Çizginin kilometre taşları

Birinci Dünya Savaşı yıllarının belki en güzel tarafı, Winson McKay adlı birinin ilk çizgi film olan 'Dinozor...
Haber: SEDA TOPUZLU / Arşivi

İSTANBUL - Birinci Dünya Savaşı yıllarının belki en güzel tarafı, Winson McKay adlı birinin ilk çizgi film olan 'Dinozor Gertie'yi (Gertie the Dinasour) o dönem yaratmış olması. Sadece beş dakika süren animasyonda Gertie adlı soluk renkli dinozor, önündeki bitkileri yemekle mükellefti. Çizim üç boyuttan yoksun ve de amatörceydi.
Ama bu dinozora hareket kazandırmak, arka arkaya birçok dinozor çizimi yapmak, yani saatlerini bu işe ayırmak demekti. Olay bununla da bitmiyordu. Sabırlı animatör McKay, kahramanının değişmez arka planını da her seferinde çizmek zorundaydı. Ta 'selüloid' denen transparan madde bulunana dek.
Bu önemli buluşla beraber kurulmakta olan animasyon stüdyolarının ilk atılımı karakter çizimlerini transparan selüloid sayfalara aktarmak, ardından sabit fon üzerine yerleştirmek oldu. Karakterlerin fon üzerinde yer alan hareketlerinin ardışık fotoğrafı çekilir, ardından da görüntüler kamera projeksiyonundan hızlıca akıtılırdı.
Gertie'yi, Pat Sullivan'ın stüdyosunda çalışan animatör Otto Messmer'in 'Felix' adlı kedisi takip etti. Bu kedinin Gertie'den
farkı stüdyo ortamında yaratılmış olmasıydı. Bu da onun yeni maceralarla izleyici karşısına çıkması anlamına geliyordu. Çizgi filmin ilk kedisi, siyah beyaz renklere sahipti ve hareket repertuvarı Gertie'den
fazlaydı. Felix, animasyonun bir sanat biçimi haline gelmesindeki önemli kilometre taşlarından biri oldu.
Miki Fare doğuyor
Bu kediyi, o zamanların en önemli stüdyosu Walt Disney'in Miki Fare'si (Mickey Mouse) takip etti. 'Steamboat Willie' adlı siyah beyaz çizgi filmde Mickey, bir buhar teknesinin dümenini o zamanlar eldivensiz elleri ve şimdiye göre sıska vücuduyla idare ediyordu.
Walt Disney'in animasyona en büyük katkısı stüdyosunu film endüstrisinin merkezi Los Angeles'a taşımaktı. oldu. Böylece film endüstrisinin popüler merkezinde animasyonun da borusu ötecekti. Animasyon stüdyolarının sayısı gittikçe artmaya başladı. O dönemin üç büyüğü Walt Disney, Warner Bros. ve MGM stüdyolarıydı.
Disney'in animasyona diğer katkısıysa bacakları 'lastik hortum'u andıran eski çizgi karakterleri rafa kaldırıp, daha doğal ve gerçekçi karakterler yaratmaya başlamasıydı. Buna en iyi örnek ilk uzun çizgi film olan 'Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'dir (Snow White and the Seven Dwarfs). 1937 yapımı bu çizgi filmdeki karakterler, hem renk, hem de çizim olarak dönem standartlarının üstündeydi.
Bu gerçekçi figürleri Walt Disney'in belki de başyapıtı olarak nitelendirilebilecek
'Fantasia' (1940) takip etti. Birçok farklı çizgi filmden oluşan bu yapım tamamen klasik müzikle çizgi filmin inanılmaz uyumu olarak nitelendirilebilir. 'Fantasia', animasyonun
'seçkin' bir sanat olarak algılanmasında büyük paya sahip bir çalışma olarak tarihte yerini aldı.
İlginç olansa o dönem çizgi filmlerinin çizerleriyle değil de bağlı oldukları stüdyolarla anılmasıdır. Örneğin Miki Fare'yi Freddie Moore'un çizdiğini bilen neredeyse yok gibidir.
Sadece Disney değil
Çizgi filmdeki yenilikler sadece Disney'in çatısı altından çıkmadı. Warner Bros. 'Looney Tunes' ve ' Merrie Melodies' serileriyle ilk komedi animasyonlarını gerçekleştirdi. Disney, bu rastgele hareketlere sahip komik karakterleri takip etmekte gecikmedi ve ördek Daffy'i, ardından da esprili ve zeki bir tavşan olan 'Buggs Bunny'i yarattı.
Çizgi filmlerdeki bu yükseliş, 1950'li yıllarda televizyonun yaygınlaşmasıyla inişe geçti. Ancak zamanla o döneme dek sinema salonlarına hapsolan animasyonlar, televizyon ekranına da sıçrayarak eski popülaritelerini kazanmayı başardılar. Jay Ward'ın 'Crusader Rabbit'i (Haçlı Tavşan) televizyonda seyredilen ilk animasyon oldu.
MGM'nin kurucularından Bill Hanna ve Joe Barbera'nın 'Tom ve Jerry'si, 1970'lerin en iyi animasyon örneklerindendi. Her ne kadar derinliği olmayan, tek boyutlu animasyonlar tozlu raflara kalkmış olsa da Barbera'nın bir köpekle bir grup gencin maceralarını anlatan 'Scooby-Doo' adlı çizgi filmi beğeni topladı. Bunu 'The Flitnstones' (Çakmaktaş Ailesi) ve 'The JetSet' (Jetgiller) takip etti.
Çizgi filmler, artık ağırlıklı olarak komik karakterlere yer veriyordu. Disney'in 'Duck Tales' (Ördek Masalları) ve Warner Bros'un 'Tiny Toon Maceraları' ilginç konuları ve güzel müzikleriyle buna iyi birer örnektir. Artık bilgisayarlar, çizgi filmlerin taranmasında yoğun olarak kullanılmaya başlamıştı.
Animasyonda yeni arayışlar
80'lerin sonunda görülmeye başlayan çizgi filmde aksiyon, savaş ve doğaüstü güç temaları 1990'lı yıllarda ön plana çıktı. 'Batman', 'He-man' ve bir Japon çizgi filmi olan 'Voltran' bu özelliklerinin yanında karikatür tarzı çizgileriyle animasyona yeni bir anlayış getirdiler. O yılların en önemli özelliklerinden biri de artık animasyonların 'bilgisayar'la yapılmaya başlamasıydı. Ancak karakterler hâlâ iki boyutluydu.
O devirde devreye sosyal içerikli çizgi filmler girdi. Bu furyanın en başarılı örneği Amerikan aile hayatıyla dalga geçen 'Simpson'lar'dı (The Simpsons). Onu amatör çizim ruhuna sahip, bol küfürlü 'South Park' takip etti.
Ve günümüz...
Günümüzde artık 'motion capture' denilen üç boyutlu modelleme teknolojisinden yararlanılıyor. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye'de de gösterilen 'Karınca Z', gişe şampiyonu 'Şrek' ve şu sıralar gösterimde olan 'Final Fantasy', birer üç boyutlu bilgisayar animasyonu olarak büyük ilgi topladılar. Ancak bu, iki boyutlu çizgi filmlerin pabucunun dama atıldığını göstermiyor. Lakin Walt Disney'in 'Aslan Kral' ve 'Mulan' gibi çizgi filmleri hâlâ ilgi toplamayı başarabilen yapımlardan. Zaten bu yapımlarda da kısmen de olsa bilgisayar teknolojilerinden faydalanılıyor.
Örneğin 'Mulan'ın Çin Seddi sahnesinde
'multiplanning' adı verilen bir teknik kullanılmış. Bu teknikte birden fazla görüntü katmanı kamera ile izlenmiş ve katmanların birbirlerine uzaklığı sayesinde görüntü derinlik hissi kazanmış. Ayrıca Hunların Mulan'a saldırması da 3D efektleri sayesinde gerçekleşmiş. Animatörler bu sahnede sadece üç boyutlu iki at ve Hunlu çizimini kullanarak değişik renklerde 1800 kişilik Hun ordusu yaratmışlar!
Çizgi film, gerek konuları, gerekse görsel teknikleriyle artık büyüklere de hitap ediyor. 87 yılın sonunda insana tıpatıp benzeyen hayal kahramanları yaratmayı başaran bu sektörün gelecekte hangi noktalara ulaşacağını düşünmek bile biraz ürkütücü.
Mangalar dünyayı kasıp kavuruyor
1990'larda Japon çizgi filmleri olan 'anime'ler popüler olmaya başladı. Japonya'nın piyasaya sürdüğü 'manga' tarzındaki çizgi filmler hem Amerika'yı hem de dünyayı kasıp kavurdu. Uzun bacaklı, büyük gözlü karakterleri içeren 'manga'lar, adeta Japon insanının fiziksel kompleksini ve Amerikan tiplerine olan özentisini vurgular nitelikteydi.
'Ghost In The Shell' adlı manga, o zamana kadar yapılmış en detaylı ve uzun çizgi filmdi. Hikâye gelecekte geçiyordu. Karakterler gene uzun bacaklı, güzel vücutlu ve savaşçı yapıdaydı. Diyaloglar filozofikti. Işık ve gölgelemeye verilen önem büyüktü. İnsanlar sinema salonlarında bu 'anime'yi gerçek bir film gibi seyrettiler. Buna benzer bir başka 'anime'de bolca vurdu kırdı içeren 'Akira'ydı.
'Sailor Moon' 1990'ların en popüler TV mangasıydı. Karakterler, bölümler ilerledikçe izleyiciyle birlikte yaşlanıyordu... Bu çizgi filmdeki karakterler
doğaüstü güçlere sahip olmakla beraber cinsiyet muğlaklığı kavramını da yoğun olarak yansıttılar. Erkekler kadını andırıyor, kadınlar erkek gibi dövüşüyordu. Eşcinselliğe varan ilişkiler yaşanıyordu. Ancak 'Sailor Moon'un Amerika versiyonunda
'eşcinsel ilişki' içeren sahneler çocukları olumsuz etkileyeceği gerekçesiyle sansüre uğradı.