zamanlar kurtuluşu İzmir’e gitmekte buldum. İstanbul’u keşfetmek, entelektüel ortam heyecanlandırıyordu. Füsun Onur, Candeğer Fürtun, Filiz Özgüven gibi çok değerli arkadaşlarım vardı ama enstitüde derinlik yoktu. Terör ortamından da korkmuştum. İzmir’de açılan ilk güzel sanatlar fakültesinin -ki Türkiye’de de ilktir- asistanlık sınavını geçip oraya yerleştim. Bana bir İtalyan kenti gibi gelmişti İzmir, rahat, modern… Bir de ‘İstanbul’da akademililer, tatbikiciler ortama çok hakim, nefes alır mıyım, alamaz mıyım, belki İzmir’de daha çok işe yararım’ romantizmiyle de taşındım İzmir’e. Hiç bir zaman da fakülteye ve heykel bölümüne harcadığım emekten pişmanlık duymadım. Çünkü beni devlet okuttu, ben de karşılığını çalıştığım kurumlarda elimden geldiğince ödedim.

O yıllarda orada ‘sanat yapmak’ mümkün müydü? İzmir’de nasıl bir ortam vardı?
İzmir’de yüksek lisans, sanatta yeterlilik derken heykel bölümünün kurulması gibi maceralarla uğraşıp öğrencilere başka bir dünyanın varolduğunu göstermeye çalışıyor, bir yandan da çalışmalarıma devam ediyordum. Önemli olduğuna inandığım işlerim var o dönemden. “Ters Görüntü” var mesela, video sanatının yeni yeni ortaya çıktığı zamanda anti - video gibi bir iştir.

Sizin için de bir ilk değil mi “Ters Görüntü”, hem video sanatını kullanmanız hem de ‘canlı’ bir iş yapmanız açısından?
Aslında yine çocukluğumdan bir oyuncaktır o da. Babamın tamir ettiği lüks lambalarının turuncu renkli, jelatin kağıtları vardır. O kağıdı bir kutunun arkasına yapıştırır babamın büyütecini de kutunun önüne koyar, yoldan gelenleri ters seyrederdim… İzmirli sanatçılarla ortak bir sergi teklifi geldiğinde, çocukken yaptığım o kutuya benzer bir pano yapıp ortasını deldim, bir mukavva kutunun önüne de resim çerçevesi koyup buzlu cam yerleştirdim, arkaya da bir objektif koydum. Galeri mekanının dışındaki görüntüyü ters olarak içeriye, sokağın sesiyle birlikte yansıttım. ‘80 Darbesi olmuştu, dışarıdaki gerçekliği içeride tepetaklak ettim, alt üst olmuş bir toplumun görüntüsüydü o. Pek çok işimin çocukluğumla olan bağlantısı da bir tür romantizm, kaçış, çocukluğa sığınma. Çocukça ve naifçe sorular sormak çok hoşuma gidiyor. Çocukluğumdan kalanların tekrardan ortaya çıkmasındaki sebep de romantiklerde ‘burada ve şimdi’ meselesinin olmamasıdır. En önemli özellikleri ise geçmişe gitmeleridir. İçinde bulundukları zaman ve mekanla ilgili duydukları mutsuzlukları vardır çünkü. Sanıyorum benimki de öyle bir şey.

Yine darbenin toplum üzerinde yarattığı sinikliği ve korkuyu anlattığınız “Maşallah” ve “Evet” serileri var. Bu süreç aynı zamanda sizin Paris’ten döndüğünüzde “Ayağımı nereye basmam gerektiği üzerine düşündüm. Mesela camilerle barıştım” dediğiniz süreç. Geçmişle, gelenekle barışmak mıydı bu?
Bir yandan hangi kültürün içinde büyüdüm, nerede yetiştim gibi sorularla kendimi tanımak istiyordum. Bir yandan da ileride başımıza gelebilecekleri söylüyordum. “Maşaallah” serisi ironikti, insanları koruyacak hiçbir şeyin olmadığı o dönemde din kaçınılmaz bir sığınaktı. İnsanların çaresizliğini vurguluyordu. Maşaallah iki anlama gelir, ‘nazar değmesin’ gibi kalıplaşmış bir anlamı da vardır ama esas “Allahın dediği olur” anlamına gelir. Biri dini biri de geleneksel / popüler olan bu iki anlamı yan yana getirerek bir ‘koruyucu’ yaratmıştım. Duchamp’ın “İlaç” diye bir işi vardır, kış manzarası gibi kitsch bir resim. “İnsanlar bir resmi kendilerinde var olan bir sıkıntının karşılığı olarak seçerler, o da ilaçtır” der Duchamp. “Evet” serisi ise tamamen Brechtiyen bir çalışmadır, ‘resimde yabancılaşma nedir’i anlatmaya çalışırım orada. Çetin Altan’ın “Büyük Gözaltı”sını okumuştum. Daha önce de gözaltı, takip edilme üzerine kafa yoruyordum. Bir yandan da Osmanlı - Türk sanatındaki yazı resim geleneğiyle ilgileniyordum. Yazı – resim geleneğinin halk kültüründeki popülerleşmiş formatı ise tabelalarda karşımıza çıkar. ‘Deniz Kuaför’ yazar mesela, ‘deniz’ sözcüğü dalgalıdır. Keşke tabela toplayabilseymişim zamanında, içimde kalmıştır. Bir de “Allahın dediği olur” yazan, Kabe resimlerinin, Kur’an - ı Kerim’in olduğu İslami posterler vardır. Bu afişlerde ters perspektif ve piramit yayı kullanılır. Orada da tam bir Brechtiyen durum vardır. Bir anlamda İslam sanat anlayışıyla Brecht’in düşüncesi örtüşür.

***
“Piyasayı düşünerek iş yaptığınız zaman başka bir moda geçersiniz. Çünkü satın alınabilirliğin de birtakım kriterleri vardır. Bir işin satın alınırlığını düşünerek yaptığınız zaman özgürlüğünüzü de sınırlarsınız. Onun için mümkün olduğu kadar piyasa çerçevesinde satın alınıp alınmayacağını düşünmedim yaptığım işlerin.”
***

Çünkü ikisi de araya mesafe koyar...
Evet. Bunun işaretleri nedir? Gökyüzüne Kuran - ı Kerim silueti yerleştirilir ama baktığınızda gördüğünüz Kuran- ı Kerim kesitini taşıyan gökyüzü değil, boyadır denir. Bu posterler İslam’ın birebir resmetme yasağını da bu yolla aşar ve mesajını verir. Ben de bunlardan yola çıkarak kendi afişlerimi yaptım ve ‘Evet’ sözünü yerleştirdim. İnsan ne zaman “evet” der? Köşeye sıkıştığında, sürekli gözetlendiğinde… ‘82 anayasası neden yüzde 92 ‘evet’ oyu aldı? O sorgu ortamında nasıl ‘hayır’ denilebilirdi ki?

Sergilerinizin İzmir’de en yoğun olduğu dönem sanırım ‘80’ler, en çok ses getirenlerden biri de Beuys’un ölümünden sonra anısına düzenlediğiniz sergi ve sonrasında yapılanlar...
Beuys’un ölümünden çok etkilenmiştim, sadece bir gazete haberi olarak kalsın istemedim. Okulda onun için bir köşe yaptım önce, bir pano hazırlayıp Beuys’un kim olduğunu anlatan yazılar eşliğinde kare bir platformun üstünde de bir mum yakmıştım. Bir anıt gibi… Sonra Beuys’un anısına bir sergi açmaya karar verdim, Türkiye’de o günün şartlarında farklı işler yapan sanatçılarla iletişime geçtim. Alman Kültür Merkezi’nin salonunda “Bir Başka Sanat” adı altında düzenlediğimiz sergiye Türkiye’nin birçok yerinden ve yurtdışından sanatçılar katıldı ve bu sergi Beuys’un anısına düzenlenen dünyadaki ilk sergi oldu. Sonrası için de bir dizi sergi planlamıştık ama ikincide kaldı. Yine de bu hadise İzmir için çok önemliydi.

Bir de şantiye sergisi var o zamanlar için sıra dışı bir yerde duran…
Evet, çok güzel bir projeydi. Mimar Merih Dönmez’in fikriydi, biz de destek verdik. Alsancak’ta bir binanın şantiyesinde sokaktan geçen insanları da içeriye çeken bir sergi projesiydi. O sergiden sonra hareketlenmeler de oldu İzmir’deki sanat ortamında. Bir Alman ve Fransız sanatçıyla ortak, büyük bir sergi yapmıştık “Sınırların Ötesi” diye… Kişisel sergiler de oldu tabii ama yine de her zaman duymazdan, görmezden gelinen biri oldum.

Kenarda, kapalı yaşadığınız söylenir hep, öyle misiniz yoksa bu, tercihlerinizin size ödettiği bedel mi?
Kenarda değil de ortamda değildim. İstanbul’da olmadığınız zaman gözlerden uzak oluyorsunuz. Ben halimden hiç şikayet etmedim, yaptıklarımı güzel sanatlar öğrencileri görüyordu, onlara faydalı oluyordum. Bu yetti bana.

Tam da bu şantiye sergisinin ardından 1995 yılında Rene Block sizi bienale davet ediyor. Yani aslında keşfediyor…
Beuys sergisi zamanında keşfetti Rene beni ve bienale çağırdı. Gören görüyor aslında. Vasıf Kortun da o dönem İstanbul’da düzenlediği sergilere davet ediyordu. Rene daha sonra işlerimi uluslararası alana da taşıdı. Zaten Rene’nin Türkiye’deki sanata çok büyük katkısı olduğuna inanıyorum. Onun sayesinde Türkiye güncel sanatında bienallerden sonra bir hareketlenme oldu. Böyle sanat yapma meselesi akıllara yattı.

4. İstanbul Bienali’ne gelmişken, hem orada sergilenen hem de şimdilerde İstanbul Modern’deki “Çok Sesli” sergisinde yer alan işiniz “Sağır Çığlık”tan da bahsedelim. Sesin, müziğin işlerinizdeki yerinden…
Ben zavallı müzik bilgimle birçok meseleyi hem kendime açıklamaya çalışırken hem de öğrencilerime anlatırken müziğe çok başvuruyorum. Çünkü müzik sanatlar içinde en yüksek ve en soyut olan dal. Plastik sanatlardaki terminolojinin çoğu da müzikolojiden aktarılmıştır. Çünkü müzik konusundaki çalışmalar plastik sanatlara göre çok daha erken başlamıştır. Ve müzik, matematik ve fizik demektir.

Eleştirmenler sizi ne kadar görüyor peki? Sanatınız üzerine çok fazla yazıp çizen yok bildiğim kadarıyla…
Görmüyorlar. Sanat yazısı yazanların ilgilendiği sanatçılardan değilim galiba…

Neden sizce?
Bilmiyorum. İlginç bulmayabilirler. Bu soruya vereceğim cevap bildiğimiz cevap. Beğenmemiş olabilirler. Şikayet etmek istemiyorum ama doğru dürüst yazılar çıkmıyor. Derinlemesine tahliller yok. Ahbap çavuş ilişkileri lazım galiba… Yazıların hepsi zaten olumlu, hiç olumsuz eleştiri yok.

Piyasa ile olan ilişkinizi konuşmak için “Şeyler” işiniz iyi bir vesile. Bir yanda tektipleşme, bir yanda liberal politikalar ve seri üretim, diğer yanda yabancılaşma, sizin de dediğiniz gibi ‘şeyleşme’ hali…
Evet, esas mesele ‘şeyleşme’ olgusuydu. Coca Cola kutusu dönüşerek bir böcek ya da kuş oldu. Metamorfoz, dönüşüm... O Coca Cola kutularını yakmıştım bir savaş artığı gibi ve bizim şeyleşmemize gönderme yapmıştım o dönüşümle. 144 tane şişenin varlığı ise etkiyi çoğaltmak içindi. Piyasa ile ilgili meseleye gelirsek; Duchamp “Her sanatçının hayatta yaptığı iki, üç resim vardır” der. Bu söz, beni çok etkilemiştir. Orijinal olanla buluşma fikri çok hoşuma gidiyor. Sanat eserinin eser olması için yegane olması gerekir. Çoğaltarak etkiyi güçlendiriyorsunuz ama bir yandan yeganeliğini yok ediyorsunuz, diğer yandan o çoğaltma bir enerji yüklüyor.

Sanat eserinin satın alınabilirliği de önemli, sizin işleriniz de bu anlamda zor işler. İşlerinizin bile bir tavrı var sanki sizden bağımsız…
Piyasayı düşünerek iş yaptığınız zaman başka bir moda geçersiniz. Çünkü satın alınabilirliğin de birtakım kriterleri vardır. Saklanma kolaylığı olacak, ileride para eder mi sorusuna olumlu yanıt verecek… İşin, sanatsal değeri çok daha geride kalıyor. Bir işin satın alınırlığını düşünerek yaptığınız zaman özgürlüğünüzü de sınırlarsınız. Onun için mümkün olduğu kadar piyasa çerçevesinde satın alınıp alınmayacağını düşünmedim yaptığım işlerin.

Sizi takip eden koleksiyoner yok mu?
Çok yok, sayılıdır. Bunda da yakınılacak bir durum yok, çünkü zor işler, benim işler.

(Söyleşi: ÖZLEM ALTUNOK, İSTANBUL ARTNEWS, EYLÜL 2014, ozlem@istanbulartnews.com)