Demet Akbağ: Bizde anneanne yatağa giremez, öpüşemez bile...

Demet Akbağ: Bizde anneanne yatağa giremez, öpüşemez bile...
Demet Akbağ: Bizde anneanne yatağa giremez, öpüşemez bile...

Fotoğraflar: FETHİ KARADUMAN

Çağan Irmak'ın yönettiği 'Nadide Hayat'ın başrol oyuncusu Demet Akbağ, "Bizde yapamazsın, yemez! Bir anneanne torununu parka götürüp, sonra hoşlandığı kaptanla yatağa giremez! Hoş karşılanmaz. O filmi kimse izlemez. Hafiften flörtleşebilir başkasıyla, o kadar. Bizde öpüşemez bile, mümkün değil..." diyor

RADİKAL - Hürriyet Pazar’da Ayşe Arman’ın Demet Akbağ ile yaptığı söyleşi şöyle:

Vayyyy! Çağan Irmak’la güçleri birleştirmişsiniz. Voltran olmuşsunuz. Devlerin işbirliği. Bu filmle de yakıp geçecek misiniz insanları?
Yakıp geçer miyiz bilmiyorum ama hem güldüreceğiz hem ağlatacağız, bak onu biliyorum. İkisi de var bu filmde. O trajikomik tat, zaten Çağan’ın bütün filmlerinde var. Ama bu filmde komedinin dozu biraz daha fazla. Dokunaklı, tatlı ve eğlenceli bir hikâye.

Çağan seni aradı ve ne dedi?
“Demet’ciğim, denizle, suyla aran nasıl?” dedi. Ben de “Hayrola tatile mi gidiyoruz?” dedim. Güldü. “Yeni bir film. Başrolü senin oynamanı istiyorum. Ama filmin dörtte üçü suda geçiyor…” Sonra bir anlattı, bayıldım, benim yaş grubumdaki bütün kadın oyuncuların iştahlanacağı bir rol! Üstelik peruğum, dişim, takma saçım hiçbir şeyim yok, bu sefer kendi yaşımda birini canlandırıyorum.

Kısaca bir anlatıversene bilmeyenler için filmin hikâyesini…
Hemen. Baş kahramanımız Nadide’nin kocası sizlere ömür olur. Filmin başında da eşinin mevlüdü okunurken Nadide’yi görürüz. Sonra da, ailesi ona nasıl yaşaması gerektiğini anlatmaya başlar. “Artık kendisi için yapacağı bir şey olmadığına göre, kızının evine yerleşip, oturduğu evi kapatabilir ya da üniversitedeki oğlu orada oturabilir. Nadide de kızının evinde, torununa bakabilir. Yazları da yazlıkta torunuyla kalır, ne güzel geçinir giderler!” Ama Nadide bu önerilerden çok sıkılır. Önce emeklilerin yapacağı her şeyi dener: Kurslar, geziler, koro çalışmaları ama hiçbiri onu kesmez. Sonra bir gün, gazetede üniversite affı haberi görür. Aftan dolayı okulu yarıda bırakanların dönebildiğini öğrenir. Bizim Nadide de, su ürünleri fakültesini bitiremeden, eşi de zaten çalışmasını istemediği için, evlenip evinin kadını olmuştur. O ilanı görünce, “Tamamdır işte bu!” der ve son sınıfa geri dönmeye karar verir. Ailenin bütün itirazlarına rağmen okula gider…

Çok da gerçekçi bir hikâyeymiş aslında, ben de 45’imde afla döndüm ve üniversiteyi bitirdim!
Aynen öyle! Herkes onun bir anneanne gibi  torununa bakmasını beklerken -anneanne olmayı çok sevse de, torununa çok bağlı da olsa- kızının evine taşınıp, bir köşede örgü örmektense, “Acaba ben hayatımı nasıl kendi istediğim gibi yaşarım?”sorusunun peşine düşer. Filmin fragmanında da var zaten bunlar, o yüzden rahatlıkla söylüyorum, sürprizi bozmuyorum yani. Ve kaldığı yerden okuluna devam etmeye karar verir.

Bizim toplumumuzla hangi açıdan örtüşüyor?
Valla 50 yaşından sonra kadınlar, hele ki kocaları ölmüşse, genellikle paketlenip bir kenara konuluyorlar! Aslında ölmemişse de öyle oluyor. Çünkü zaten kadın, kendini paketlemiş oluyor. Tabii kendini sadece çocuklarına, evine ve kocasına adamışsa… Bu film de bunu anlatıyor. “Kendimiz için yaşayamıyoruz” diyor. “Elalem ne der’i aşamadık bir türlü” diyor…

Peki bu nasıl bir dram? Kadınlar, evlilik söz konusu olduğunda hep kendilerinden vaz mı geçiyorlar? Çocukları için, kocaları için…
Evet, öyle oluyor. Çünkü böyle yetiştiriliyoruz: “Evinin kadını, çocuklarının anası ol yavrum!” Pekçok kadın da bunu kabulleniyor. Belki çevremizde tanık olduğumuz hayat böyle değil ama İstanbul’un içine girdiğinde, hâlâ kırsaldaki gibi yaşayan ailelere tanık olursun. Bizim filmimizde ise, “Bu hayatı kendi istediğim gibi yaşamak istiyorum!” diyen bir kadın var…

Bence harika bir mesaj. Bu, feminizm değil mi?
Evet feminizm ama altı, fosforlu kalemlerle çizilmiş değil. Kimse “Aa rezalet!” demiyor kadına üniversiteye devam edeceğini söyleyince, klasik bir anneanne olmayı reddedince, sadece şaşırıyorlar. Düşündükleri şu: “Tamam da nasıl cesaret edebiliyorsun? Peki gerçekten yapabilecek misin?” Filmde kahramanımız tek başına erkeklere meydan filan okuyor da değil, meselesi kendisiyle, sadece kendi hayatını yaşamak istiyor.

Bu hikâyenin nesi seni tavladı?
Tamamı! Kadının dönüşümünün tamamı. Nadide’nin kendiyle ilgili verdiği karar beni tavladı…

Senin böyle bildiğin kadınlar var mı?
Olmaz mı? Bir arkadaşımın annesi, hukuku terk edip evlenmişti. Eşinin vefatından sonra avukat oldu. Ama kızına dedi ki, “Biliyor musun, ben babana da okulu bitireceğim deseydim bana itiraz etmezdi, benim eşekliğim!” Orada anlıyorsun ki, mahalle baskısı olmadan da kadın bu baskıyı üzerinde hissediyor. “Benim her sabah çocukların kahvaltısını vermem gerekiyor, nasıl okula giderim?” diyor. Tamam toplum da kadına bu görevi biçmiş ama kadın da öyle yapması gerektiğini düşünüyor. Koca çalışıyorsa, evinin kadını olmak zorunda hissediyor kendini. Ve kendini çalışmıyor sayıyor. Oysa ev kadınlığı ayrı bir meslek ve korkunç bir iş yükü. Bence zaman zaman erkeğinkinden bile ağır bir sorumluluk. Bir de tabii bunların hepsini bir arada yapabilen kadınlar var. Hem çocuğu okula yollayıp, hem kocanın gömleğini ütüleyip hem de işe giden kadınlar. Onları alkışlıyorum.

Çözüm öneriyor mu bu film?
Tabii, tabii. “İçinde ne kaldıysa yap” diyor, “Çünkü hayat bir kere… Bir kere yaşıyoruz… Hele gücün ve enerjin varsa, sağlığın da elveriyorsa, kimseyi takma. Kendinden başka hesap verecek kimsen yok!”

Bizim toplumumuzda kadınların kadınlığı ne zaman bitiyor ya da ne zaman öyle algılanıyor? 50 öyle bir yaş mı?
Valla Ayşe’cim, ben "50’de şu oluyor, bu oluyor türden şeylere itibar etmiyorum!" Tamam, “Aaa nasıl yani, Ben şimdi 50 mi oldum?” diyorsun ama sonra hayata devam ediyorsun, sen aynı sensin, değişen bir şey olmuyor ki! Haa oluyor, daha bir cesur oluyorsun! Kimseyi de takmıyorsun. Söylemek istediğin her şeyi de söylüyorsun, çok da güzel oluyor! Ben gayet memnunum. Hele bir iki yaş daha alınca, yaşını sorduklarında, gülümsüyorsun, “Fifty plus” diyorsun, artık küsurat yok.

BİZ ŞAMPUAN GÜZELİYİZ
Sen olmasan bu film olur muydu?
Şimdi ne diyeyim? Başka biri oynardı, başka bir film olurdu. Ama olurdu… Ben “Olmazdı!” diyecek bir model değilim.

Ama Çağan “Demet kabul etmese, bu film olmazdı!” diyor…
(Gülüyor) O başka, o diyebilir…

Sen olmasan 'Hükümet kadın' olur muydu?
(Gülüyor) Bak o olmazdı! Çünkü onu Sermiyan 50 kere, “Önce Demet’e kabul ettirdim sonra filmi çekmeye karar verdim! Filmi de onun üzerine kurdum” dedi.

Peki sen olmasan 'Eyvah eyvah!' filmleri olur muydu?
Şimdi sen lafı nereye getirmeye çalışıyorsun?

Biz senin kıymetini yeteri kadar biliyor muyuz? Asıl önemlisi, sen kendi kıymetini yeteri kadar biliyor musun?
Ay sorma, benim kendimle ilgili dertlerim çok. Sürekli her şey benim için çok kolaymış gibi davranıyorum, öyle değil halbuki. Bu işe o kadar âşığım ki, ne gerekiyorsa yapıyorum ve hiçbir şeyi abartmıyorum. Bir şekilde oynadığım karakterler oluyorum ve herkesi de bunun çok da zor olmadığına ikna ediyorum. Sanki herhangi bir oyuncu da benim yaptıklarımı yapabilirmiş gibi. Belki kendime biraz haksızlık ediyorum. Ama ben de buyum, sabah kalktığımda, “Sinema ve tiyatro oyuncusu Demet Akbağ uyandı, şimdi bir çay içsin!” diyen bir tip değilim. Demet olarak uyanıyorum, soyadımla role yaklaşmıyorum. “Rolleri bu kadar gerçek yansıtabilmenin formülü ne?” diye sorarlar hep, içine biraz kendimden koyuyorum. Ve her seferinde, okulu yeni bitirmiş bir öğrenci olarak alıyorum senaryoyu elime. Hep o ilk günkü heyecan…

Komedyenliğin getirdiği bir artı var mı?
Bu kadar çok çeşitli roller oynayabilmiş olmam ve yönetmenlerin “Demet olmazsa olmaz!” demelerinin sebebi herhalde komedyenliğin getirdiği bir artı. Çünkü öbür türlü oyunculuk daha sınırlı oluyor. Ama ben komedi oyunculuğu türünün ayrı bir kategoride değerlendirilmesini yanlış buluyorum. Oyunculuk, oyunculuktur.

Komedyen olmak daha zor değil mi?
Valla, “Komedyen olmak daha zor, komedi yapmak daha zor” diye cümleye giriyorlar ama ondan sonra mesela ödül verirken, sanki küçümseniyor komedyenlik.

Nasıl yani?
Önce en iyi kadın oyuncu, en iyi erkek oyuncu geliyor, çünkü onlar asıl oyuncular ya, bizler ise komiğiz işte… Onların aldığı büyük ödül, biz şampuan güzeliyiz!

Diğerinde sadece güzel olmak bile yetebilir…
Bizim yaptığımız işte ise, fazla güzelsen hiçbir şansın yok! Çünkü öne çıkan güzelliğinse, seyirci hemen o tarafından bakıyor hadiseye…

Ama sen hem komik hem de taş gibi güzelsin!
Yok, yok. Ben kendimi biliyorum. Benim çoklarım yok. Ne çok güzelim ne de çok çirkin. İnsanın kendini bilmesi iyi bir şey. Ben kolay çirkinleşebiliyorum hemen de biraz makyajla, eline yüzüne bakılır hale gelebiliyorum. Sıradan bir tipim. Bu da işim açısından avantajlı bir durum, o yüzden değişebiliyorum. Bakışımla, yeteneğimle fiziğimi parlatabiliyorum.

BİZDE ANNEANNE YATAĞA GİREMEZ, ÖPÜŞEMEZ BİLE
Sen bu filmde daha ortalama bir 50’yi canlandırıyorsun ama sen taş olan bir 50’yi de canlandırabilirdin. 
Evet ama Nadide öyle bir kadın değil. Biz de burada sinema filmi yapıyoruz. Bizde yapamazsın, yemez! Bir anneanne torununu parka götürüp, sonra hoşlandığı kaptanla yatağa giremez! Hoş karşılanmaz. O filmi kimse izlemez. Hafiften flörtleşebilir başkasıyla, o kadar. Bizde öpüşemez bile, mümkün değil…

KADIN OYUNCULARA HAKSIZLIK YAPILIYOR AMA BÜTÜN DÜNYADA
Mesela sen erkek komedyenler kadar itibar görüyor musun yoksa orada da bir kadın-erkek ayrımı var mı?
Erkek her zaman bir numara…

Haksızlık değil mi?
Haksızlık ama gerçek bu. Bir de şöyle bir tespitim var. Stand-up söz konusuysa, yani mizah tek başına yapılıyorsa, sanki erkeğe daha çok yakışıyor. Ben mesela stand-up’ı çok maskülen buluyorum.

Neden?
Öyle. Kadın futbolunu seyrediyor musun UEFA’da. Seyretmiyorsun, seyretmiyorlar, onun gibi bir şey.

Ama bu alanda başarılı kadınlar da var. Sen de ilişkiler, evlilik filan anlatsan kırar geçirirsin…
Bir yerden sonra daha saldırgan ve sivri dilli olman gerekiyor. Ben bir, iki kere denedim, kadında iyi durmuyor. Ya da bende iyi durmuyor. Ama tabii ki o haksızlık, adaletsizlik dediğin şey tüm dünyada var. Erkek oyuncu olmak sadece bizde değil, dünyada daha havalı bir durum. Kadın oyuncular her zaman senaryo şikâyetinde, Meryl Streep bile. Orada öyleyse bir de bizi düşün. Ne kadar ataerkil toplumuz biz. Bir de erkek hep dışarıda ya, dışarıdaki adamın hikâyesi daha civcivli ve çok bilinmeyenli. Kadının durumu belli…

ÇAĞAN SADECE YÖNETMEN DEĞİL… ÇOK SIKI BİR OYUNCU
Bu filmde zorlandın mı?
Yok canım. Bir tek dalma hadisesinde ara ara zorlandım. Onun dışında Çağan’la çalışmak çok müthişti. Herkesin kafasında, “Ne tatlı adam değil mi?” durumu var ya, evet gerçekten de çok tatlı bir adam.

Nesi farklıymış?
Bir kere çabuk. Çabuk anlıyor. Derdini çabuk anlatıyor. Ne istediğini biliyor. Bir de bir sır vereyim, bence çok sıkı bir oyuncu. Sadece iyi yönetmen değil yani. O yakında oynar, bak söylemedi deme. Kendine de çok güzel bir rol yazar. Oynasın da zaten. İletişimi süper. Ve çok pratik. Tabii en iyi ustaların yanında çalıştığı için, bu işin her kademesinde yer aldığı için adam çözmüş bitirmiş işi. O yüzden pıt pıt pıt her şeyi bitirdi. Bir de mizah anlayışımız da tuttu mu sana! En güzeli o oldu!

Dalmak nasıl bir tecrübeydi?
Valla şahane ama suda en uzun işimizin olduğu gün benim kristaller oynadı yerinden!

Nasıl yani?
Bana dibe inerken, “Basıncı ayarla” dediler. Ben dedikleri şeyi, su üstüne çıkarken de yapmışım. Halbuki yapmamam gerekirmiş. Çıkınca gökyüzü yerle bir oldu, değişti, döndü her şey, birbirine girdi. Denizin ortasında bağırıyorum, “Tutun beni dönüyorum!” diye. Hemen çıkardılar, o geceyi kötü geçirdim. Ertesi sabah 8’de yine çekimim var, yine dalmam lazım. O akşam sıkıntı çektim ama sonra her şey yoluna girdi.

Yetkin Dikinciler’le çalışmak nasıldı?
Ay o ne efendi bir adam. Aynı zamanda da tatlı bir iş arkadaşı. Çok iyi anlaştık. Bir de o kadar sakin ki, suda panik oldukça beni yatıştırıyordu…

Bu filmi izleyen kadınların aklında ne kalsın istiyorsun sinemadan çıkarken?
Akıllarında kendileriyle ilgili ne varsa onu yapsınlar. Gerçekleştirsinler. Şu hayatta kendilerini unutmasınlar. Ve hiçbir şeyi ıskalamasınlar...

BİZİM EVİN KOMİĞİ ZAFER
Seninle iftihar eden bir kocan mı var?
Ay hem nasıl! Çok iyi bir adamdır. Bayılıyorum kocama.

İzledi mi bu filmi?
Yok hayır. Benden heyecanlı. ‘Hükümet Kadın’ın yapımcılarından biriydi. Bu filmde neler olup bittiğini merak ediyor. Ama “Galadan önce izlemeyeceğim, bana da sürpriz olsun!” diyor.

Sizin romantik anlarınız nasıl?
Valla beni devamlı güldürüyor Ayşe. O yüzden şikâyetçiyim. Çok komik çünkü. Güldürünce de bütün romantizm yok olup gidiyor. Bizim evin komiği o.

BİZİM DE BİR HAYATIMIZ VAR
Senin çevrende anneanne olduğu halde, torununa bakmayı reddedenler var mı?
Olmaz mı? Bizim kuşağın anneanneleri biraz farklı. Torunu olan arkadaşlarım, “Evdeysek, işimiz gücümüz yoksa getirsinler seve seve bakarız. Ama bir yere kadar, bizim de bir hayatımız var” diyor. Pilatese gidiyor, seyahate gidiyor. Böyle anneanneler de var. Ama “Ben gençken doğur bir tane daha, ben bakarım” diyenler de…
(HÜRRİYET)