Çizgi kendini kağıttan kurtarınca ne oluyor?

Çizgi kendini kağıttan kurtarınca ne oluyor?
Çizgi kendini kağıttan kurtarınca ne oluyor?
Desen üretiminin çok yönlülüğünü ve sergi mekanıyla ilişkisini öne çıkaran 'Spaceliner' başlıklı sergi, farklı disiplinlerden gelen 17 sanatçıyı çizgi kavramı etrafında ARTER'de buluşturuyor. Seza Bali'nin İstanbul'daki belli mekanlarda ücretsiz dağıtılan XOXO dergisinin mayıs sayısında yayımlanan küratör Barbara Heinrich, sergi sanatçılardan Hans Peter Kuhn ve Heike Weber ile yaptığı söyleşisini sunuyoruz.

Serginin başlığı ile başlayalım. Spaceliner, mekan ve çizgi kelimelerinden oluşan bir başlık, ve bize serginin kavramsal çerçevesini öneriyor. Sergi, Arter’in mimarisi ve bir o kadar da en basit haliyle bir çizgi çizmek hakkında diyebilir miyiz?
Barbara Heinrich: Ben bu sergiyi kafamda kurgularken, desen ve mekanın birbirleriyle olan ilişkisi ve desenin üç boyutlu olmasıyla ilgileniyordum. Sergide bu iki kavram bir araya geliyor. Öncelikle bir çizgiden bahsediyoruz, ki bu desenin en temel unsurlarından biridir ve bununla birlikte mekanı da bütün boyutlarıyla düşünüyoruz. Çizgi kendini kağıttan kurtarınca ne oluyor? Mekana giriyor, hacim kazanıyor, çok boyutlu oluyor.

Heike Weber: Spaceliner’da çizgi mekanı öne çıkarıyor. Örneğin ben bir sismograf gibi çalışıyorum ve odanın yankısını çiziyorum.

Heike Weber, Yankı

Hans Peter Kuhn: Benim için serginin başlığı çok uygundu çünkü benim işlerim her zaman içinde bulundukları mekanla alakalı oldu. Kullandığım floresan tüpler ise birer çizgi gibiler.

İstiklal Caddesi İstanbul’un atardamarı, burası da eninde sonunda bir çizgi, neredeyse 2 km uzunluğunda... Spaceliner, Arter’le ve içinde bulunduğu bölgeyle nasıl bir ilişki kuruyor?
Barbara Heinrich: Sergideki bütün sanatçılar onlara sunulan mekanla çalışıyor, bu mimariye bir tepki verip iş üretiyorlar. Bu serginin diğer bir özelliği de bütün sanatçıların düşünce biçimlerinin temelinde çizim ve desenin olması. İşlerini planlarken en başından beri mekanı, kurguladıkları kavramsal çerçevenin içine dahil ediyorlar. Mekan, çalıştıkları yüzey oluyor; kağıt veya tuval yerine odalar ve duvarlar var.

Heike Weber: Evet, sergi alanı tıpkı boş bir kağıt rolünde.

Hans Peter Kuhn: Barbara beni sergiye davet ettiğinde aklıma gelen ilk şey lineer ve sade bir iş yapmak oldu. Binayı ve içinde bulunduğu semti de ele alarak, Arter’in yan sokağından başlayıp İstiklal Caddesi’ne kadar uzanan, binanın bir tarafından girip diğer tarafından çıkan ve binayı işgal eden bir iş yapmak istedim. Dediğin gibi İstiklal Caddesi düz bir çizgi ve benim işim diyagonal. Bu işte de yaptığım gibi normları ve doğruları bozmayı seviyorum.
Hans Peter Kuhn, Noktalı Çizgi Üzerinden Kesiniz

Barbara Heinrich: Ben de bu sergide iç mekanla sokağı birbirine bağlayan işler bulunmasını istedim ve Hans eseriyle bunu yapıyor. Sonuçta Arter binasının bulunduğu yer de önemli bir kamusal alan.

Heike Weber: Hans diyagonal düşünüyor, oysa ben, mekanı dairesel olarak ele alıyorum. İstanbul’u birkaç kez ziyaret ettim ve her seferinde İstiklal Caddesi’nden çok etkilendim. Bu uzun ve düz çizgi üzerinde, insanlar hedeflerine doğru hiç şaşmadan ilerliyorlar. Benim bu bölgeye yaklaşımlarımdan biri de bu hızla akan giden hareketi bozmak oldu. Arter’de mekana özel bir iş üretmek benim için düz bir çizgiyi bir daireye dönüştürmek demekti.

Çizgiler artık iki boyutlu da düşünülmüyor, Hans’ın işinde, o çizgi fiziksel olarak yok ama onu hala görebiliyoruz. Heike’nin enstalasyonlarında ise, çizgiler mekanı ele geçirip optik illüzyonlar yaratıyor.
Barbara Heinrich: Hans’ın işinde de aslında bir çizgi var, çünkü lineer; örneğin bu sergide floresan tüpleri yan yana koyup bir çizgi yaratıyor.

Ama ışığı düşünürsek, ışığa fiziksel olarak dokunamıyorsun.
Hans Peter Kuhn: Tabii sonuçta ışık geçici bir şey, ona dokunamazsın. Benim işlerimde çizgi hem var hem yok; bir mekanda yaşadığı için var oluyor, ama bir resim gibi duvara asılı olmadığı için de fişi prizden çektiğinde yok oluyor.

Barbara Heinrich: Heike ise optik bir oyun yapıyor. Bir mekanın merkezinden başlayıp markör ile bu merkezden odanın her açısı ve kıvrımını takip eden çizgiler çiziyor. Bunu yaparak odanın mimarisini parçalıyor, bu da içeri giren kişinin artık hiçbir köşeyi tecrübe edememesine neden oluyor. Fiziksel olarak rahatsız edici bir mekan yaratıyor.

Evet, bu işler, izleyen kişide gerçekten fiziksel bir tepki yaratıyor.
Barbara Heinrich: Öyle, çünkü beynimiz ve gözlerimiz bir mekanın içinde dikey ve yatay çizgiler ile yön bulabiliyor. Her zaman köşelere, dikey ve yataylara ihtiyacımız olduğunu varsayıyoruz. Heike bu varsayımları yok ederek algımızı da şaşırtıyor, ve işleriyle bu stabil ve anti-stabil halleri irdeliyor.

Heike Weber: Ben kapı girişlerini, kolonları, kaloriferleri, lambaları ve hatta mobilyaları bile mimari unsurlar olarak ele alıyorum. İşlerimde de, çizgiler bu noktalardan başlayarak adeta suya atılan bir taşın oluşturduğu dalgalar gibi yayılıyorlar. Oda, bu mimari noktaları işaretlediğim için, daha uyarıcı bir hale geliyor. Yarattığım mekanlarda göz, çizgileri takip edebiliyor olsa bile, işin kendi içinde barındırdığı hareket ve izleyicinin mekan içindeki hareketi yüzünden, o göz odada tutunabilecek hiçbir şey bulamıyor. İzleyiciyi resimlerimin içine entegre etmeye çalışıyorum. Örneğin; üzerinde yürünen işlerim, kişinin o mekan içinde hareket ederken kendi varlığı ve bireyselliğini fark etmesini sağlıyor. Bu farkındalığa da, o mekanda güven içinde olmadığını hissederek ulaşıyor.


Monika Grzymala Raumzeichnung, Poyraz-Lodos

Resim sanatıyla olan ilişkimizi düşününce aklımıza gelen şeylerinbaşında ilk resim dersimiz var; önümüzde duran üç boyutlu bir objenin iki boyutlu bir kopyasını çıkarmayı öğreniyoruz. Spaceliner, bu düşünceyi nasıl kırıyor?

Barbara Heinrich: Evet, bu, çizim hakkında düşünülen klişe bir şey, ama ben bu sergiyle çizimin nasıl bir gelişimden geçtiğini göstermek istiyorum. Bu sanat alanının kapsamı artık çok genişledi. 1960’larda minimal ve kavramsal sanatın başlamasıyla desen de, fotoğraf, enstalasyon, heykel gibi diğer disiplinlere bulaştı ve o dönemden beri inanılmaz bir devrime uğradı.

Heike Weber: Bir insanın kendini ifade etmesi, konuşmayı öğrenmesi kadar resimle de başlıyor. Fakat bir objeyi kopyalamak başka bir şey, bu daha görsel ve geleneksel bir eğitime dayanıyor, bunun çizgi ile bir alakası yok. Benim için çizgi, konunun ta kendisi.

Hans Peter Kuhn: Aslında desen aynen bir projeksiyon gibi, ama bunun tersi de var. Örneğin sisten bahsedelim. Sisin arkasına ışık koyarsanız üç boyutlu bir projeksiyon elde edersiniz.

Bir de Barbara’nın da daha önce bahsettiği, çizim yapmanın insanlığın en eski kültürel dışavurum biçimi olması durumu var.
Hans Peter Kuhn: Tabii bu bağlamda mağara çizimlerinden de bahsedebiliriz. Çizginin, yaptığımız her şey için bir metafor olması fikri hoşuma gidiyor. Bir başlangıç noktasından sonuç noktasına kadar hep çizgiler yaratıyoruz.

Barbara Heinrich: Bence mağara çizimlerinden de eskiye gidebiliriz. Parmağınızı kumun içine batırdığınızı ve hareket ettirdiğinizi düşünün, alın size bir çizgi. Başlangıç burası. Ve düşünün, hareket ettiğimizde bir çizgi halinde hareket ediyoruz, dünyayı algılama şeklimiz her zaman çizgiler etrafında oluyor.

Heike Weber: Ve ufuk da bir çizgi, dünyadaki en geniş odak noktamız.

Hans Peter Kuhn: Aborjinlerin rüya çizgisi diye adlandırdığı bir inançları var. Bu çizgiler sayesinde ölülerin hayaletleriyle iletişim kuruyorlar ve bu şekilde başka bir boyuta geçiyorlar.

Barbara Heinrich: Antropolojide de bir teori var; çizgiler, noktayı noktaya birleştiren bağlayıcılardır. Dünyayı algılamamız, bütün ilişkilerimiz bu izler etrafında oluşuyor. Bu şekilde düşününce, bütün dünyanın bir ağ olduğunu da söyleyebiliriz.

Heike Weber: Bu izler içinde tabii zaman faktörünü de göz önünde bulundurmak lazım. Burada çizim ve resim birbirinden ayrılıyor. Çizim, A noktasından B noktasına giden bir yolu ya da bir daireyi anlatır, ama bu da zamanla ilintilidir.

Barbara Heinrich: Çizginin sağ ve sol taraflarını da unutmamak lazım...


Peter Anders, Gerçek Yalanlar

Heike, Hans; uzun ve başarılı bir sanat geçmişiniz var. Kendinizi sürekli nasıl yeniliyorsunuz?

Hans Peter Kuhn: Sanırım merak önemli. Ben her zaman yeni şeyler öğrenmek ve denemek konusunda çok meraklı olmuşumdur. İşlerimin mekana özel olması çok motive edici çünkü her seferinde yeni bir tuvalle çalışıyorum; ama bir yandan da zorlayıcı, çünkü ürettiğin her yeni işin, içindeki mekanla bir ilişki kurabilmesi gerekiyor. Belki bir yandan da mükemmel olma gibi bir istek var bende. Bir yandan da etrafımdaki herkes iş delisi ve tatil planı bile yapmıyorlar, bu durumdan eşlerimiz pek memnun olmasa da... Üstüne üstlük, fazlasıyla enerjim var ve sürekli bir şeyler üretmek istiyorum. Belki de genlerimden gelen bir şey bu, emin değilim...

Heike Weber: Bende de bir tatminsizlik var ve sürekli içimdekileri dışarıya vurma isteği devam ediyor. Hep, bir sonraki projemde ne yapacağımı merak ediyorum.

Barbara, Türk sanat sahnesini yakından tanıyorsun. Türk sanatçıların irdelediği ortak bir konu veya yaklaşım görüyor musun?
Barbara Heinrich: Kesinlikle. Kişilik oluşum süreçleri, sunum ve temsiliyet, sosyopolitik alanların veya rol modellerinin araştırılması, bireysellik ve uyumluluk arasındaki gerilim gibi konuların sıklıkla irdelendiğini görüyorum. Disiplin olarak da bakınca, video, fotoğraf ve film gibi yeni medya olarak adlandırabileceğimiz alanların daha çok öne çıktığını düşünüyorum.

Sanatta bir kariyer seçmenize sebep olan bir sanatçı veya sanat işi var mıydı?
Hans Peter Kuhn: Bu oldukça uzun zaman önceydi... 13-14 yaşlarında müzikle ilgilenmeye başladım, hemen sonrasında ise görsel sanatlar ve tiyatro ile ilgileniyordum, ama bu ikisi arasında seçmem gerekiyordu, ben de görsel sanatlara yöneldim. Pop art akımından çok etkilenmiştim, özellikle Warhol, Lichtenstein ve Wesselmann gibi sanatçılar bende sanat alanında çalışma dürtüsü yaratmıştı. Daha sonrasında beğenilerim, hem müzikte hem de görsel sanatlarda poptan minimalizme yönelmiş olsa bile...

Barbara Heinrich: Tek bir sanat eserinden bahsedemem ama zaten genel olarak sanata karşı bir ilgi duyduğum için sanat tarihi okumuştum. Fakat 1992 senesinde Documenta 9’ın küratörü Jan Hoet ile staj yaptıktan sonra çağdaş sanata odaklanmaya karar verdim.

Heike Weber: Ben 80’lerin sanatından çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Özellikle Toscana’nın Arezzo şehrinde San Francesco Kilisesi’nde, Piero della Francesca’nın yaptığı freskler beni çok etkilemişti. O freskleri gördüğüm an, bu tarifsiz auranın sanat hayatım boyunca peşimi bırakmayacağını anlamıştım.

Peki ilham aldığınız bir sanat dönemi var mı?
Heike Weber: Birbirleriyle zıt olsalar bile minimal ve Barok sanat dönemlerinden etkileniyorum. Zaten bu iki dönemin etkileri işlerimde de kendilerini gösteriyor.

Hans Peter Kuhn: Benim de Heike gibi minimalizmden çok etkilendiğim işlerimden belli. Bunun dışında, bir sanat dönemi olmasa bile, Doğu’nun kültürü, kavramları ve estetiği, özellikle de Japon kültürü, beni çok etkiliyor.

Barbara Heinrich: Bir sanat döneminden çok sanatın kendi içinde taşıdığı tavırdan etkileniyorum. Sanatın en etkileyici yanı, düşünce biçimimizi etkileyen dürtülere zemin hazırlaması ve günlük hayatımızla olan ilişkisi.

Hepiniz İstanbul’u birçok kez ziyaret ettiniz. Burada en sevdiğiniz yer neresi?
Hans Peter Kuhn: Boğaz manzarası olan herhangi bir binanın en üst katında olmak benim için yeterli.

Barbara Heinrich: Birkaç yer var. Kariye Camii ve civarındaki bölgeyi çok seviyorum, ve tabii ki de Boğaz’da bir gemide olmak çok keyifli. Eskiden Arkeoloji Müzesi’nin bahçesinde derme çatma bir çay bahçesi vardı, o zamanlar en sevdiğim yer orasıydı.

Heike Weber: Ben de tek bir yer seçemeyeceğim. Galata Köprüsü’nün üzerinde yürüyüp İstanbul manzarasını ve özellikle sesini içime çekmeyi seviyorum, sonra buradan Yeni Cami’yi ziyaret etmek... Haliç kıyısında, Galata Köprüsü’nün altında balık yemenin de keyfi bambaşka. İstanbul’a geldiğimde gece çıkmayı da seviyorum, İstanbul o kadar müzik dolu bir şehir ki...

Ya peki, iki noktanın arasındaki en kısa mesafenin düz bir çizgi olduğuna katılıyor musunuz?
Hans Peter Kuhn: Fiziksel olarak doğru olabilir ama kavramsal olarak böyle bir kural olduğunu düşünmüyorum.

Barbara Heinrich: Fiziksel unsurda Hans’a katılıyorum ama bunun haricinde bambaşka bir şeyden bahsedebiliriz. Burada aslında yol değil de amaçtan bahsetmek lazım.

Hans Peter Kuhn: Ve bu yoldaki süreç sadece tek bir yönden ibaret değil.

Heike Weber: Bu doğru. Ben de Taksim’den Tünel’e giden gibi düz ve kısa bir mesafeyle ilgilenmiyorum, dolambaçlı yolları daha ilginç buluyorum. Metaforik olarak konuşuyorum tabii. (XOXO, Mayıs 2015/ Moderasyon: Seza Bali)

Arter'deki 'Spaceliner' başlıklı sergi 2 Ağustos'a kadar sürecek.