Cohen'in elinden ölümsüzlük iksiri

Cohen'in elinden ölümsüzlük iksiri
Cohen'in elinden ölümsüzlük iksiri
Berlin'de 20 bin kişi kapasiteli dev amfitiyatro Waldbühne'de Leonard Cohen için 'hazır ol'a geçtik! Şöyle diyelim: İstanbul konseri bu modern tanrının elinden 'ölümsüzlük' iksirini içmek için harika bir fırsat
Haber: SARP DAKNİ - twitter.com/sarpdakni / Arşivi

Büyük ve lüks otelleri pek sevmem. İçlerinde kaybolduğumu, tıpkı onlar gibi ruhsuzlaştığımı düşünürüm. Ama bu kez durum farklı. Kempinski Hotel Bristol’ün kalabalık kahvaltı salonunda oturduğumuz masada, ömrünü konserlere, turnelere, yıldızlara ve müzik endüstrisine adamış birbirinden tatlı iki adamla kahve içip, sohbet ediyoruz. Belli ki bir gece önce Berlin’in en başarılı konser mekânlarından biri olan Waldbühne’de gerçekleşen Leonard Cohen konserinin etkisinden hâlâ kurtulamamış olmalıyız.
İlk gördüğüm andan beri Miami Vice dizisindeki Don Johnson’a benzettiğim çapkın ve neşeli Hagai Strohweiss; ‘’Eğer şimdi çıkıp otelin çevresinde tur atsan, Leonard’ı tek başına bir kahve dükkânında kafasında şapkasıyla gazete okurken görebilirsin’’ diyor. ‘’Hatta onu fark ettiğini anlarsa seni yanına çağırıp kahvesini bölüşmeyi teklif bile edebilir.’’
Önceki gün yaklaşık 20 bin kişiyi, dile kolay tam 3.5 saat boyunca hipnotize eden bir adamın ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibi böylece aramıza karışabilecek olması bana nedense mucizevi geliyor. Cohen hep alışageldiğimiz sıkıcı ‘yıldız egosu’nu hiç kullanmadığı bir kasanın en gizli bölümüne koyup çoktan unutmuş olmalı... Yakın çevresinin Gadi diye çağırdığı organizatör Gad Oron espressosunu yudumlarken ‘’Onu sahnede bir kez daha izleyebilmek büyük bir ayrıcalıktı’’ diyor. Bunları söylerken gözlerindeki gurur ve mutluluğu okuyabiliyorum. Hagai daha önce İsrail’de yaptıkları bir konserde Cohen’e oldukça gösterişli bir otelde Presidential Süit tuttuklarını ancak ziyaretine gittiklerinde çoktan normal bir odaya geçip yerleşmiş olduğunu anlatıyor. Süitte kalmak istememiş. ‘’Eskiden insanlar Bob Dylan’cı ve Leonard Cohen’ci diye ikiye ayrılırdı. Bob o zamanlar çok daha popülerdi ama Leonard’ın bugün geldiği nokta bence Bob Dylan’dan çok daha farklı’’ diye de ekliyor vedalaşırken. Fazla düşünmeden onaylıyorum ama ya hâlâ konserin etkisindeyim ya da bu kesinlikle doğru! 

Yaş ortalaması 40 civarı
Amfitiyatro algımı başkalaştıran Waldbühne’yi sakince doldurmaya başlayan kalabalığın yaş ortalaması 40 civarındaydı. Gerçi sayısı yabana atılmayacak kadar çok olan genç izleyicileri de hesaba katmak gerek. Biletlerin üzerinde konserin başlama saati 19.30 olarak belirtilmiş olmasına rağmen ben ‘’Olur mu öyle şey yahu, bence daha geç çıkacak...’’ diye ukalalık yaparken tam saatinde yerini alan hepsi takım elbiseli ve fötr şapkalı orkestra üyelerini ve hafif koşar adımlarla onlara yetişen Leonard Cohen’i alkışlamaya başladığımı fark edip utanıp, susuyorum. Şimdi herkes sessiz, herkes sakin, herkes rahat ama en çok ‘mutlu’. 
Konserin biraz uzun süreceğini turne kapsamında daha önce gerçekleşen performansların şarkı listelerine bakarak az çok tahmin edebiliyordum. ‘Dance Me to the End of Love’ ile başlayan ilk bölümde şakayla karışık ‘’Yarın bana ne olacağı belli değil’’ diyor Cohen, ‘’Bu yüzden bu gece burada olmanız benim için çok anlamlı.’’ O bunları söylerken gülümsüyor ama haliyle insana dokunuyor işte... Bu bölümde en çok ‘Natural Born Killers’ (Katil Doğanlar) soundtrack’inin benim için ölümsüzleşmesini sağlayan ‘Waiting for the Miracle’ aklımda kalıyor. Derken ‘Anthem’ ile gelen 15 dakikalık bir ara. Az da olsa dinlenmek ona iyi geliyor olmalı. Daha önceki konser deneyimlerimden farklı olarak bu kez bir değişiklik yapmak istiyor ve verilen arayı fırsat bilip kocaman Waldbühne içinde dolaşmaya başlıyorum. Her yaştan her tipten insan var içeride. Oluşturdukları görüntü görülmeye değer. 

Bir ayine tanıklık ediliyor
‘Tower of Song’ ile birlikte ikinci bölümün başladığını anlıyorum. Yerim oldukça iyi olmasına rağmen ikinci bölümü biraz daha arkada insanların içine karışıp bira içerek izlemeyi tercih ediyorum. Ne kadar doğru bir karar verdiğimi anlamam uzun sürmüyor elbette. ‘Suzanne’, ‘Partisan’ ve ‘Democracy’ peş peşe patlıyor. Bu arada akrobatik numaralarıyla da göz alan vokalistler (ilk bölümde bir anda ceketlerini çıkarıp ters takla attılar) ‘The Webb Sisters’, ‘Coming Back to You’yu söylüyor. Üzerine de akrobatik numara yapamasa da Cohen için oldukça önemli biri olduğunu anladığımız diğer vokalist Sharon Robinson’dan ‘Alexandra Leaving’i dinliyoruz. ‘Hallelujah’ sırasında Waldbühne bir ayine tanıklık ediyor. ‘The Drifters’dan Save the Last Dance for Me ile de şapkasını nazikçe çıkarıp bizi selamlıyor. Gelmiş geçmiş en büyük ozanlardan birine veda vakti. 
Kalabalığın gürültüsü dikkatimi dağıtınca dün geceden sıyrılıp anlıyorum ki hâlâ Gadi ve Hagai ile aynı masadayım. Gadi, Hagai’a dönüp ‘’2008’deki konseri hatırlıyor musun?’’ diyor. ‘’Dün akşam seyirci önünde çok daha fazla şarkıyı diz çökerek söyledi. 77 yaşında ama fiziksel performansı giderek daha da güçleniyor.’’
Leonard Cohen’in zaman ve mekân gibi kavramlardan ayrıştığını anlıyorum böylece. Onun zamanı ve mekânı kaybetme endişesi yok. Belki de hiç olmamış. Cohen bir modern zamanlar tanrısı. Onu Zeus, Pan ya da Apollon ile birlikte Olimpos’ta hayal etmek hiç zor değil. Daha önceki İstanbul konserini izleyip izlemediğinizi bilmiyorum. Ama 19 Eylül’de Ülker Sports Arena’da Purple Concerts’ın gerçekleştireceği konser, bir tanrının elinden ölümsüzlük iksiri ‘ambrosia’ içmek için mükemmel bir fırsat.