Cohen mi cazip Şampiyonlar Ligi mi?

Cohen mi cazip Şampiyonlar Ligi mi?
Cohen mi cazip Şampiyonlar Ligi mi?
Sabah çıkarken maç yazacağımı sanıyordum. Kendimi Cohen konserinde buldum. Pişman mıyım? Asla. Bütün haftayı huzura erdirecek o akşamın değeri öyle maçla, muçla falan ölçülmez.
Haber: BAĞIŞ ERTEN - bagis.erten@radikal.com.tr / Arşivi

Ne gündü ama… Akşama Manchester United- Galatasaray maçını yazacağımı zannederek sabah evden çıktım. Sonra öğleden sonra Bahar’dan (Çuhadar) bir telefon geldi: “Leonard Cohen bileti istiyor musun hâlâ?” Cohen mi? “Ama konser izlenimi yazacaksın.” Konser izlenimi mi? Peki ya maç? Ama bu da Cohen? Manchester United? Ama ‘Everybody Knows’? Bilincim kapandı, açıldığında Fenerbahçe Ülker Arena’nın önündeydim. Kadıköy’den yeni metro hattına binmişim. Sonra bir taksi, 5 dakikada salonun önündeyim. Taksim’den çıkış 17 30 çıkış, konser alanına varış 18 30. Daha iki saat var, ilk maçına gitmiş ergen gibi ben çoktan olay mahallindeyim.

Etrafta turluyorum. İzlenim yazısı ya, izliyorum. Haliyle biraz ‘Ata’şehirli konser. ‘Eve yakın yerde etkinlik var’ diye gelenler de var. Ama asıl kalabalık Cohen hayranları. Üstadın hayran kitlesinde yaş skalası genişledikçe genişliyor. Anne-kız, baba-kız, anne-oğul, baba-oğul… Hepsinden onlarca var. Misal Şükran Yücel ta İzmirlerden gelmiş, oğulları müzik yazarı Doğu Yücel’le sinema eleştirmeni Fırat Yücel’i de yanına katık etmiş. Biraz önümde bir diyalog: Ben yaşlarda birisi 16 yaşındaki Onur’a soruyor: “Cohen dinler misin?” Onur: “Küçükken dinlerdim.” Gelirken vapurda felsefe doçenti Ferda Keskin’e rastlıyorum. İyi bir Cohen-sever, ama artık üstadın artık popüler kültüre kurban gitmeye başladığını düşünüyor. “I’m Your Man” albümü çıktığında öğrenciyken New York’ta izlemiş kendisini. Gel de kıskanma. Neyse bu da bir şeydir sonuçta.

Alanda turluyorum. Futbola aşina olanlar yüzüme kötü kötü bakıyor. ‘Burada ne işin var’ tadındalar. Üstümde futbol tişörtüyle Arena’ya turnike atmaya gelmişim gibi... Spor yazarıyım ya, hangi kapı nerede bana soruyorlar. Utancımdan biliyormuş gibi davranıyorum, çünkü salona ilk defa bu konser için geldim! Ama eşeklik bendeymiş. “Mekân ‘şok’ güzel, konser ‘şok’ güzel, Gene gidecek ben” tadındayım. Tek sorun: İçeride patlamış mısır satılıyor. Konser izlerken mısır yemek? Burası sinema, tiyatro değil diye bağırasım geliyor. Yanlış anlarlar diye susuyorum.

Yerimi aldım. Sahneyi karşıma aldığımda sol açıktayım. Heyecanlıyım. Leonard Cohen dakikliğiyle ünlü. Ama burası İstanbul . 15 dakika gecikmeli başlıyor. Neyse ki, konserde olmayan süreleri, serenadın sonuna fazlasıyla ekliyor. Allahım o ne açılış! Akın üstüne akın yapıyor. Daha ilk şarkıdan (‘Dance Me to the End of Love’) diz çöküyor, solo atanı kutsuyor, seyirciyi oyunun, pardon konserin içine katıyor. Şapkadan akrabayız malum. Onunki fötr, benimki kasket. Ama o, bana inat sürekli çıkarıp duruyor. Solo atan her müzisyenin önünde boynunu büküp şapkasını göğsüne dayıyor. Ben de onun karşısında aynısını yapsam mı acaba?

Neredeyse tek nefeste 29 şarkı söylüyor. Ayakta, hareketli ve hiç aksamadan… Müthiş bir takım oyunu var sahnede. Bu turnede Dino Soldo yok, ama herkes iki kişilik çalıyor. Javier Mas bendir, mandolin, gitar derken hem Iniesta oluyor hem Xavi (futbol bilmeyenler için tercüme: En iyi yardımcı erkek oyuncu). ‘Who by fire’da arkadaki perde ateşleniyor, Alexandru Bublitchi’nin kemanı slalom yapıyor. Yeni albümden ‘Darkness’ başlıyor, ortalık ‘parlament mavisi’, soloysa solo, koroysa koro.

Son albümdeki şarkıların hepsine ayrı bir özen var, renkli ve farklılar. Ben en çok ‘Amen’i beğendim. Son albümün en güzel şarkısı diyebileceğim ‘Coming home’ ise aslına uygun, süslemesiz. Aklıma, nefis Sedat Ergin-Kanat Atkaya polemiği geliyor. Söz konusu Cohen hazretleri olunca canlı performansın kötüsü olmuyor. Bize her albüm “I’m Your Man” artık. Setlist’inde pek göremediğimiz “Hey that's no way to say goodbye” gecenin sürprizi. Umarım sözlerine uygun olarak bu bir elveda değildir diye düşünüyor insan.

Konser üç albüm ağırlıklı gidiyor. ‘I’m Your Man’ , ‘Various Positions’ ve son albümü ‘Old Ideas’tan beşer şarkı çalıyor üstat. Gözüm bir ara Yıldırım Türker’e takılıyor. Gazetede göremiyoruz ya artık, konserde görmek güzel. ‘Devre arasında’ İKSV ‘ekipler amiri’ Görgün Taner’le laflıyoruz. “Maç mı, Dead Can Dance konseri mi, Cohen mi” sorusuna o da tereddütsüz Cohen demiş. O sırada ilk yarı bitmiş, maçtan tek laf etmiyoruz. Cohen Festivali varken Şampiyonlar Ligi’nin lafı mı olur?

‘İkinci yarıya’ da atak giriyor. Partisan’ı söylerken tek bir cephe olup yan yana diziliyorlar, Barcelona misali. ABD’ye ‘Democracy’yi getirirken hepimizi hınzır hınzır gülümsetiyorlar. Tabii “I’m your man”in orada bulunan 10 bin kişi için yeri başka. Hepimiz hazıroldayız. “Take this Waltz’ini alıp gidecekken kitle ayağa fırlıyor. Bırakmayız. Sağlam bir bis’in ardından yeniden sahnede. İki şarkı daha: “So Long Marianne” ve “First We Take Manhattan”. Gidiyor gene. Ama Famous Blue Raincoat’u giymeden çıkmak yok. O da oluyor. Ve bitiyor konser. Uzatmalar, artı doksan derken 3,5 saat sürüyor. İki gün sonra 78’ini bitirecek bu adam. Oturmadan, durmadan, sahneye çıkarken koşar adım söylüyor da söylüyor. Bir daha koşmayan futbolcu görürsem ıslak odunla karşılamayı düşünüyorum. Cohen koşuyorsa Alex de koşsun bir zahmet.

Ben Thousand Kisses Deep’i ayrı severim. Ama onu bu turnede söylemiyormuş. Ama ‘Waiting for the Miracle’ı arada mırıldandığı oluyormuş. Açıkhava’daki konserde es geçmişti, dün gene söylemedi. Sanırım, o mucizeyi biraz daha beklememizi istiyor. Konserin başında bir veda konuşması tadında “Nerede biter bilemiyorum, ama ne varsa söyleyeceğiz” türünden bir şeyler söyledi. Sonunda da “Umarım bu nefis ülkeye barış gelir” diye bitirdi (Laf aramızda “o konu” hakkındaki yayın yasağını da delmiş oldu böylece!) Ve ardından gitti Cohen.

Barış gelir mi, bilmiyoruz. Cohen bir daha gelir mi? Onu da bilmiyoruz. Ama şunu iyi biliyoruz, bu memlekette güzel bir tanecik gün bile geçirmek artık zor. O yüzden belki de bütün bir haftayı huzura erdirecek dün akşamın değeri öyle maçla, muçla falan ölçülmez. İyi ki yapmışım. Bağıra çağıra söylüyorum: “Halellujah”!