Dervişin fikri neyse...

Dervişin fikri neyse...
Dervişin fikri neyse...
George Clooney'in yönettiği gerçek bir hikâyeden uyarlanan 'Hazine Avcıları', zengin oyuncu kadrosunun vaat ettiği seyir zevkini sağlamaktan uzak görünüyor.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

HAZİNE AVCILARI (2 Yıldız)
Orijinal Adı: The Monuments Men
Yönetmen: George Clooney
Oyuncular: George Clooney, Matt Damon, Bill Murray, Cate Blanchett, John Goodman, Jean Dujardin.
Yapım: 2014, ABD /Almanya
Süre: 118 dk.

Hollywood’un dönüp dolaşıp İkinci Dünya Savaşı’nı eşelemesinin altında, bu tarih diliminin içinde barındırdığı büyük hikâyelerin varlığı yatmıyor yalnızca. Bu büyük savaş, Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi kıtasından çıkarak dünyaya açıldığı ve ‘özgür dünya’nın sözcülüğünü üstlenme iddiasını da yükselttiği olanakları beraberinde getirdi. Savaş öncesinde, İngiltere’nin yüklendiği bu misyon savaşın yarattığı olanaklarla birlikte ABD tarafından üstlenildi. Nazi Almanyası’nın teslim olmasının ardından ikiye bölünmüş dünyanın ‘batı’ kanadının ‘Büyük ağabey’liğini yapmak fırsatı da bu ülkeye geçti. Yani ABD bugün sahip olduğu ‘dünya liderliği’ sıfatını İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı fırsatları iyi değerlendirerek elde etti.
Bu nedenle, Amerikan ideolojisinin yeniden üretildiği en önemli merkezlerden birisi olan Hollywood’un sık sık tarihin kırıldığı bu büyük savaşın içine dalarak bu hegemonyanın yeniden üretilmesini sağlayacak hikâyeler bulup çıkarmasına şaşmamak gerek. Ya da şöyle söyleyelim: Hikâyeler aslında orada duruyor ama Hollywood onları kitabına uygun olarak yorumlamayı tercih ediyor.
İlk gösterimi Berlin’de yapılan George Clooney imzalı ‘Hazine Avcıları’ da bu kategoriye rahatlıkla koyabileceğimiz yapımlardan. George Clooney’in Robert M. Edsel’in kitabından Grant Heslov ile birlikte senaryolaştırdığı ve yönettiği ‘Hazine Avcıları’, İkinci Dünya Savaşı döneminde Naziler’in Avrupa’nın dört bir yanından topladıkları büyük sanat eserlerini geri almaya çalışan bir grup bilim insanının maceraları.
Clooney’in canlandırdığı Frank Stokes isimli bilim insanı, ABD başkanını bu eserlerin önemi konusunda ikna ediyor. Birkaç sanat tarihi uzmanıyla birlikte ve çok az destekle Avrupa kıtasına geçerek Naziler’in el koyup Almanya’ya götürdüğü eserlerin peşine düşüyor. Nazi Almanyası’nın yenilgi sürecinin başladığı, ordularının kendi topraklarına çekildiği 1943 yılı ve sonrasında geçen öykü; insanlığın ortak birikiminin korunması için girişilmiş büyük bir özveriyi anlatıyor bir yandan. Çünkü bu iş için yola koyulan bilim insanlarından birkaçı savaşın sonunu göremiyor.
Ama sorun, Stokes ve ekibinin bu büyük birikime nasıl yaklaştığıyla ilgili daha çok. (Bu arada ‘Stokes ve ekibi’ derken savaş sırasında bu sorumluluğu yerine getiren gerçek bilim insanlarını değil, Clooney’in bu hikâyeye yorumunu kastediyorum.)
Film boyunca Stokes ve ekibinin Davud Heykeli’nden Madonna’ya; Picasso’dan Monet’ye, Michelangelo’dan Rodin’e insanlık tarihinin en önemli yapıtlarına yaklaşımının bir ‘ortak değer’ üzerinden olduğunu göremiyoruz. Sanki daha çok, bu eserlerin değerini ‘paha biçilmezliği’ üzerinden anlatmaya çalışıyor film bize. Sanki insanlığın ortak birikimini değil de, ‘girişimcilerin’ –koleksiyoner diye okuyabilirsiniz- kanunsuzca el konulmuş mallarını geri almaya çalışıyor gibiler. Hakkını yemeyelim film, iki noktada küçük dokunuşlarla bu duruma göndermeler de yapıyor. İlki, Cate Blanchett’in canlandırdığı Fransız müze görevlisi Claire Simone’un Amerikalılara yardım etmeme gerekçesi olarak eserleri alıp ülkelerine götüreceklerine dair kuşku duyduğu an. İkincisi de Stokes ve ekipten James Granger’in (Matt Damon) Rusların da benzer bir ekip kurup eserleri toplamaya başladığına dair yaptığı konuşma. Bu konuşmadan, Ruslar’ın ‘ganimet’ olarak eserleri topladıkları ve eserleri ülkelerindeki müzelere götürmek istediklerini anlıyoruz. Kaldı ki Amerikalı avcılarımızın belli mekânlara Ruslardan önce varma telaşını da tam bu ‘ganimet’ algısıyla açıklayabiliriz. Film boyunca, Naziler’den eserleri kurtarmak isteyen Sovyet askerlerini sadece birkaç karede ve haklarında hiç bilgi sahibi olamayacak şekilde gördüğümüz için niyetlerinin ne olduğunu gerçekten bilemiyoruz ama bu konuşma, Sovyetler Birliği’ne dönük tanımlamanın aslında Amerikalılar için de geçerli olduğunu anlamamıza yetiyor da artıyor bile. Belki bir gün birisi Sovyet arşivlerine girip ‘diğer ekibin’ bu eserleri bulma amaçlarını anlatan bir hikâye yazar ve onların gerçek motivasyonunu da anlamış oluruz!
Bütün bunlar bir yana ‘Hazine Avcıları’ çok önemli bir soru soruyor ama ne yazık ki, bu soruya tatmin edici bir cevap veremiyor. “Dünya tarihinin büyük eserlerinden birisini kurtarmak için bir insanın hayatını feda etmesine değer mi?” sorusu, bu eserleri ancak ‘paha biçilemez’ olarak algılayan ‘piyasa’ mantığıyla cevaplanmaya çalışıldığı için havada kalıyor. Bir heykeli heykellikten, bir resmi resim olmaktan çıkartan ve ‘paha biçilemez’ hale getiren şeyin; onun için ne kadar değer biçildiğinden çok, yaratıldığı koşullara, yaratıcısının maharetine ve evrensel bir yorum yeteneğine bağlı olduğunu göremeyen bir bakışın bu soruya tatmin edici bir cevap vermesi de çok zor görünüyor.