Damien Hirst'ün sınırı ne?

Damien Hirst'ün sınırı ne?
Damien Hirst'ün sınırı ne?

Damien Hirst, Tate in sergisindeki ikonik işi Yaşayan Birinin Zihninde Ölümün İmkansızlığı önünde.

Britanya sanatının gelmiş geçmiş en sansasyonel isimlerinden Damien Hirst, 25 yıllık sanat hayatında sadece yarattığı furyayla mı kaldı, yoksa iş adamlığına, 'tüccar sanatçılığına', yan işlerine rağmen hâlâ söyleyecek bir şeyleri var mı? Londra Tate Modern'de bugün açılan ve 9 Eylül'e kadar devam edecek sergi, tam da bu sorular üzerine düşünme fırsatı sunuyor
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

‘Furya mı sanat mı?’ The Times’dan Rachel - Campbell Johnston’ın Londra Tate’de bugün açılacak şimdiye kadarki en kapsamlı Hirst sergisi eleştirisine attığı bu başlık, uzun zamandır sanatçıyla ilgili kafaları en çok karıştıran soru halihazırda. 1988’de Thames kıyılarında kullanılmayan bir limanda Goldsmiths’ten arkadaşlarıyla açtığı (küratörlüğünü de üstlendiği) ve büyük heyecan yaratan ‘Freeze’ sergisinden bu yana çağdaş sanatın en hararetle tartışılan isimlerinden Hirst.
Tabii ki bu hararetin şiddeti, biraz da Hirst’le ilgili tartışmaların sadece sanat âlemiyle kısıtlı kalmaması, sanatçının her yeni işiyle, haberiyle, çıkıntılığıyla gazetelerin birinci sayfalarına taşınmasıyla da bağlantılı. İnsan, şimdiye kadarki eleştirilere bakınca, malzemede hiçbir aşırılık engeline takılmaması (ölü bir kaplan köpekbalığını formaldehit dolu bir tanka yerleştirdiği ‘Yaşayan Birinin Zihninde Ölümün İmkânsızlığı’ akla geliyor hemen), pop/rock piyasasından güncel sanat âlemine transfer ettiği ‘şovmenlik’ becerileri gibi özelliklerine atıfta bulunmadan Damien Hirst’ü değerlendirmenin imkânsız olduğunu düşünebilir rahatlıkla. Hirst’ün ve önde gelen figürlerinden biri olduğu 1990’lar Genç Britanyalı Sanatçılar (yBa) akımının işlerini hem eleştirel hem de estetik olarak ‘hafif’ bulan New Left Review yazarları Julian Stallabrass ve Kitty Hauser gibi isimlerin eleştirilerinin ortak noktası da bu... Aslında söz konusu genç Britanyalıların zamanında ‘kopardıkları fırtınayı hak edecek doygunlukta işler yapmaması’, ‘sanatçıdan çok birer şöhret figürü olmaları’, ‘sanatlarının kamuya mal olmuş kişiliklerinde yan unsurdan ibaret olması’ favori eleştirilerden bazıları. Tabii ki Hirst de, diğer genç Britanyalıların bir kısmı da, sinema , müzik, sanat fark etmez Britanya’dan çıkan her şeyin merak uyandırdığı 1990’lar ‘cool Britannia’ çağındaki kadar ilgi odağında değil artık. Geçen binyılı deli dolu bir karamsarlıkla kapatıp, bir sonraki binyılda da ‘ipe sapa gelmez’ bir kıyamet öngördükleri, cinsel imalarla, şoke etmeye odaklı hikâyelerle şekillenen işleri artık 1990’lar fenomeninin bir parçası.
Ama Damien Hirst, elmaslarla bezeli bir kurukafadan ibaret ‘For The Love of God’ adındaki işini, kendi galerisi White Cube için satın alarak sanat pazarının kurallarını yeniden yazmasıyla, 11 Eylül saldırılarını ‘bir sanat eylemi’ olarak tanımlamasıyla (sonradan özür diledi), işin zanaat kısmını tamamen asistan ordusuna devretmesiyle, yaşayan en zengin Britanyalı sanatçı unvanıyla hâlâ aynı sorunun muhatabı: “Bu bir furya mı, yoksa sanat mı?”
Tate’in Hirst retrospektifinden beklenen de on yıllardır sansasyonundan bir şey kaybetmeyen bu ‘hype’ın ardındaki sanatı yeniden keşfetmek, sivri diliyle ünlü küratör, eleştirmen Julian Spalding’in “Hirst’ün balonu yakında sönecek, Hirst işleri olanlar ellerinden çıkarsın, çünkü değersizliği yakında anlaşılacak” türünden eleştirilerinde haklı olup olmadığını görmek.
Müze, izleyicilere bu sorunun cevabını bulmaları için Damien Hirst’ün Goldsmiths Üniversitesi’nde eğitim gördüğü yıllardan bugüne, zaten fazlasıyla tanıdık işlerini bir araya getiriyor. 1991 tarihli ‘Yaşayan Birinin Zihninde Ölümsüzlüğün İmkânsızlığı’ tabii ki sergide. Sanatçının ölüm temasını ölü hayvanları kullanarak sinik bir üslupta işlediği ‘Doğal Tarih’ serisinden bu iş, artık sadece Hirst’ün değil, Britart’ın tamamının da ikonik işlerinden. Zaten tüm eleştirilere, ‘bu sanat değil’ huysuzlanmalarına karşın Hirst külliyatında ikondan geçilmiyor: Bir inekle buzağıyı ortadan ikiye bölüp farklı vitrinlerde sergilediği ve Venedik Bienali’nde yer alan ‘Mother and Child Divided’, bir kuzuyu formalhedit dolu bir tanka yerleştirdiği ‘Away from the Flock / Sürüden Ayrı’ (Hirst, galeriye gelip tankın içine mürekkep katarak eylem yapan bir başka sanatçı, Mark Bridger aleyhine dava açtırmıştı), New York’ta sağlık yetkililerince sergilenmesine izin verilmeyen ve çürümekte olan bir inekle boğadan ibaret ‘Two Fucking and Two Watching’... Hirst’ün 25 senelik sanat hayatından sansasyon yaratmamış, gazetelerin sanat sayfalarından dışarı taşmamış bir eser bulmak zor. Yine Tate’in sergisinde yer alacak, ‘sanat doğaya arkasını dönerse nasıl bir hal alacağını’ gösterme amaçlı, asistanlarına 1500 adet yaptırdığı nokta resimleri, gerçek kelebek kanatlarından yaptığı devasa tablolar ve tabii ki elmaslı kurukafa, Damien Hirst’ün geçmişine bakıştan birkaç manzara daha.
1990’larda ne “yapıyorsan arkandayım” sözünü aldığı Saatchi’nin hamiliğinde iyice palazlanıp kendisinin de bir sanat patronu haline gelmesine rağmen, Hirst’ün şok yaratma ve ilgi çekme potansiyelinde bir eksilme olmadığı da gerçek. Tabii bu potansiyelin ne kadarı işlerden, ne kadarı sanatçının kendi elleriyle yarattığı ‘kötü çocuk’ imajından, onu da anlamak için bu retrospektif bile yeterli olmayabilir. Zira Damien Hirst’ü Damien Hirst yapan, işleri kadar Blur’e çektiği videosu, Red Hot Chili Peppers’a tasarladığı albüm kapağı ve basının ‘dünyanın en zengin sanatçısı bugün ne yaptı’ merakı... Bir taraftan 1990’larda Britanyalı gençlerin kendini ifade etmelerinin önünü açmasıyla hatırlarda olan ama diğer taraftan öncülerinden sayıldığı ‘tüccar-sanatçı’ kavramıyla etkisi buralara kadar sirayet eden bir figür söz konusu. Küçük hırsızlıklar gibi vakaların da eksik olmadığı belalı bir çocukluğun ardından annesinin ısrarıyla sanata yönelen 1965 doğumlu sanatçı / girişimci / restoran zinciri sahibi / ‘celebrity’ Damien Hirst’te sınırların nerede bitip nerede başladığını kestirmek artık o kadar da kolay değil.