Çok ağlayıp acı çektiğim için beni seviyorlar!

Çok ağlayıp acı çektiğim için beni seviyorlar!
Çok ağlayıp acı çektiğim için beni seviyorlar!

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

İTÜ'de elektrik okurken oyunculuğa sevdalandı. Tülin Özen, artık sinemamızın yeni ve etkileyici yüzlerinden... Semih Kaplanoğlu filmiyle başladığı sinema macerasına bu hafta gösterime giren Cem Yılmaz'ın 'Pek Yakında'sıyla devam ediyor. Filmde Cem Yılmaz'ın tekrar kalbini kazanmak için her şeyi göze aldığı karısı rolünde izlediğimiz Özen'le Hürriyet'ten Uğur Vardan konuştu...
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi



Önce ‘Pek Yakında.’ Çekimler nasıl geçti?Valla sekiz hafta sürdü, çok yoğun çalıştık. Zaten ancak bu sürede bitermiş. Normalde çekimler dört hafta sürer... Çok güzel bir ekiple, her kalemi, her bölümü; sanat tasarımıydı, kostümüydü, görüntüsüydü, hepsi çok profesyonel, hepsi işinin gayet ehli insanlarla çalıştım...

Can alıcı soruya gelelim! Geçmişteki Cem Yılmaz algınla şimdiki arasında farklar var mı?
Valla daha öncesine ait şöyledir, böyledir diye bir algıya sahip değildim ama şunu gördüm: Hiç egosu yok. Bazen daha ilk filminde egosundan geçilmeyen yönetmenlerle tanıştım. Ama Cem son derece mütevazı, her türlü duygusunu paylaşan, kimseye özel ya da ayrıcalıklı davranmayan bir kişilik. Üzüntüsünü de sevincini de doğrudan hissettiriyor ve paylaşıyordu. Tabii bu koşullarda çalışmak, bu koşullarda sinema yapmak çok güzel bir şey. Sana kendini şanslı hissettiriyor.


FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

Setten başka düşebileceğin özel notlar var mı?
Bence her anı yüksek bir setti, çok çalışıldı, çok yorulundu, çok terlendi. Kendi adıma en keyif aldığım set hallerimizden biri Ayşen Gruda ve filmde oğlumu canlandıran Ataberk’le beraber mitolojik ya da süper kahramanlar seçip fantastik hikâyeler yazdığımız set aralarıydı. Ya da gecenin bir yarısında setin temposunu yükselten ama uzuuunca bir süre duymak istemeyeceğim şarkılar... Ama Çağlar’ı (Çorumlu) bu şarkılarla, hep öyle dans ederken görmek isteyeceğim kesin. Bir de Hare (Sürel) ve Metin Abi’yle (Coşkun) içinde bulunduğumuz VİP araçla verdiğimiz mücadele var ki benim için kısa film konusu.

Gelelim senin öyküne... İTÜ’de elektrik müdendisliği gibi zor bir bölümde okurken oyunculuğa atıldın. Nedir bu ‘transfer’in perde arkası?..
Valla fen dersleri kolay geliyordu, böyle bir bölüm seçtim. Ama eğitim hayatım boyunca tiyatro, müzik ve dansla ilgilendim. Çok sevmeme rağmen giderek (integral mesela), yabancılaştığımı hissettim. Sonra da üçüncü sınıfta seçimimi oyunculuktan yana kullandım.



Peki elektrikte bir idolün, rol modelin yok muydu? Bir tür kimyadaki gibi ‘Madam Curie’ mesela?
Valla annem elektronik, babam makine, kardeşim de endüstri mühendisi. Uzaklara gitmeye gerek yok, annem hazır rol modelimdi. Zaten oyunculuktan yana seçim yaparken en çok onları düşündüm. Çünkü mühendislik en iyi bildikleri alandı, “Kızımız ileride problem yaşadığında biz devreye gireriz” diye bir avuntuları vardı ama oyuncu olunca korkuları arttı, çünkü sinemayı, çevresini bilmiyorlardı. Zaten ilk ödülü aldığımda bir anlamda anneme, “Bakın, burada kötü değilim” mesajını vermiş oldum!

Mühendislikten geriye ne kaldı, evde bir şey bozulunca tamir edebiliyor musun?
Elbette, hemen el atıyorum. Okulda hocam Engin Uludağ her şeyi bana tamir ettirirdi; en basit kablo bağlantısından daha girift meselelere kadar...



İlk önemli projende, ‘Meleğin Düşüşü’yle Antalya’da ‘En iyi kadın oyuncu ödülü’nü aldın. “Bu iş amma kolaymış” gibi bir hissiyata kapıldın mı?Asla. Ben o günler için söylüyorum, bütün bu karmaşayı son derece safça bir mantıkla ele aldım. Şaşkındım. Zaten yolun başındaydım, çok heyecanlıydım. Antalya’dan aradılar, “Eğer aranıyorsan ödül alıyorsun demektir” diye uyarılmıştım ama “Herhalde nezaketen çağrıyorlar” diye düşündüm. Oyun provalarım vardı, izin aldım, gittim, seçmelere katıldığım elbiseyle sahneye çıktım ve dönüp ertesi gün provalara kaldığım yerden devam ettim.

Kronolojik gidersek sonrasında senin popüler kültürün tanıdığı ‘Beyaz Gelincik’ dizisi ve ‘Meryemce’ karakterlerin geliyor.
Evet, o dönemde de Devlet Tiyatrosu’nda oynuyordum. Seçmelere gittim, rolü aldım ama kimse benim Antalya’dan ödülüm olduğunu bilmiyordu.

Buradan dizi meselesine geçelim. Sinema yerine diziler vasıtasıyla tanınmak üzerine düşüncelerin neler?
Elbette beni insanlar sinemayla tanısın isterdim. Ama bu çok da üzülünecek bir durum değil. Üstelik ben “Yıllarca tiyatro yaptım, şunu yaptım, bunu yaptım” diyecek durumda da değilim. Bu durum elbette Türkiye adına üzücü. Ama zaten kimse iyi ressamları da iyi müzisyenleri de tanımıyor ki. Belki de sorun bizde, zaten ben işin “Her şeyi onlardan daha iyi biliyorum, daha iyi tanıyorum”unda değilim, belki de değerli bulduklarımı insanlar da tanısın, kadrini bilsin istiyorum. Beni diziler üzerinden insanların sevmesine gelince; çok ağladığım, en çok acıyı ben çektiğim için seviyorlar. Daha iyi oynadığım için sevdikleri konusunda bir inancım yok. Sanki onları çok ağlattığım için bütün bu sevgi...



Geçmiş işlerin üzerinden ‘Pek Yakında’yı konuşalım. Tıpkı ‘Diziler ve sinema ayrımı’ gibi burada da ‘Minimalist filmler ve popüler sinema ayrımı’ var. Daha doğrusu böyle bir ayrım varmış gibi durum yaratılıyor. Çünkü bu topraklarda popüler sinema da bağımsız karakterli!
Evet, ortada bir sektör olmadığı için yollar nerede ayrılıyor çok da bilmiyorum. Amerika’da mesela atıyorum ‘A kategorisi’nde, ‘B kategorisi’nde oyuncular var ve ayrımlar belli. Burada böyle yol ayrımı yok. Semih Kaplanoğlu’yla, Erden Kıral’la, şimdi de Cem Yılmaz’la çalıştım. Hepsi de özel, hepsi de sinema üzerine düşünen konuşan insanlar. Hiçbiriyle oturup “Gişede şu kadar yapar, bu kadar izleyici gelir” diye konuşmadım. Mesela Cem’i alalım, çekim sonrası monitörün başına oturduk, nasıl olmuş, iyi mi kötü mü diye baktık. Koşullar açısından da yokluk hissi yaşamadık, o sahnede ne kadar para çıkması gerekiyorsa o kadar para çıktı.

Ama bunlar sanırım Kaplanoğlu ya da Kıral sineması için de geçerli, onlar da bütçelerine göre hikâyeler anlatmıyor mu?
Evet, hiçbir sette yokluk hissetmedik ki. O sahneler neyi gerektiriyorsa o harcama yapıldı, o atmosfer sağlandı.

Oyunculuk öncesi sinemayla aran nasıldı?
Çok da ilgili değildim. Bazı filmlerde uyuduğumu bile hatırlıyorum. Ama artık önüme gelen her şeyi seyrediyor ve sinema dilleri üzerine kafa yoruyorum. Bir hayali gerçekleştirmek, özel ve farklı bir dünya kurmaya çalışmak çok hoşuma gidiyor. Üstelik yönetmenin dünyasını kurma adına birçok insan bir araya geliyor ve ortak bir hedefte birleşip üretime soyunuyorlar. Beni sinemanın bu yanı çekiyor.

‘GEZİ CESARET VERMİŞTİ AMA’

Sinemamızın ahval ve şeraitine dair görüşlerin...
Son dönemde izlediğim filmlerin geneline bakarak söylüyorum. Bence cesur değiller. Hikâyeleri, üslupları cesur değil. Mesela Gezi bu konuda aslında iyi bir fırsat yarattı. Birçok insan o dönemin ruhundan etkilenip halihazırda uğraştığı işleri, çekeceği filmleri bir kenara atıp daha cesur, daha yürekli projelerin peşine düştü. Ama bu hissin sonuçlarını hâlâ göremedik, görebileceğiz mi, ondan da emin değilim. Çünkü belli bir süre sonra araya paraydı, hayatın devam ettirilmesiydi, işlerin yürütülmesiydi gibi unsurlar girdi. Yani cesaret sahaya yansımadı.

Peki sen film çekmeyi düşünüyor musun?
Hayır, en azından şimdilik böyle bir düşüncem yok.

ANNE MİRASI FUTBOL SEVDASI


İnsanlar futbol sevginden bahsediyor, bu konuda neler söyleyeceksin?
Valla annem hasta Beşiktaşlı. Öyle ki babam yurtdışında çalışırken telefonla arayıp anneme “Çocuklar nasıl?” diye sorduğunda, “Valla çok kötüler, yine yenildiler” cevabını verirken araya kardeşimle ben girip, “Anne, ‘Çocuklar’ diye bizden bahsediyor olabilir mi?” derdik. Dolayısıyla futbol ve Beşiktaşlılık anne mirası.

Taraftar olarak en mutlu anların?
Bir Beşiktaşlının mutlu anları tabii ki az olur. Şampiyonluklar diyeyim!..