Cinselliği anlatan sanat

Seks hayatın bir gerçeği. 1900'lerin başında Sigmond Freud'un malum çıkışından bu yana en önemli gerçeği. Onun dışında kalan veya biçimlenen bir davranışımız yok.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Seks hayatın bir gerçeği. 1900'lerin başında Sigmond Freud'un malum çıkışından bu yana en önemli gerçeği. Onun dışında kalan veya biçimlenen bir davranışımız yok. Her şeyden önce seks bir zevk olgusu. Fakat insanlığın bunu algılaması ve işi bu noktaya taşıması kolay olmadığı gibi, bu, sancılı, sıkıntılı bir geçmiş de yaratmış. Fakat geldiğimiz noktada iş biraz farklılaşmışa benziyor.
Geçenlerde New York'ta Chealsea'deki büyük, yan yana dizilmiş, içinde çağdaş sanatın tarihinin yazıldığı galerilerin birisinden çıkıp diğerine giriyordum. Çok sergi vardı, her zamanki gibi. Bazıları çok önemli isimlerindi. Ama ne yalan söyleyeyim insanı çeken, bakınca karşısına mıhlayan, heyecan veren hemen hiçbir şey yoktu. Şurası muhakkak ki, artık yeni bir sanat var. Üstünde yeterince düşünmüyoruz belki ama 2000'lerin ürettiği yepyeni bir duyarlılık, kavrayış ve ifade görmezden gelinecek gibi değil. Algılaması, her yenilikte olduğu gibi zor; çözümlenmesi daha da güç bir yaklaşım bu. Çünkü, özünde geçiciliğe, sınırlılığa ve unutuşa dayanıyor.
Bu yönde yapılmış işler kuşkusuz ilginç ve yoğundu (hele bizdeki sergilerle karşılaştırılınca, hele anlı şanlı sanatçılarımızın ve 'küratörlerimizin' düzenlediği sergiler düşünülünce) ama gene de fazla 'teknik' ve hatta 'moda' kokan bir yanları vardı. (Benim bu dönemin sanatını en çok eleştirdiğim nokta bu.) Her 'Et Paketleme Bölgesi' (Chealsea'nin bir adı da bu) turunun sonunda olduğu gibi çıkıp oradaki kahveme gidip malum defterimi önüme açınca her zamanki çelişkiyi yaşadım.
Etrafa mı bakmak yoksa oturup düşündüklerimi yazmak mı daha zevkliydi. Bununla boğuşurken içimde bir duygunun kımıldadığını hissettim. Beni zorlayan bir şey vardı. O vakit sergileri gezerken aklıma takılan şeyin içimde iyice çökeldiğini anladım: ilgimi çeken, heyecan veren, bana yeni bir ufuk açan sergiler, diğerlerinin bütün özelliklerine rağmen, içinde erotik, cinsellikle ilgili bir boyut barındıranlardı. Zaten büyük galerilerde sergilenen ve bu özelliği taşımayan bir sergi de hemen hemen yok gibiydi. Üstelik bunların önemli bir bölümü kavramsal boyutu itibarıyla da ilginç işlerdi. Mesele buydu. Nasıl, neden iş buraya gelmişti?
Karanlık ve gizemli
Bu yeni bir durum da değil, yeni bir soru da. Aslına bakılırsa insanlar sanatla ilgilendikleri ilk günden bu yana cinsellikle de ilgilendiler. Hatta bana kalırsa içinde açık veya kapalı cinsellik barındırmayan bir gerçek sanat yapıtı bulmak çok zor. Bu, en klasik yapıtlara kadar geri götürülebilir. Anlamak güç değil. Sanat, insanın karanlık ve gizli yanını ortaya çıkarmaya çalışan bir süreç. Neyi ifade ederse etsin insanla bir hesaplaşmaya girişiyor. Ne kadar saklarsa saklasın, gizlerse gizlesin, sanat itiraf ediyor. Kendisini sergilemeyen, kendi gerçeğiyle hesaplaşmayan kalıcı bir sanat yapıtı yok. Dediğim gibi varsa da o yapıtlar başka bir düzeyde, teknik bir noktada, kendisini oluşturuyor ve geçip gidiyor. (Onların kalıcı olanlarına da ayrıca bakmak lazım. Carl Andre bile o minimalist yapıtlarını insani bazı duyguların etrafında açıklıyordu. Aynı şey sonradan saptırılan Duchamp'ın 'hazır nesne' tanımı için de sonuna kadar geçerli.)
Erotizm bu olgunun uç safhası. İnsanın en karanlık yanı o. Asla tanıyamıyoruz kendimizdeki cinsel dürtüleri. Ne kadar iç içe olursak olalım cinsellik her defasında yeniden başlayan bir şey. Ne kadar yakın olursak olalım gene de ona uzağız. Üstelik sadece kendimizle ilgili de değil. Başkaları da var işin içinde. Onların yabancılığı da ayrı bir sorun. Öte yandan bu işin nereye kadar zevk nereden sonra merak olduğu, ne kadarının 'normal', ne kadarının 'sapkın' olduğu da başka bir meçhul. Cinselliğin ve erotizmin içinde barındırdığı şiddet, hepimizin ona maruz kalışı, onu yaratışı ayrı bir sorun. Kısacası, cinsellik hâlâ meçhul kıta.
Bir şey daha var...
Buradaki bütün bu özelliklerin ayrıca sanat için geçerli olmadığını söylemek zor. Fakat onun cinsellikle iç içe geçtiği zaman ortaya çıkardığı başka bir olgu daha var. Cinselliğin kendi içindeki bütün kapalılığına ve her zaman saklamaya dönük yanına karşın sanatın içerdiği cinsellik her zaman 'göstermeye' dayalı. Böylece hem izleyeni röntgenci, dikizci konumuna sokuyor hem de onun kendisiyle yüzleşmesine yol açıyor. Böylece sanatın içerdiği cinsellik bir yandan merak dürtüsünü harekete geçirirken bir yandan da sanatın aşkınsallığını son derecede yercil bir noktaya taşıyor. Veya tersi, cinselliğin son derecede sıradan yercil yapısını çok yüksek, aşkın bir noktaya eriştiriyor. Bugünün dünyası böyle bir dünya. Ama bir şey daha var. Bugünün dünyası 'doğal'ın sınırlarını arıyor. Bir dönemin yasakladığı, karaladığı ilişki biçimleri artık hayatın gerçeği haline geliyor. Eşcinsellik böyle bir şey. O zaman cinsellik bütün boyutlarıyla yeniden keşfedilmek durumunda. Kendisi bir keşif olan sanatın buna yabancı kalması düşünülemezdi. Sadece sanat değil ABD'de hayat da bütün muhafazakârlığa rağmen bu gerçekle iç içe. Öte yandan yeni cinsellik yeni bir enerji, güç ve tutkusallık yaratıyor. Kendi içinde tıkanmış sanata bundan önemli bir can suyu nasıl olabilir?
Bunları düşündüğüm sırada defterime bir şey yazmayıp çevremdeki güzel kadınları izlediğimi ise sonradan fark ettim.