Çocuk gibi oyun oynamayı seviyoruz

Çocuk gibi oyun oynamayı seviyoruz
Çocuk gibi oyun oynamayı seviyoruz

Çağ Çalışkur, Bahar Erkal (solda) ve Erkan Kurtuluş (ortada) nisan ayında sahneleyecekleri oyunun heyecanını yaşıyor. Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Kendisi gibi oyunu seven bir ekiple yola çıkan Çağ Çalışkur, Bahar Erkal'la birlikte Craft Oyunculuk Atölyesi'ni kurdu. Çalışkur ile atölyeyi ve yeni oyunlarını konuştuk
Haber: NİHAN BORA - nihanbr@gmail.com / Arşivi

Kazancı Yokuşu’ndan kendimi aşağı vurduğumda binaların arasından bana göz kırpan deniz manzarası, varacağım durakta beni keyifli bir sohbetin beklediğini hissettiriyor. Nitekim öyle de oluyor. Denize yaklaşıyorum, Craft Oyunculuk Atölyesi’nin olduğu binanın üçüncü katına çıkıyorum. Tam o sırada dağılan bir grup gencin arasından Çağ Çalışkur bana gülümsüyor. Çağ Çalışkur, Bahar Erkal ve Erkan Kurtuluş ile birlikte iki kat daha çıkıyoruz. Terasta İstanbul kanatlarımızın altında, başlıyoruz Çağ Çalışkur ile Craft’ı konuşmaya. 

Az çok bildiğim ama gelmeden derinlemesine araştırdığım kısa ama dopdolu hayatınızdan başlamak istiyorum. Bale, bilardo, üniversitede uluslararası ilişkiler ve kaçınılmaz son tiyatro. Ailenin büyük etkisi olmalı?
Yaptım valla. İpek’i ben onu ufakken şöyle hatırlıyorum: Buz pistinde dönüşler yapıp sonra eve gelip çamaşır makinesini tamir edip ondan sonra oturup piyano çalıp akşam oyununa giden bir kadındı. 

Dolayısıyla sen de bu durumdan etkilenmişsin. Peki sanat adına ilk ne girdi hayatına?
İlk, anaokulunda tiyatro ve onunla birlikte ritmik cimnastiğe başladım. Dalağım şişti diye bıraktım ritmik cimnastiği ve 12 yıl bale yaptım. Sonra dedem dedi ki, “Sen ciddi bir şey oku.” Anne-baba dedi ki, “Eğer oyuncu olacaksan bile katiyen burada okuma.” Onun üzerine sınava girdim, uluslararası ilişkiler bölümünü kazandım. 1999’da İstanbul’a geldim ve dört yılda üniversiteyi bitirdim. 

Amerika’da iki yıl oyunculuk eğitimi aldın ve gelir gelmez DOT’la Vur/Yağmala/Yeniden projesine dahil oldun. Peki burada tiyatro eğitimi almak istememenin nedeni neydi?
Bununla ilgili kocaman cümleler söylemek istemem. Ama tiyatro yeni bir yere doğru gidiyor. Birazcık daha gerçeğe yaklaştı ve kişinin biricik olduğunu kabul ettiği bir durumu öne çıkardı. Hepsi birbirine benzeyen oyuncuların değil de daha fazla kendi özelliklerinden bir şeyleri var ettiğin oyuncular ön planda. Oyuncu dendiğinde belli kalıplar oluşmuş durumda. Biraz bundan kurtulmak gerek. En azından ben şu an buna inanıyorum ve bunu deniyorum. 

Craft’ın farkı ne?
Hiçbir hiyerarşi yok, eğitmen-öğrenci kavramını ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Biz birbirimize yol arkadaşlığı ediyoruz. Bütün öğretmenler birbirlerinin derslerine giriyorlar. Bu çok özel bir şey. Bir de burada herkes çok farklı. İpek söylerdi hep; “Murat Daltaban’ların sınıfında, genellikle başka üniversitelerden gelen öğrenciler vardı. O yüzden en sevdiğim sınıflardan biriydi” diye. Burada da öğrencilerin bazıları başka üniversitelerden ve başka branşlardan geldikleri için o durumları da, bu mesleği destekleyecek bir şey olarak kullanmaya çalışıyoruz. Yani şu soru hiç olmuyor: “Ama ben şimdi mühendislik okudum, oyuncu olursam bu kadar zaman boşa gider mi?” Çünkü tam tersine, iyi ki mühendislik okudun, ben de iyi ki uluslararası ilişkiler okudum. 

Peki Craft’ın sınıfları, dönemleri nasıl?
Yedi sınıfımız var ve sınıflar 20 kişilik. İki hafta sonu sınıfı, iki hafta içi gündüz, iki tane hafta içi akşam. En son sınıfımız için 13 Mart’ta son başvuruları alacağız. Sonra bir daha açılmayacak. Bu arada yedi sınıfımızın iki tanesi profesyonel oyunculardan oluşuyor. Onlar da yeni teknikleri öğrenmek, antrenmanlı kalmak için geliyorlar. 

Craft Tiyatro’da yeni oyunlar izleyeceğiz yakın zamanda…
Evet, nisan ayında iki oyunumuz var. Philip Ridley’nin Uğrak Yeri isimli oyununu Sami Berat Marçalı yönetiyor, Barış Gönenen ile annem oynuyor. Bir de ben Neil LaBute’un Kayıp isimli oyununu yönetiyorum; benimkinde de Şenay Gürler ile Deniz Karaoğlu oynuyor. 

Sitede de yazıyor, aslen oyunun her türlüsünü mü seviyorsunuz siz?
Hakikaten biz hayatında en fazla oyun oynamayı seven insanlarız. Aklınıza gelebilecek her oyunu oynarım. Dolayısıyla da oyunculuğu da biraz öyle görüyorum; oyun oynama hissinin, daha çocukça olan hissin olması lazım, başka türlü olmaz.

Türkiye ’de kötüye yormak moda
Craft’ı açtıktan sonra şunu fark ettim; Türkiye’de insanlar bir şeyleri desteklemek ve takdir etmek üzerine değil, tam tersine kötüye yormak üzerinden ilişki kuruyorlar. Dolayısıyla bu da mutsuz bir gençlik yaratıyor. Amerika’dayken, bir şey yapıyorum, biri fark ediyor, “Şunu ne kadar güzel yaptın” diyor. O kadar alışmamışım ki, bu bende başlangıçta ağlama hissine dönüştü. Craft’ta birbirimize, “Aferin sana, ne kadar güzel yaptın” diyebiliyoruz.