Derya Sayın: Ruh Şahmerdanı

Derya Sayın: Ruh Şahmerdanı
Derya Sayın: Ruh Şahmerdanı
Önceki gün hayata veda eden usta karikatürist Derya Sayın'ı yakın arkadaşı usta karikatürist Ender Özkahraman yazdı: "Derya'nın çizdiği karikatürlerde duygu yoğunluğu acayiptir. Onlarda duygu bazen öylesine tutkulu ve vahşidir, yüzlerdeki çarpılma öylesine şiddetlidir ki, onun bunları sahiden varmış gibi çizdiğini düşünürsünüz."
Haber: ENDER ÖZKAHRAMAN / Arşivi

Gülmenin ne olduğu, neden kaynaklandığı ve neye yaradığı uzun zamandan beri merak konusudur. Yanak kısmındaki on beş kasın bir anlık çırpınması ve dudak kenarlarının geriye çekilmesi sonucu yüzümüzde oluşan bu sarsıntının nedenleri üzerine Freud’dan tutun da Bergson’a kadar birçok hekim ve filozof sayısız sav ileri sürmüştür. Gıdıklanma, utanç duyma ve histeri gibi durumlar haricinde; yine gülme sonucu gözlerde oluşan ve gittikçe artan o parlaklık olmasa, yüzdeki bu değişikliğin kökenine inmek belki de bu kadar zor olmayacaktı onlar için... Gözlerdeki bu parlaklığı ilişkilendirebileceğimiz çoğu komik durum bizi bazen gerçeğin öte yanına geçmeye zorlar ve oralarda da genellikle mizahçıların ayak izleri aranır. 

Sanatçının bütün kurallarıyla birlikte dünyayı kendi imgeleminde yeniden yaratmak için nasıl çarpıttığını düşünecek olursak, izini sürdüğümüz bir mizahçının başarısını da yine bu çarpıtma becerisinde aramamız gerekir.
Mizahçı, geleneklerine düşkün toplumların yerilmesi gereken özelliklerini bulup ortaya çıkarmak ister. Bunları usul usul yapabilirse, çizgi ya da yazı yoluyla başka bir alana, mesela karikatür sanatına aktarabilirse güçlü bir etki sağlar ve bu etkiyi sağlayabildiği müddetçe de onun adımları takip edilir.
Gülme eyleminin özgürleştirici etkisinden dolayı karikatürcüleri kutlu sayan bir görüşün varlığı her zaman hissedilmiştir memleketimizde. Ancak ben bu etkinin her zaman gülmekten kaynaklandığını düşünmüyorum doğrusu… Mesela Derya Sayın’ın karikatürlerini düşünelim. Neden onlarda rastladığımız manzaralar gibi olmasın her şey? Yani neden gülmek yerine, bazen o karikatürlerdeki durumlarla özdeşleşerek veya acıklı vaziyetler karşısında kendimizden geçerek de bir özgürleşmenin mümkün olduğuna inanmayalım?

Derya’nın çizdiği karikatürlerde duygu yoğunluğu acayiptir. Onlarda duygu bazen öylesine tutkulu ve vahşidir, yüzlerdeki çarpılma öylesine şiddetlidir ki, onun bunları sahiden varmış gibi çizdiğini düşünürsünüz.

Şimdi onun Sayın Derya Sayın albümündeki bir karikatürü inceleyelim: Oldukça yoksul görünümlü, tek göz bir gecekondunun içindeyiz: Çocuklar, anne, baba ve büyükbaba; hepsi de pejmürde kıyafetleriyle sofraya oturmuşlar ama ortada yiyecek yemek yok. Gözlerini kapatıp trans pozisyonu alıyorlar, maaile. Baba “Evet!” diyor, “Şimdi yavaşça güvecimizin kapağını açıyoruz! Kaşıklarımızı yavaşça daldırıyoruz...” Büyükbaba öte yandan homurdanarak, “Bi tablet etsu da atsaydın ya şuna! Etsusuz olmaz ki bu işler” diyor.


Karikatürün güldürücü etkisi, bilinen toplumsal gerçeklik ve bu gerçekliğin karikatürcü tarafından tutulan aynadaki yansımasının okurun zihninde aynı anda bir arada bulunmasından doğar. Bu ayna, alışkanlıklarla körelmiş riyakâr bir toplumda artık fark edemediğimiz alçaklıklara, çarpıklıklara dikkat çeker ve sıradan bulduğumuz şeylerin garipliğini, garip sandığımız şeylerin de sıradanlığını aynı anda fark etmemizi sağlar. Derya Sayın’ın çizdiği, altından fay hattı geçen gecekondulu karikatürde olduğu gibi. Kadın bir kocasına, bir de evin önünden geçen demiryolu hattına bakıyor ve endişeli gözlerle “Hem fay hem de demiryolu hattının üzerindeyiz” diyor, “Ben çok korkmaya başladım, satalım şu evi, taşınalım buradan!” Kocasının cevabı ise alabildiğine vurucu ve manidardır: “Satalım, başkaları mı mağdur olsun, başımıza ne geliyorsa böylesi bir zihniyetten geliyor, bak bunları da düşün karıcığım!”


Hem gerçekle arasına koyduğu mesafeyi, hem de imge dünyasındaki plastiği okuruna duyumsatma adına karikatürcünün nasıl sürekli bir telaş içinde olduğu asla unutulmamalıdır. Derya’nın bazı karikatürleri Dostoyevski’nin bir romanında vereme yakalandığını iddia ettiği mobilyalar kadar narindir. Belki de Derya sırf bu narinliği yüzünden kendi algı çerçevesini okurlarının üzerine koymakta zorlanmamıştır. Onun bir karikatüründe gecenin bir yarısı, asfalt yolda seyreden şehirlerarası bir yolcu otobüsü görürüz. Kaptan eline mikrofonu almış, konuşmaktadır: “Sayın yolcular şu an haritadaki TÜRKİYE yazısının T harfinin yanından geçiyoruz... 275 km sonra Ü harfine geleceğiz!” Karikatürün üst köşesinde gerçekten de üç boyutlu kocaman bir T harfi vardır.


İnsanları güldüren şeylerde temel olarak bir fark olmadığı düşünülse bile bazen belli bir dönemde ya da coğrafyada vuku bulan olayların neticesi diğerlerinden farklı olabilir. Burada bazen mizahın özel bir türü tercih edilir, bazen başka türlüsü. Bugün mizah dergilerindeki karikatürlere şöyle bir baktığımızda, coğrafyaya genel olarak hâkim olan değişim duygusuna ve teknolojik yeniliklere çizerlerin ne kadar şaşırtıcı biçimde ayak uydurabildiklerini görürüz. Gülünç olan unsurlar öz itibariyle aynı olduğuna göre, geriye onu gösterme biçimlerinin değiştiğini kabullenmek kalıyor. İşte Derya’nın bu kabullenme içinde, zamana direnmeyi ve yeni kalmayı başarabilen karikatürlerinden biri daha: Cep telefonuyla Piraye’ye mesaj çekemeyen Nazım!


Ruhbilimciler sıradanlaşma eğilimi taşıyan düşünme ve davranma yollarından kaçmanın bildik iki yolu olduğunu söylerler. Birincisi hayallere dalmak, ikincisi ters yöne doğru sürekli kaçmaktır. Öyle ki, sonunda bilinen bir durum ya da olayı yepyeni bir ışık altında görene ve ona karşı yepyeni bir tepki ortaya koyacak gücü bulana değin kaçmak. Tıpkı Derya’nın yine benzersiz olan bir karikatüründe yaşanan o an gibi: Bir sokak serserisi görüyoruz. Tarifi zor bir inatla ‘kiralık’ bir evin önünde günlerce dikilmiş durmuş. Ona bakmaktan hiç usanmadığı için sonunda emlakçı “illallah” deyip evi ona hibe edecek bir noktaya geliyor. Evin anahtarını uzatırken “Bana bak, al şu evi, git! Bi daha görmicem seni buralarda, tamam mı?” diyor. “Tamam abi!” diyor serseri de, “Yalnız hangisi bu?” “Şu hep baktığın var ya hani; Akyol’da çatı katı olan, o!”


Genellikle tek ve çarpıcı etki yerine, bir dizi küçük patlamalar ya da hiç azalmayan tatlı eğlence durumları vardır Derya’nın karikatürlerinde. Konuşma balonları uzun olduğu halde akıcıdır, vurucu ve dramatiktir. Uykuyla arası pek yokmuş gibidir tiplemelerinin, gözkapakları alabildiğine iniktir. Şu ana değin çeşitli dergilerde maceralarını seri halde takip ettiğimiz çizgi-kahramanlardan hiçbiri ona ait olmadığı halde, yarattığı içedönük ve kitaplara düşkün, halkla ilişki kurmasını pek beceremeyen ve aşkları karşılıksız kalan, temiz kalpli ve münzevi bir Derya Sayın tipi sanki hep varmış gibi hissetmemizin nedeni, onun bu karakteristik özellikleri otuz yıldan beri, bir edebiyatçı ustalığıyla dramatize etmesidir.

Onun bir karikatürü vardır ki, sadece benim değil, yıllardan beri birçok kişinin zihninde o çerçevenin özel bir yer edindiğini bilirim. Bir futbol maçının sona erdiği ve bitiş düdüğünün çaldığı andayız. Rakibe 8-0 yenilen takım görürüz. Oyuncuları büyük bir utanç içindedirler. Onlar soyunma odasına giderken, diğer tarafta gördüğümüz takımın şok geçiren antrenörüdür. Adam perişandır, maç biter bitmez kendini sahaya atmıştır. Ağır bir histeri krizi içerisinde futbolcularına sarılıp onları şapır şupur öperken bir yandan da “Aslanlarım benim, helal olsun size, hepiniz çok iyiydiniz!” diye bağırmaktadır.


Halen nasıl karşılanacağımı ve bana neye mal olacağını bildiğim halde kötü netice aldığım her olay anında hezimete uğramış bu hayali adam gibi hissederim kendimi, evet, Derya’nın ima ettiği gibi, acıklı durumlar karşısında da özgürleşme sağlanabileceğine olan inançla...