Çerkez ve 'Ejder'ha...

Çerkez ve 'Ejder'ha...
Çerkez ve 'Ejder'ha...

Berrak Tüzünataç, Uğur Yücel ve Kenan İmirzalıoğlu?nun başrollerini üstlendiği filmde oyunculuklar üst düzeyde.

Uğur Yücel imzalı 'Ejder Kapanı', bir grup sübyancıyı öldüren ve zamanla arkasına halk desteğini alan bir katille, onu yakalamaya çalışan 'Çerkez' lakaplı bir dedektif ve 'Akrep' lakaplı bir başkomiserin verdiği mücadeleyi anlatıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Modern hukukun, adaletin tecellisine dair kimi eksikleri olduğu ve açılan yaraların bir türlü kapanmadığı aksine daha da büyüdüğü, yapanın yanına kâr kaldığı ve o çok bildik deyimiyle, ateşin sadece düştüğü yeri yaktığı, toplumların hafızası açısından neredeyse eskimeye yüz tutmuş bir kanıdır. Malum Amerikan sineması da, bu kanıdan çok beslenmiş ve ‘Al eline silahı, kendi adaletini kendin sağla’ filmleri, özellikle 70’ler boyunca gölgesini perdeye çok keskin bir şekilde aksettirmiştir. Don Siegel’ın (Clint Eastwood’lu) ‘Dirty Harry’si, Michael Winner’ın (Charles Bronson’lı) ‘Death Wish’i, bu güzergâhtaki en belirgin duraklar olarak göze çarpar (Hoş, bu filmlerin taklidi olarak yerli cephede de türeyen ve özellikle Cüneyt Arkın’ın sürüklediği onlarca avantür yapımını hatırlayabiliriz ama ortaya konulan sinematografik kalite, meseleyi felsefi bir zeminin üzerinde tartışmaktan uzaklaştırır bizi). 

Asmayalım da besleyelim mi?
Son dönemde karşımıza çıkan kimi Amerikan ve İngiliz yapımları, ‘Kendi adaletini kendin sağla’cı görüşü yeniden hatırlatır oldu. James Van’ın ‘Death Sentence’sı ve ‘Neil Jordan’ın ‘Brave One’ının yanı sıra İngiliz kanadından Nick Love’ın ‘Outlaw’u, ‘şimdiki zaman’da meselesini kendisi çözen fimlerdi. Bizden ise Serdar Akar’ın ‘Barda’sı, özellikle finali itibarıyla adalete güvenmiyor, çözümü ‘Bakarsınız günün birinde çıkarlar, o halde suçlular hapiste olsa bile infaz edilerek yok edilmeli’ye getiriyordu.
Uğur Yücel’in, ilk kez kendisine ait olmayan bir senaryoya yönetmen olarak imzasını attığı ‘Ejder Kapanı’nın genel çizgileriyle ait olduğu lig de, işte tam burası. Ortada birtakım suçlular var ve adaletin kendi normları, onların cezalandırılması konusunda yetersiz kalıyor ve ‘birisi’, devreye girerek vicdanın sesi olmaya soyunuyor ve nihayetinde, konulması gereken son noktayı koyuyor. Ama ‘Ejder Kapanı’nın, yazının girizgâhında ismini zikrettiğimiz geçmişin ve şimdiki zamanın filmlerinden ayrı bir yeri var; cezalandırılması gerekilenlerini sübyancılardan (bilim diliyle söylersek pedofillerden) seçiyor ve bu yanıyla da, son derece hassas bir noktaya parmak basıyor.
Önce filmin genel çerçevelerinde dolaşalım Sinemamız adına, geçmişteki işleriyle son derece başarılı bir oyunculuk kartvizitine sahip olan Uğur Yücel, ‘yönetmen’ kartvizitine ise bugüne kadar iki film sığdırmıştı: İlk yarısı mükemmel tamamlanmış, ikinci yarısı ise kafa karışıklığıyla birden çok meseleye odaklanırken, kendi odağını kaybettiği için bütünlüklü bir yapıya ulaşamayan ‘Yazı Tura’ ve gereksiz ve ölçüsüz romantizmiyle duygulara bile hitap edemeyen ve kendi hicranında boğulan ‘Hayatımın Kadınısın’. Ama bu ‘tökezlemelere’ rağmen yine de Yücel’deki ‘yönetmenlik’ potansiyeline inananların sayısı hiç de az değildi (ki ben de içlerinde yer alıyorum). Bu açıdan ‘Ejder Kapanı’ da, merakla beklenen bir projeydi. 

‘Yerli Se7en’ tadı
Film öyküsünü, Güneydoğu’da askerliği sırasında bir ölüm makinesine dönüşen Ensar’ın, terhis sonrası İstanbul’a dönmesi ve burada, kız kardeşinin tecavüz sonrası intiharını öğrenmesiyle birlikte başlayan cinayetler dizisi odağında kuruyor. Hoş, bu cinayetleri kimin işlediğini görmüyoruz ama izler, Ensar’ı gösteriyor. Olayın soruşturması ise merkez tarafından, emekliliğine bir ay kalan Cinayet Masası Müdür Yardımcısı ‘Çerkez’ lakaplı Abbas’la, Başkomiser ‘Akrep’ Celal’in üzerine kalıyor. Sevdiği pavyon şarkıcısı Cavidan’la bir an önce bu ortamdan kurtularak yeni bir hayata adım atmak için çabalayan ‘Çerkez’, dosyayı Celal’e havale etmek istese de, genç Başkomiser cinayetlerin sırrını ‘idolü’yle birlikte çözmek için ısrar ediyor. Bu sırada, ekibe dahil olan stajyer polis memuresi Ezo’yla, Celal arasında da bir ilişki filizleniyor.
‘Ejder Kapanı’, öncelikle atmosferiyle ele alınacak bir film. Filmde hem Çerkez Abbas rolünü üstlenen, hem de yönetmen koltuğuna oturan Uğur Yücel, genel olarak bu aşamayı başarıyla geçmiş. Son derece karanlık çizilen bir dünyada, işin bütün acımasızlığı, kirliliği ve nefret uyardırıcı yanı, görsel olarak çok iyi yansıtılmış. Altla üstün hiyerarşisi, ilişkilerdeki derinlik, samimiyet ve gerçekçilik, tüm inandırıcılığıyla yansıtılmış. Hatta kasvet üst düzeyde. Film, bu aşamada kendi içinde, bir ‘Yerli Se7en’ tadı tutturmayı bile başarıyor. 

‘Bu dava hükümet düşürür’
Bu görsel üslubun, karakterler boyutunda inandırıcılık kazandırılmasına gelince, burada bütün bir oyuncu kadrosunun başarısından söz etmek gerekiyor. Kenan İmirzalıoğlu, ‘Kabadayı’dan sonra yine bir büyük rolün üstesinden rahatlıkla geliyor ve derin bir iz bırakıyor. Berrak Tüzünataç aksamıyor, Ceyda Düvenci, Cavidan’ın ait olduğu dünyadaki mutluluk arayışının uzantılarını öyküye taşıyor. NTV’deki ‘Gece Gündüz’ programındaki söyleşisinde, “Manyak lazım” dediler, geldim, oynadım” diyen Nejat İşler, hem manyaklığını gösteriyor, hem de (iyilerin safına geçerek) ‘Barda’daki hesabı bir anlamda kapatıyor. Sırrı Süreyya, kendi çapında bir destana imza atıyor, “Bu dava hükümet düşürür” repliğiyle de, (öngösterimdeki tepkileri göz önüne alarak söylüyorum), en azından eleştirmen camiası nezdinde tarihe geçiyor. Uğur Yücel ise yine performansının doruğunda. Ancak onun ağzında yakışıklı duran diyaloglar ve kendine özgü mimikleriyle, bence birinci sınıf bir iş çıkarmış. Şiddete bile özel bir güzellik katıyor.

Entrika ikna edici değil
Peki ya hikâye?.. Yönetmen Yücel, “Evet, filmle birlikte pedofili tartışılacak ve Batı’daki uygulamalar yeniden gündeme gelecek” diyor ve ekliyor “Ama benim asıl ilgilendiğim entrika.” İşin entrika yanına gelince; Kubilay Tat imzasını taşıyan senaryo, belli bir noktaya kadar hiçbir falso vermeden ilerliyor. Polisiyeye, edebiyat ya da sinema, fark etmez, biraz vâkıf olanlar bilirler ki, suçlu hep yakınlarda bir yerdedir. ‘Ejder Kapanı’, ‘kapanı’nı polisiyeye kurduğuna göre bu ‘kader’den kaçamayacaktı. Keza kaçamamış da. Ama ben, kendi adıma ‘Katil’in ‘uşak’ olduğunu hemen anladım. Ki, öngösterim sırasında yanımda oturan meslektaşlarım da, ‘Katil’ konusunda benzer adresi gösterdiler. Dolayısıyla, öykü elini belli ettikten sonra yalpalıyor ve ne yazık ki bütünü itibarıyla ikna edici olamıyor. Hoş, ‘Katil’i tahmin edemeseydik, film ikna edici mi olacaktı? Tartışılır ama hikâye düzeyinde de en azından belli bir başarı sağlanacaktı, orası kesin. 

‘Rahşan Affı’na karşıyız
Aksiyon sahnelerindeki ‘Fransız desteği’ne (öyküye hareketi, Fransız patentli Cinecascade adlı ekip getirmiş de) gelince, burada da bir problem yok ama mesela kapanan köprüden taksiyle uçma sahnesi fuzuli olmuş. “Bir araba havadan böyle düşer” adlı fiziksel gerçeğin, görsel yansıması olmanın dışında hiçbir esprisi yok. Bir de bulunan cesetlerin yeri itibarıyla ortaya çıkan ejder figürü, fazla zorlama olmuş. Katledilen tacizcilerin, yakın geçmişte genel afla birlikte salıverilen suçlulardan oluşmalarını ise, ‘Rahşan affı’na bir eleştiri olarak mı ele almalı, bilemedim.
Sonuç: Özetlemek gerekirse ‘Ejder Kapanı’nda oyunculuklar fevkâlade iyi. Atmosfer derseniz, ona da ‘Okey’... Ama hikâye ne yazık ki aynı oranda ikna edici değil. Benim hissiyatım kısaca budur...